arama

Göç ve Edebiyat (III): Fikrimin İnce Gülü (Adalet Ağaoğlu)

Arif ARSLAN
“Fikrimin İnce Gülü” de yaşadıkları ülkeden daha geniş olanakların olduğu kabul edilen bir Batı ülkesine göçü arka plana alır.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Göç ve Edebiyat başlığıyla incelenen bu yazılardaki sınıflandırmanın  yerine oturması için Göç ve Edebiyat (I) yazısının girişinin okunmasında yarar vardır.

 

III. Yurt Dışına “Gönüllü” Göç: “Fikrimin İnce Gülü”

 

Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Neşet Ertaş

 

1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan “Türk İşgücü Anlaşması” sayesinde, her sene binlerce Türk işçinin gönderildiği bir dönem başlamış olur. 1970’li yılların ortalarına kadar hızlanarak süren göç, daha sonra yavaşlayacaktır. Göç, burada bireysel bir girişim olmaktan ziyade devlet politikası olarak söz konusu olmuştur. Bu süreçte birçok trajik ve trajikomik göç hikayesi söz konusu olur.

 

Avrupa’ya kapağı atarak maddi olarak yükselme arzusunu konu edinen Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” (1976) adlı romanı, arka planda göçe yer verdiği gibi kapitalizmin gösterişçi tüketimi karşısında afallamış insanların hikayesine değinir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, savaşta yıkıma uğrayan Avrupa’nın yeniden inşa sürecinde ihtiyaç duyulan işgücü dolayısıyla bir işçi göçü ortaya çıkmıştır. Sanayisi gelişmiş Batı Avrupa ülkeleri, söz konusu işgücü ihtiyacını ithal yoluna gitmişlerdir. Türkiye’de, tarımda makineleşmeyle beraber kırsal alanlarda geçimin zorlaşması, önce ülke içindeki gelişmiş kentlere, sonrasında da yurt dışına göçlerin ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. 1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan “Türk İşgücü Anlaşması” sayesinde, her sene binlerce Türk işçinin gönderildiği bir dönem başlamış olur. 1970’li yılların ortalarına kadar hızlanarak süren göç, daha sonra yavaşlayacaktır. Göç, burada bireysel bir girişim olmaktan ziyade devlet politikası olarak söz konusu olmuştur. Bu süreçte birçok trajik ve trajikomik göç hikayesi söz konusu olur. Örneğin Habib Bektaş’ın Cennetin Arka Bahçesi (1999) adlı romanı, yoksul insanların daha iyi koşullara ulaşmak amacıyla illegal yollardan zengin ülkelerin yolunu tutmalarını ve bu süreçte suistimal edilişlerini ele alır. Birçok göç heveslisi insan da ya kaçakçıların eline düşer ve eski teknelerle kaçmaya çalışırken boğulur ya da bir tırın daracık tanklarında havasızlıktan ölür.

“Fikrimin İnce Gülü” de yaşadıkları ülkeden daha geniş olanakların olduğu kabul edilen bir Batı ülkesine göçü arka plana alır. Gelişmiş bir ülkeye gidip yaşam standartlarını yükseltme ve zenginleme tutkusuyla hareket eden birkaç Anadolu köylüsünün hevesleri ve kayboluşlarının hikayesidir bu. Bayram, küçük yaşta yetim kalmış ve amcası tarafından büyütülmüş bir köylüdür. Köyde daima küçük görülmüş ve “bokböceği”, “incegül”, “deloğlan” denilerek alaya alınmış Bayram’ı en çok etkileyen olay, seçim zamanında arabasıyla köye gelen Demokrat Partili bir politikacının köylüler tarafından büyük ilgi ve saygı görmesi olmuştur. Bayram da gelecekte böyle bir ilgi ve saygı görmeyi kafasına koyar. Askerdeyken bile “Tek düşüncesi, bütün tutuklulara, bütün cezaevi personeline, kendisinin bir direksiyon başında olduğunu göstermek…” (Ağaoğlu, 1999: 12) isteğinden dolayı komutanlarından birçok kere dayak yemiştir: “Elinde değil Bayram’ın. Ne zaman bir direksiyon başına geçse, yüzünde, bakışında, duruşunda göreni öfkelendiren bir değişme oluyor.” (Ağaoğlu, 1999: 12). Askerliği yaptıktan sonra daha çok para kazanmak amacıyla Almanya’ya gider; yemez içmez, bir Mercedes alır. Bayram’ın bütün derdi amcasına ve köylülere arabasını göstererek hava atmak, zengin olduğunu göstermektir. Ancak köye varana kadar Bayram’ın başına gelmedik kalmaz. Köye geldiğindeyse hayal kırıklığına uğrar; köyde çok şey değişmiştir, geldiğine geleceğine pişman olur. Mercedes’iyle bir bey olduğunu kanıtlamak için onca yolu tepen Bayram, hayallerini gerçekleştirememiş olmanın ezikliği içinde nereye gideceğini bilemez bir durumda kalır.

