arama

Göç ve Edebiyat (IV): Mülteci (Kemal Siyahhan)

Arif ARSLAN
Sermaye, yerli işçilerle göçmen işçilerin ortak bir mücadelede birleşmelerini engellemek için her zaman ulusal vurgulara özel bir önem verir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Göç ve Edebiyat başlığıyla incelenen bu yazılardaki sınıflandırmanın yerine oturması için Göç ve Edebiyat (I) yazısının girişinin okunmasında yarar vardır.

 

IV. Yurt Dışından “Zorunlu” Göç: Mülteci

Vardım kırklar yaylasına
Gel berü hey can dediler
Yüz sürdüm ayaklarına
Gir işte meydan dediler
Şah Hatayî

Dünyanın her yerinde aynı kültürü, aynı değerleri paylaşan göçmen topluluklar, zor koşullarda hayatta kalmak ve dayanışmayı güçlendirmek için ortak mekânsallıklara ihtiyaç duyuyorlar.

 

Kemal Siyahhan Mülteci (2016) adlı romanında, Afganistan’daki iç savaştan kaçıp bin bir meşakkatle ve ölümle cebelleşerek Türkiye’ye gelen Ezelhan adlı bir gencin Zeytinburnu’nda geçen zorlu yaşam mücadelesini anlatıyor. Mülteci göçmenlerin, göçtükleri yerlerde yaşadıkları güçlükleri ve uyum sorunlarına yer veren bir roman. Ezelhan’ın Zeytinburnu’na yerleşmesinin nedeni, bölgenin daha önceden yerleşmiş Afgan göçmenlerin yoğun yaşadığı yer olması. Savaştan kaçan Afgan göçmenler, genellikle bu ilçede yaşamaya başlamışlar. Bu ilgiyle Zeytinburnu’na “Küçük Afganistan” da denildiğine yer veriyor roman. Afgan göçmenler aralarında kurdukları sosyal dayanışma ağları ile bölgeye göçü adeta çekiyorlar. Dünyanın her yerinde aynı kültürü, aynı değerleri paylaşan göçmen topluluklar, zor koşullarda hayatta kalmak ve dayanışmayı güçlendirmek için ortak mekânsallıklara ihtiyaç duyuyorlar. Etnik köken, yerleşiklerde göçmenlere ve yabancılara karşı duyulan ksenofobiyle [yabancılardan korkma] ifade buluyorsa da, toplulukların “milli kimliklerin yeniden yorumlandığı çeşitli süreçler vasıtasıyla milletlerin devamlılığının sağlanmasında” (Smith, 2017:35) merkezi bir role sahiptir. Ezelhan’ın ev arkadaşı Lorin geçimini Zeytinburnu’nda bir dönerci dükkânında çalışarak sağlamaktadır. Lorin, soydaşlarının bir arada yaşama gerekliliğini şu şekilde ifade ediyor: “Kendi sokağında pis köpek bile bir kaplandır diye boşuna dememi büyüklerimiz, burası gurbet, yokluk, çaresizlik, birbirimize yardımcı olmazsak kim bize el uzatır.” (Siyahhan, 2016: 54). Bu sözleri üzerine Ezelhan Zeytinburnu’nda çoğaldıklarını artık buranın onlar için gurbet olmaktan çıktığını dile getirse de arkadaşını ikna edemiyor. Aynı kültürel unsurlara sahip topluluklar dil, din ve âdetler bakımından özgün sembolik repertuvara sahip olmakla kendi toplumsal sınırlarını ve yabancılarla olan zıtlığını keskinleştirerek söz konusu cemaati “biz” olarak ayırmaya devam eder (Smith, 2017: 40).

