arama

Göç ve Edebiyat (II): Aykırı Ölümler (Ceyhun Tokgöz)

Arif ARSLAN
Aykırı Ölümler, köylerinden zorla göç ettirilen insanların, geçim biçimlerinin tasfiyesi sonucu kentlere göçürülerek zor koşullarda ve ucuza çalışmaya mahkum edilişlerine değinmektedir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Önceki bölümde, bu başında incelenen metnin sınıflandırılmasıyla ilgili bilgi vermiştim. Bu sınıflandırmanın yerine oturması açısından bu metinle birlikte Göç ve Edebiyat (I) yazısının girişinin okunmasında yarar vardır.

II. Yurt İçinde “Zorunlu” Göç: Aykırı Ölümler

Aykırı anlamlar arayıp durma
güz biter sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara
uçurum olur cellat olur her gece
Ahmet Telli

Türkiye’de yurt içi yer değiştirmeye bağlı demografik dönüşümün en yüksek boyutlara ulaştığı tarihler 1990’lı yıllardan itibaren başlar. Özellikle de Kürt nüfusun yaşadığı Güneydoğu’dan Batı’ya göçün, 1985’ten itibaren şiddetlendiği görülmektedir (Koç, 2015: 76). Proleterleşmeye bağlı olarak gelişen bu göçlerin asli nedeni ise, “terör” gerekçesiyle binlerce köyün boşaltılması sayılmalıdır. Sonraki süreçte, Türkiye’de ırkçı, milliyetçi ayrışmaları derinleştirecek olan bu süreç, siyasal arenada sınıfa dayalı örgütlenmelerin bastırılmasına yol açtığı gibi, özellikle de işçi kesiminde sermaye ve devlet yanlı bir ideolojinin güdümünde kalmayı beraberinde getirmiştir.

 

Seyfo Ağa da, Avukat Rezzan’a köy yakmaları anlatırken karşısındaki insanların bu konuya duyarlılığını görünce apaçık gerçekliğiyle bütün bildiklerini anlatır.

 

Ceyhun Tokgöz’ün Aykırı Ölümler (2010) adlı romanı, 1990’lı yıllardaki devlet şiddetinden mağdur olan insanların İstanbul’a göçmeleri ve kentte yaşam savaşını sürdürmelerini konu alıyor. Tunceli’nin bir köyünden göçen Seyfo Ağa ve ailesi, köyü yakıldığı için bütün köylüler gibi köyü terk etmek zorunda kalır. Seyfo Ağa’nın yeğeni Zara da onlarla birlikte kalmak için İstanbul’a gelir. Zara da babasını ve abisini faili meçhul cinayette kaybetmiştir; annesi de bu ölümlerin acısına dayanamadığı için yaşamını yitirmiştir. Seyfo Ağa gibi göçmek zorunda kalanların kentte en büyük sorunu işsizliktir. Güç bela iş bulan tek kişi Zara olur. Zara, sosyalist feminist bir çevresi olan diş hekiminin yanında çalışmaya başlar. Doktor Handan’ın Zara’ya çok fazla yardımı dokunur; onu arkadaşlarıyla tanıştırır ve onların hayat hikayelerini dinleyip arkadaşlarıyla paylaşır. Bu sayede Avukat Rezzan Hanım, onlara öncülük yaparak köy yakma ile ilgili AİHM’ye başvurur ve haklarını aramalarını sağlar. Zara, başlarda Doktor Handan ve arkadaşlarının konuşmalarından bir şey anlamasa da zamanla onların sayesinde dünyayı, siyaseti, sömürüyü, kapitalizmi ve patriyarkayı tanır. Seyfo Ağa da, Avukat Rezzan’a köy yakmaları anlatırken karşısındaki insanların bu konuya duyarlılığını görünce apaçık gerçekliğiyle bütün bildiklerini anlatır.

Kente geldiklerinden beri bir türlü iş bulamayan Ragıp ve İkram da bu tanışıklıklar sayesinde tersanelerde iş bulurlar. Tersanelerde genellikle Kürt işçiler güvencesiz bir şekilde ve ağır şartlarda çalışmaktadır. Ragıp ile İkram burada sendika temsilcisi Şehmus ile tanışırlar. Şehmus, Seyfo Ağa’nın eskiden beraber kaçakçılık yaptığı bir arkadaşının oğludur ve Ragıp ile İkram’a yatak yeri bulma konusunda ve örgütlenme konusunda yardımcı olur. Şehmus, geniş bir siyasal bilgiye sahip biridir ve kardeşleri gibi dağa çıkmak yerine, “Mücadeleye daha doğru yerden başlayabilmek için şehre geldim.” (Tokgöz, 2010:78) demektedir. İş kazaları ve işçi ölümleriyle mücadele etmektedir ancak emekçi halk kitlelerinin de gerçekliği algılamıyor oluşundan şikayetçidir. Devlet, tersanelerde hiçbir denetim yapmamakta, tersane patronları mafya gibi çalışmaktadır. Toplumun alt kesimi sadece ekonomik ayrımcılıkla değil, hukuken de ayrımcılığa uğramaktadır. Köylerinden göçmek zorunda kalan insanlar, geldikleri yerde de rahat göremezler; grevle ilgili bir meselede gözaltına alınan İkram, işkence görür ve hayatını kaybeder; işkenceci polisler hem tutuksuz yargılanır hem de dava sonucunda beraat eder. İlgileri olmadığı bir cinayet sonrasında Şehmus, Ragıp ve İkram sırf Kürt oldukları için medya “Eli Kanlı Örgüt Mensupları” olarak manşet atıyorlar ama gerçek katil ortaya çıkınca onlardan özür falan da dilenmez.