Bayram’ın Almanya’ya gidiş amacı mevcut konumuyla kendini sıradan hissettiği toplumda saygıdeğer bir “Bey” olmasını sağlayacak zenginliğe kolay yoldan ulaşmak istemiştir; köye dönüş sebebi ise köylülere; Mercedes’ini, markalı gömleklerini göstermektir. Çalışıp para kazanmak için Almanya’ya giden Bayram, Solmaz, Yaşar, Ömer, Numan, Hıdır ve Rıfkı geçim sıkıntısı çektikleri için değil, maddi anlamda yükselmek amacında olan köylülerdir. Numan, Hıdır ve Rıfkı Türkiye’de fabrika kurma planları yaparken Bayram kazancının tümünü Mercedes’e yatırmayı düşünen marazi bir kişiliktir. Böylece dışlandığı toplumda yer bulacak, kendisiyle dalga geçenlerden üstün konuma ulaşacaktır. Geçmişteki yaşantılarından dolayı oluşan aşağılık kompleksini, maddi gücünü yükseltip gösterişçi tüketim ile telafi etmek isteyen Bayram’ın insani yönü pek gelişemez; kendinden başka kimseyi hesaba katmayan bir bencildir. Yaptıklarının kötülüğünü örtbas etme amacıyla daima diğerlerini suçlar; kendini aklamak için meşru sebepler arar. En yakınındakiler hakkında bile dostane düşüncesi yoktur; Yaşar kıskanç, Veli akılsız, İbrahim yurt dışında çalışamayacak kadar beceriksizdir. Almanya’da saati yedi marklık işe geçmek için Portekizli’ye ihanet eder. Kendisine gerçekte var olmayan, yapay bir dünya yaratır; yol boyunca nasıl karşılanacağını hayal eder. Oysa insani değerleri hiçe sayarak hareket etmesi ona saygı kazandırmak yerine çevresiyle ilişkilerinin bozulmasına sebep olur. Onun toplumsal ritüellere katılımı bile, kendini gösterme hesaplıdır: “Hafta sonu, adamın can şurasına gelir. Münih Camisi’ndeki namazı kaçırmak da var. Bizimkilerle tokalaşacağız. Sorgu sual edeceğiz. Dertleşeceğiz. Kim takar tekeri, kim ipler şasiyi? Hatta cumaları kıyılan nikahlara, yani, işte parçaları birbirleriyle başgöz etmeye fukara evlenmesi derdik biz. Boşuna mı derdik? Öyle alelacele bir başgöz etme… Duası eksik, nasihati kısa. Tanıklarsa eh, tanıklıktan gel artık. Hat ucunda araba denetimi yapanlar bizden daha dayanıklı olacak değiller ya? Kızları süslenmiş, onları bekler bir yandan… Artık, tamam, der geçirirler. Tamam der, geçirirler… Bi cam durup dururken niye fırlayıp gitsin yoksa? Niye başını alıp gitsin! Kız orospu, sen bir cuma otosusun ve ben yandım!..” (Ağaoğlu, 1999: 113-4)

 

İş ve yaşam koşulları nedeniyle ciddi sorunlar yaşayan göçmen işçiler, genel olarak sınıf mücadelesinin sorunlarının dışında kalarak “geri” bir rol oynar. Burjuvazi göçmen kökenli işçilerin bu zayıf yönünü sürekli kullanır.

 

Sermaye, geri kalmış ülkelerden getirttiği işçilerin ucuz işgücünden yararlanırken, aynı zamanda yerli işçilere karşı onları kullanmaya yönelir. İş ve yaşam koşulları nedeniyle ciddi sorunlar yaşayan göçmen işçiler, genel olarak sınıf mücadelesinin sorunlarının dışında kalarak “geri” bir rol oynar. Burjuvazi göçmen kökenli işçilerin bu zayıf yönünü sürekli kullanır. Geldiği ülkede, kendisini geçici olarak gören ve bu nedenle daha çok kazanma, ailesini geçindirme gibi etkilerle siyasal yaşamdan da uzak duran göçmen işçiler, çoğu kez daha ucuz ücretlerle çalışmaya razı gelirler (Peköz, 2012: 17). Uyum sağlamaya çalışırken melez bir kültürel dönüşüm söz konusu olur. Söz konusu olan melezleme aslında bir tür yozlaşmadır. Kültürel yozlaşma, yaşanan ilişkilerin kişinin özbilinci tarafından anlamlandırılamayışıyla ilgilidir. Kapitalist üretim tarzının kişilerin kendi emeklerini kendi arzuladıkları biçimde tasarruf edemeyişleri kendine, etrafına, emeğine ve bütün insanlığa karı bir yabancılama ortaya çıkarmaktadır: “…emek salt araçsal eylem haline gelir. Emek artık özgür değildir; dışsal olarak zorlanmakta, maruz bırakılmaktadır. Zira artık kendinde amaç değildir; boş zaman etkinliği olmaktan çıkmıştır. Emeğin temel hedefi, kişinin kendisini bir türsel varlık olarak beyan etmesini sağlamakken, sadece hayatta kalmanın aracı haline gelmiştir.” (Vandenberghe, 2016: 77).