Ezelhan ve Lorin yine de şanslı olan kaçak göçmenlerden. Hiç olmazsa başlarını sokacak bir evleri ve karınlarını doyurdukları işleri var. Zaman zaman köprü altlarında kalan kaçak göçmenlere yardım etmek için onların yanlarına da gidiyorlar: “Yanımızdaki soydaşlarımızın tamamı kaçak, hiçbirinin sosyal güvencesi ve oturma izni yok. Ayrı ayrı hikâyelerini dinlerken anlıyoruz ki evlilik ve yuva kurmak hepsine hayal gibi geliyor.” (Siyahhan, 2016:146). Romanda, Türkiye’yi transit ülke olarak kullanıp Avrupa’ya geçmek niyetinde olan kaçak göçmenlerin içinde bulundukları koşullar Ezelhan’ın gözünden aktarılıyor: “Oturup sohbet ediyoruz neredeyse on beş günden beri yarı aç yarı tok burada olduklarından, kimsenin kendileriyle ilgilenmediğinden yakınanların bazıları gözyaşlarını tutamıyor. Buradaki insanların anlattıklarına yabancı sayılmam, Afganistan merkezi hükümeti ile Taliban arasında kaldıklarını, insanca yaşamaktan uzak olanların son çareyi kaçmakta bulduklarını tedirginlikle ifade ediyorlar. Avrupa’ya direkt geçiş yapmalarına Türkiye’nin izin vermediğini ve elde avuçta ne varsa harcayıp bitirdiklerini söyleyen bir diğeri ancak deniz yoluyla ulaşmalarının kurtuluş olabileceğini kısık sesle fısıldıyor.” (Siyahhan, 2016: 50).

 

Sermaye, yerli işçilerle göçmen işçilerin ortak bir mücadelede birleşmelerini engellemek için her zaman ulusal vurgulara özel bir önem verir. İşçiler arasındaki ulusal, dinsel, kültürel ve dilsel farklılıkları öne çıkararak, işçiler arasındaki çelişkileri süreklileştirmekten yanadır. Göçmenlerin gelişecek entegrasyonu, farklı ulusal kökenlerden gelen işçileri, kapitalist sisteme karşı ortak bir zeminde buluşturabilme olasılığı taşır.

 

Birçok soydaşı gibi Lorin ve Ezelhan da oturum izinleri olmadan kaçak olarak yaşamaktadırlar. Bu yüzden çalıma izinleri de bulunmamaktadır. Göçmen emeğinin sömürüsü de ite burada başlamaktadır. Çaresiz durumda olan göçmenler çok düşük ücretlere tamah etmek zorunda kalmaktadırlar. Nitekim romanda Ezelhan’ın piyasanın üçte biri fiyatına İngilizce dersi verdiğini görmekteyiz. Oturum izninin göçmenlerin güvencesi olduğu, romanda sık sık dile getirilmektedir. Lorin, geride bıraktığı mektupta bu gerçeği dile getirmektedir: “Oturma iznin olmadığı için biz yokuz derdin hep; sana kızardım. Şimdi hak veriyorum, biz yokuz; ömrümüz, kelebekler kadar.” Kaçak yaşamak polisten kaçmaktan ibaret değildir. Örneğin evinin önünde dayak yiyen Ezelhan, “durumun iyi değil hastaneye gitmelisin” diyenlere, kaydı olmayan bir insana doktor nasıl bakar, diye düşündüğü için olumsuz yanıt veriyor. Oturum iznini almanın vatandaşı olunan ülkeye göre farklılık gösterdiği, özellikle Suriye ve Irak’tan gelenlere kolaylık sağlandığı yine Ezelhan’ın ağzından dile getiriliyor: “Feyzullah karşılıyor, oturma izninin deveye hendek atlatmak kadar zorlaştığını, Irak ve Suriye’den gelen Araplara tanınan statüden bile mahrum olduğumuzu müjdeymiş gibi vermesini üzüntüyle karşılıyorum. Nasıl bir hayat bizimkisi? (…) Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin bir politikası bu. Afganlar terörist, cahil, işe yaramaz, kadını horlayan ve yok sayan, ilkel, sosyallikten uzak, çaresiz, sürekli mutsuz, ilim irfan bilmez, insan öldürür gibi bize isnat edilen imajları düşünürken…” (Siyahhan, 2016: 152-153).