Aykırı Ölümler, köylerinden zorla göç ettirilen insanların, geçim biçimlerinin tasfiyesi sonucu kentlere göçürülerek zor koşullarda ve ucuza çalışmaya mahkum edilişlerine değinmektedir. Romanın anlatıldığı dönemde (90’lı yıllar) Türkiye’nin tamamında yoksullaştırma ve mülksüzleştirme sonucu, kentlere göç akını özellikle de neoliberal politikalara bağlı olarak artmıştır. Ülkü nüfusunun % 80’i ücret geliriyle geçinmek zorundadır (Koç, 2015: 76). Ücretli çalışma ise daha “dayanıksız”, “dirençsiz”, “biat eden” bir toplum kesimi ortaya çıkarmaktadır. Ezilen bir halk Kürtler de, bu süreçte daha da yoğun bir şiddetle karşı karşıya kalarak proleterleşmiştir. Köy yakma ve boşaltma gibi “güvenlik önlemleri”, insanların yaşadıkları bölgelerdeki geçim koşullarını ortadan kaldırarak onları göçe zorlamıştır: “Zavallı amcası 1994 yılı bahar aylarında, insanın yüzüne gülen pırıl pırıl bir gökyüzünü ve ekip biçtiği güzelim toprakları bırakarak göç etmek zorunda kalmıştı Tunceli’nin Karataş köyünden. Elinden başka ne gelirdi ki? Ne de olsa karşısında, kocaman bir devlet vardı. Terör saldırılarını bahane ederek civardaki bütün köyleri yakıp yıkmışlar ve ardından da iki gün içinde, boşaltmalarını emretmişlerdi. Yapılacak fazla bir şey yoktu. Asırlardır yaşadıkları, atalarının gömülü olduğu topraklardan sanki bir düşman gibi sökülüp atılmışlardı.” (Tokgöz, 2010: 7).

Göçe zorlananların % 74’ü kent merkezlerine göç etmiş; bunların % 60’ı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki kent merkezlerinde kalırken % 40’ı da İstanbul, Adana, Mersin, İzmir, Bursa, Antalya gibi Batı illerine göç etmiştir (Koç, 2015: 78). Geldikleri bölgelerde çoğu kez ırkçı tavırlarla karşılaşan Kürtler, daha çok geçici, ucuz ve taşeron işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bir gerçek var ki, Türkiye’de “ulusal kimlik hissiyatı”, “Kürt düşmanlığı” temelinde şekillenmektedir. Türkiye’de örgütlü işçi hareketlerinde, sendikal yönetimlerde, “sosyal demokrat” hatta sosyalist olduğunu iddia eden bazı kesimlerin açık ya da örtük ırkçı söylemlere başvurdukları, ırkçı kampanyalara destek oldukları malumdur.  Aykırı Ölümler, kente göçmek zorunda kalan insanların yaşamındaki olumsuzlukların yanında, yeni ortamın olanaklarına da yer verir. Korkuyla gizlenen mağduriyetler, hak arama girişimlerine evrilir örneğin. Kapıcının Zara’ya sözlü tacizleri, isminden dolayı bile polisin onu “PKK’lı biri” olarak varsayması gibi durumlar söz konusu. Bunun yanında zorunlu da olsa, kente göçmüş olmanın belli nimetleriyle tanışma da söz konusu. Zara, köyden farklı olarak evden işe gidip esnafla diyalog kuruyor, Doktor hanımın yanında siyasal, entelektüel sohbetlere dahil oluyor, kot gibi hiç giymediği giysiler ediniyor ve kadınsı güzelliğinin farkına varıyor. Göçün yaşamını olumlu etkilediği bir başka kişi Çeto Dayı’nın kızı Songül. O da köyden farklı olarak sevgilisiyle parklarda ve deniz kenarında buluşup geziyor; kendi gönlünce biriyle evleniyor. Seyfo Ağa da, köydeyken sandıklara gizlediği Sarı Hoca (İsmail Beşikçi) kitaplarını çıkarabiliyor, tanık olduğu şiddeti daha özgür bir şekilde anlatacak hale geliyor. Köyde dini baskı daha çokken, şehirde imkan bulduğunda dostlarla oturup rakı içebiliyor. Köyde olsa katı Sünni gelenek dolayısıyla Alevi bir kızla evlenmesine müsaade sorunu çıkabilecekken kentte bu katılıklar aşınmış olduğundan sorun olmuyor. Zorlu çalışma koşulları betimlendiği gibi, işçilerin sınıf bilinci kazanması, sendikal örgütlenme gibi toplumsal dayanışma olanaklarına yer verildiğini görüyoruz.

(İkinci Bölümün Sonu)