Para kazanarak kendisini çevresine kanıtlamak isteyen Bayram, önce Ankara’ya, ardından da Almanya’ya göç etse de yeni yaşam alanlarında yetiştiği kültürden tam anlamıyla kopamamış, karşılaştığı kültüre de uyum sağlayamamıştır. Diğer köylüler de ondan farklı değildir. Söz konusu durum onları “öteki”leştirerek kültür çatışmalarına yol açmaktadır (Koçak ve Terzi, 2012: 182). Kapitalizmin maddi yapıları hızlıca dönüştürme gücü, buna paralel olarak düşünsel ve davranışsal tutumları da hızlı bir şekilde dönüştürmektedir. Her tür hızlı dönüşüm, sarsıntı yaratacağından, hıza maruz kalan toplum da sıkıntılar yaşanmakta, alışıldık değer sıralamaları değişmekte ve toplumsal parçalanmalar söz konusu olmaktadır. Romanda başta Bayram olmak üzere aşağılık kompleksli kişiler, toplumda yüksek statü elde etme uğruna Alman üretimi araba, porselen, televizyon, kürk gibi gösterişçi tüketime yönelir. İnsani değerlerin yerine metaları koyar; onlarla var olurlar: “Solmaz’ın kulağına bu söylenti çalınmış. Bir parmağıyla dudağının kıyısını sile sile, bir elini de koynuna sokup sutyeninin lastiklerini çekiştire çekiştire, verip alıyor: Kocasına el koymadık ya Münire orospusunun? Hele bana desin de ağzını yırtıvereyim. Hem o kocasıyla çift çalışıyor. Ben tek. Tek elin nesi olur? Öyle değil mi ama Bayram? Sen söyle. Gine de müdana etmem. Kocası gine alıversin ona, madem kürkü yokolmuş! Ben görmedim. Belki gümrükte aldılar, ne bilirim? Hem taşı, hem ardına düş. Laf. Benim derdim başımdan aşmış zati. Geçin gidin hadii!.. Gelmen üstüme… Konuşturman… Münire, ver deyince verir önüne gelene. Bi kocasına mı? Ver, diyene veriyor. Ondan sonracığıma, üç naylon kürkü birden alıyor. Fabrikada ona saati dört mark biçmişler değil mi? E, bi hesabedin bakalım. Saati dört markınan bütün bunlar olabilse, hey anam hey!.. Sankileyin, sen de erkek misin Bayram? Tutturmuşun bir, ne Arap’ın yüzü, ne Şam‟ın şekeri… Bi karıya iki mark yedireceğim diye aklın çıkıyor.” (Ağaoğlu, 1999: 19)

ilgili içerik Kent Meydanları

“Fikrimin İnce Gülü” , göç olgusunu olumsuz bir perspektiften görür ve insanların dünyasında herhangi bir “iyi”leşme yaratmadığı kanısındadır. İleri kapitalist bir ülkeye göçen köylülerin, farklı kültürler arasındaki derin çelişkileri yaşaması sonucu çatlağa düşmelerini anlatır. Toplumsal saygınlığın göstergesi olarak görülen araba, daha gelişkin bir ülkede daha ileri düzeye giderek hastalık boyutuna ulaşmış olur. Daryush Shaygan, içinde bulunduğu geleneksel toplumu betimlerken “Şeyler dışsal olarak değişmekteyken kafalardaki yansımalar hâlâ eski tasavvur biçimleriyle kurulmaktaydı.” (1991: 11) derken Bayram’ın marazi halinin bireysel düzeyde kalmaması gerektiğini düşündürüyor bize. Girdikleri kültürel dünyayı hazmedemeyen bu insanlar, kendileri ve çevrelerine yabancılaşıp etik ilkelerden tamamen uzaklaşarak insani yönlerini yitirmişlerdir. İnsani değerlerin yerini metalar almaya başladıkça tam anlamıyla yozlaşan ilişkiler, maddi zenginliklerle telafi edilmeye çalışılmaktadır: “…nereye baksam aynı ezeli temaların, aynı nakaratların, aynı sloganların can sıkıcı tekrarını görürüm, tıpkı çölde aynı kumun durmadan yer değiştirerek oluşturduğu oynak kumalar gibi.” (Shayegan, 1991: 16).

“Fikrimin İnce Gülü”, göçmenlerin yaşamında olumlu anlamda bir gelişim gördüğü söylenemez. Yerleşik kültürün gücü karşısında, göçmenler ancak bu kültürün yüzeyinde gezmekte ve biçimsel bir özenti içerisine girmektedir. Avrupa’ya göçü konu alan birçok edebi eserde, kültürel karşılaşmanın ortaya çıkardığı negatif durumlara odaklanılmış; Batı kültürünün bilim, felsefe ve sanat alanlarıyla herhangi bir tanışma ve “farkla” kaynaşan bir dönüşüme dikkat çekilmemiştir. Çoğu eser kapitalistik ilişkilere, ayrımcılığa maruz kalma, dilsel, dinsel ve etnik düzeyde çatışmalara odaklanmış; “farkların” kapanmaz boşluğuna dikkat çekmiş, göçlerin kozmopolit bir olanak olabileceği düşüncesinden uzak kalmıştır.

(Üçüncü Bölümün Sonu)