Sermaye, yerli işçilerle göçmen işçilerin ortak bir mücadelede birleşmelerini engellemek için her zaman ulusal vurgulara özel bir önem verir. İşçiler arasındaki ulusal, dinsel, kültürel ve dilsel farklılıkları öne çıkararak, işçiler arasındaki çelişkileri süreklileştirmekten yanadır. Göçmenlerin gelişecek entegrasyonu, farklı ulusal kökenlerden gelen işçileri, kapitalist sisteme karşı ortak bir zeminde buluşturabilme olasılığı taşır. Bu nedenle egemen sermaye güçleri, entegrasyonu engellemeye çabalar (Peköz, 2012: 23).  Kurdukları dernekte bir araya gelen göçmenler bir an önce oturum izinlerinin halledilmesi için uğraş veriyorlar. Romandaki diyaloglardan, oturum izni almanın zor olmasının Türkiye’yi bir geçiş üssü olarak kullanmaya yönelttiğini öğreniyoruz. Bir göçmen, Ezelhan’a, “Sana katılmak isterdim ama gerçek farklı; Araplara tanınan haklar bizden esirgeniyor, bundan sonra Batı’ya kaçmanın yollarını arayabilirim.” diyor. Shayegan göçmenliğin haletiruhiyesini şöyle dile getirir: “Sığınmacı, belkemiğinin kırılmış olduğunu bilir. Nerede ağırlanırsa oraya sığınır. Seçim hakkı yoktur. O, yıpranmıştır, kovulmuştur, dışlanmışların ortasında dışlanmış biridir, berbat hayatına hâlâ umutsuzca yapışmasına kendisi de hep şaşar.” (1991: 98). Göç eden kişi bir taraftan kendi değerlerini yaşatmaya çalışırken, bir taraftan da bulunduğu toplumun değerlerine uyum sağlamaya çalışır. Bu durum çoğu zaman bir çatışmaya yol açtığı için melez kimliklerin veya kimliksizleşmenin oluşmasına neden olabilir. Romanda, Ezelhan’ın şu ifadelerinde bu duygunun yansımasını bulmak mümkündür: “Hayatım boyunca düzgün ve kararlı adam olmak için savaşıp çaresizlikle boğuşurken, sonunda bir yere ait olamama noktasına geldim.” (Siyahhan, 2016: 12). Yaşanılan ayrımcılık deneyimi bir yere ait olamama duygusunu tetikliyor.

Mülteci, göçmenlerin maruz kaldıkları ayrımcı muameleye ilişkin pek çok örnek sergileniyor. Kaldıkları izbe apartmanda çıkan yangının nedeni olarak komşular, Afgan göçmenleri suçlayınca Ezelhan iyice kederleniyor: “Karabasan gibi çöküyor bu sözler, cevap vermeye bile gerek duymuyorum, yüzüne bakarken gözyaşlarım içime akıyor.” (Siyahhan, 2016: 43). Yine apartmanda yaşanan bir hırsızlık olayının şüphelisi olarak da ilk olarak göçmenler akla geliyor. Haklı olarak Ezelhan içinden, “lanet olsun, yabancı olmak başkasının malına mülküne tehdit olarak mı algılanmalı diye sormak isterdim onlara.” diye geçiriyor. Ezelhan’ın şahit olduğu, göçmenlere karşı haksız ithamlar, onun bu haksızlıklara karşı direnmesi yerine daha çok içe kapanması, göçmenlerin ne denli kırılgan bir ruh hali içerisinde olduklarını gösteriyor. Romandaki göçmen karakterlerin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide salınırken intihar düşüncesi her daim kafalarını kurcalıyor olması, göçmenliğin önemli bir ethosunu yansıtıyor: “Sığınmacı süratli ve endişe verici bir ritimle değişir ve başkalaşıma uğrar. Bu değişim, bir açılmadan ziyade önüne geçilmez bir şekilde ölüme götüren bir sürekli çökme halidir.” (Shayegan, 1991: 98). Ne var ki yetiştirildikleri İslami değerler intihara izin vermiyor. Ezelhan bu duyguya kapıldığında babasının, “İntihar edersen yerinin neresi olduğunu biliyorsun, öğretilenleri uygulamanın bizleri cennete taşıyacağını da unutmamalısın!” sözünü hatırlıyor. Fakat içine düştüğü çaresiz anlarda bu duygu ile baş etmekte zorluk çekiyor: “Yerimden kalkıp savurduğum yumruklar duvarlara değil kendime dönük, attığım tokatlar kendi yüzüme, bu dünyaya başka bir âlemin günahkarı olarak gelmiş olmalıyım, daha fazla acı çekmeliymişim gibi bir his var içimde, dahası ölüm, dahası yok benim için diyorum. Önümdeki pencere iki amaçlı; biri soluklanmak, diğeri soluğun son bulması için…” (Siyahhan, 2016: 84).

Romanda hem Lorin’i hem de Ezelhan’ı yaşamın zorluklarından bir an olsun alıkoyan şey yaşadıkları aşklardır. Lorin, çalıştığı dükkana gelen bir Afgan’ın kızı Katre’ye aşık olur. Bu aşk ona kendisini ülkesinde hissettirmesine neden olur: “Yoksulluk ve yalnızlıktan çaresizdim, onu aynı mezara girecek kadar kendime, yüreğime perçinlemiştim. Vatanıma kavuşmuştum sanki; göçmen değildim, ben de insanım diyordum güçlü durmalıydım, kucaklayacak sığınağı olacak kadar güçlü olmalıydım.” (Siyahhan, 2016: 57). Ezelhan da İngilizce dersi verdiği Ömer’in teyzesine aşık olur. Ancak burada da ağır bir değerler çatışması ile karşı karşıya kalır. Afganistan’da içinde büyüdüğü toplumun değerleri İstanbul’da bir kadınla ilişki kurmasını güçleştirmektedir. Örneğin kadının içki içmesi, onu evine davet etmesi veya şort giymesi ne kadar anlayışlı olursa olsun Ezelhan’ın kabul edebileceği eyler değildir. Çünkü iki kültür arasında büyük bir paradigma farkı söz konusudur. Bu ayrımı Shayegan şu ifadelerle ortaya koyar: “Batı’da teknik-bilimsel altüst oluşların neden olduğu devrimler, bilinci her seferinde yeni bir bakışın gereklerine uyduran bir paradigma değişikliğine yol açmışken, benim durumumda böyle olmamıştır. Bilincim hâlâ büyülü dünyanın zamanında yaşamaktadır.” (1991: 13). Romanın genelinde bu türden çatışmalara sıkça rastlamak mümkündür. Şu örnekle yetinelim: “Özgül hayranlık uyandırırken sonunda yorgun şekilde denizden çıkıp kumlara uzanıyor, bu yatış çileden çıkaracak gibi, yanı başımızdan geçen her insan alımlı vücuduna bakmadan edemiyor. Afganistan’da olsaydı her halde taşlanıp ya da yakılarak öldürülürdü diye düşünüyorum.” (Siyahhan, 2016: 180).

Nihayetinde Lorin de, Ezelhan da sevdiklerine kavuşamıyor. Yoksulluk, imkansızlık bir yana ikisinin de aşamadığı temel mesele “değer çatışması”dır. Çünkü kafalarındaki dünya ile yaşadıkları dünya arasında büyük bir uçurum var. Ne yaparlarsa yapsınlar geçmiş onlar için rehberlik işlevi görmekte; oysa yaşadıkları dünya kapalı bir dünya değil. İsteseler de istemeseler de dış etkiler aracılığıyla yaşamları biçimlenmekte. Tarih müzesinden aldıkları örnek modeller onların dünyası için işlevsiz. Lorin, Katre’nin ailesinin geleneksel tutumunu değiştiremeyip suça karışıyor, Ezelhan ise Özgül ile başka dünyaların insanları olduklarını anlayarak gerçek anlamda “mülteci” olmaya karar veriyor ve Türkiye’den kaçıyor. Güngörmüş bir yaşlı olan Abdülmelik Amca’nın şu sözleri onların dünyasını en iyi şekilde açıklıyor: “Dünyanın neresine giderseniz gidin iyi koşullar bulsanız bile en az beş on sene çekersiniz, koşullar kötü giderse inanın köle olmak, mülteci olmaktan çok daha iyidir çocuklar!” (Siyahhan, 2016: 171).

Mülteci romanında göç olgusuna olumlu bir bakış söz konusu değil. Göçmenlerin, yerleştikleri toplumun eşitsiz ilişkileri, göçmenleri daha da fazla etkilemekte, göçmenler sürekli bir “ötekileştirme” ile karşı karşıya kalmakta. Afgan göçmenlerin yaşadıkları zorluklar yanında, ülkelerindeki katı gelenekleri, sürdürmeye çalışmaları, yaşadıkları mağduriyetlerle ilgili herhangi bir siyasal bilinç geliştiremedikleri gösteriliyor. Duyduğu aşk dolayısıyla Ezelhan’ın geleneksel yetişme ve düşünme tarzının belli düzeyde dönüşümü, keskinliklerin aşınması ve düşüncelerindeki ılımlaşmalar bir olanak olarak görülmemekte. Göçmenlerin dönüşümünü engelleyen, katılıklarını sürdüren en büyük etken ise mevcut sömürü ilişkilerinin varlığı. Çünkü kendi başına yaşama tutunamayan göçmenler, geleneksel dayanışma ağlarına dahil olmak zorunda kalmaktalar.

(Dördüncü Bölümün Sonu)