arama

Günah Keçisi: Bir “Tatlı” Huzur

Arif ARSLAN
Kriz dönemlerinde normal kurumların zayıflaması veya işlevini yitirmesi, huzursuzluğu arttırdığı gibi, yığın oluşumunu da teşvik eder; oluşan suni yığın “farklılıkların yok edilmesi”, “dışa atılması” motivasyonuna yönelerek krizi aşmayı hedefler.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Günah keçisi, her tür toplumsal “kötülüğü” yüklendikten sonra ortadan kaldırılarak toplumsal birliği sağlayan bir kurbandır. Günah keçisi kavramı gündelik dilde sosyopsikolojik bir olguyu; bir “suç”un bir kişi ya da bir gruba yüklenmesi durumunu işaretler.

 

15 Temmuz darbe girişimine katıldıkları iddiası ile gözaltına alınanlara ve tutuklananlara işkence yapıldığını gösteren görüntülerin medyada ısrarla gösterilmesi, idam talebinin sıklıkla dillendirilmesi, ağır hakaret ve küfürlerle karşı tarafın aşağılanmasını gösteren uygulamalar “toplumsal huzur tesis etme”de şiddetin işlevselleştirilmesini örnekliyor. Ele geçirilen şüpheliye uygulanan her tür şiddet ve işkencenin teşhiri, onu ele geçiren açısından cezalandırma mantığının ötesinde bir maksadının olduğunu gösterir. Kurulmuş her düzen, özünde bir şiddet barındırır ve bu düzeni korumak için her türlü şiddete başvurmayı kendine meşru görür. Bunun yanında ideolojik meşruiyetini her daim pekiştirmekten ve güncellemekten geri durmaz. Bu kurgunun en işlevsel kavram setleri karşıtlık ilişkisi üzerinden kurulanlardır. “Dış” ve “iç” ayrımlarına dayalı olarak inşa edilen “hain”lere, “bölücü”lere, “düşman”lara karşı “birlik” işaret edilir. Akhilleus, “Ortak bir nefret, insan topluluğunun en iyi ilacıdır.” derken kurumsallaşmış şiddetin yolunu açan nefret inşasının dizayn edilmişliğine de dikkat çekmiş oluyor. Böylece “demokrasi”, “vatan”, “millet”, “devlet” gibi kutsallığın atfedildiği değerlere ve kurumlara dayandırılan şiddet, hem kurucu hem de koruyucu bir rol oynamış da oluyor.

Tarih boyunca toplumların, başlarındaki musibetlerin sorumluları olarak gördüğü kişilere veya gruplara, bir “düşman”a gerçek ya da gerçek dışı bir gerekçeyle, şiddet ve kıyım eylemleri gerçekleştirdiğini görürüz. Topluluk “zararlı” olgulardan temizlenmek için belirlenmiş bir günah keçisini, şiddetle topluluğun dışına atarak huzura kavuşmak ister. Rene Girard’ın “günah keçisi mekanizması” dediği bu durum, neredeyse her dönemde, her toplum için aşağı yukarı geçerli olmuştur. Sadece suçlananların adı değişmiş ancak mekanizma hep aynı biçimde işlemiştir. Mitolojik metinlerde, dinsel mesellerde, tarihi kroniklerde, edebi metinlerde benzer zulüm hikayeleri açık ya da örtük biçimde yer almaktadır.

 

Oysa şiddet, her yerde ve her düzeyde ürküntü verici ve travmatiktir. Travmaya dahil olan bir kişi/toplum sağlıklı bir ilişki kuramaz, özgürleşemez.

 

Toplumsal şiddet yönelimlerinin kökeninde çıkar çatışmaları bulunmasına karşın; etnik, dini, coğrafi vb. kültürel bir alanla ilişkilenerek izah edildiğinde asıl nedenler görünmezleşiverir. Örneğin Ruanda’da 1994 yılında Hutular ve Tutsiler arasındaki çatışmaların etnik farklılıkla ilişkilendirilmesi, Fransa’nın bölgedeki etkinliklerini, katliamdaki rolünü görmezden gelmek anlamına gelir. Kültürel ayrımların etkisinin hiç olmadığını varsayamayız ancak tarihin dinamiği, salt kültürel ayrımlar olamaz. Bu şiddet yönelimlerinin insanın türsel doğasından gelen bir olgu olarak açıklanması da, olguların toplumsal dinamiğini saklar. Kaderciliğin seküler biçimi olan natüralist bir mantıkla, şiddetin kaçınılmaz bir antropolojik bir olgu olarak değerlendirilmesi, şiddete bir tür onay verme anlamına da gelir. Şiddetin “insan doğası”yla ilişkilendirilerek bilimsel söyleme dahil edilmesi ve olağanlaştırılması (geleneksel söylemde “insan çiğ süt emmiştir” ifadesiyle karşılık bulur), günümüz kapitalizminin şiddetine maruz kalanlarca, makul olmasa bile, daha kolay kabullenilir hale gelmektedir. Oysa şiddet, her yerde ve her düzeyde ürküntü verici ve travmatiktir. Travmaya dahil olan bir kişi/toplum sağlıklı bir ilişki kuramaz, özgürleşemez. Türkiye’de yaygın bir toplumsal ruhsallık olarak gözlenebilecek paranoid ethos’un I. Dünya Savaşı sırasındaki ve sonrasındaki kıyımların bir etkisi olsa gerek. Türkiye’nin eğitim, sağlık, ticaret, askerlik, lojistik, turistik gibi birçok alanıyla dünyaya açılmış olmasına karşın evrenselci bir kültür ve düşünüş, yaşama modeli inşa edememesinde bu paranoid ethosun bir payı olmalıdır.
Rene Girard, kültür nesneleri üzerinden toplumların geçmişinde şiddetle ilgili araştırmalar yaparak bu konuyla ilgili görüşler ortaya koyan bir düşünürdür. Şiddet ve Kutsal , Günah Keçisi kitaplarının yazarı Girard literatüre, özellikle “günah keçisi” ve “mimetik arzu” kavramlarıyla katkıda bulunmuştur. Girard’ın mimetik düzenek dediği işleyiş, Türkiye’de son günlerde su yüzüne çıkmış olanları da özetler nitelikte.

 

Toplumun bekası gündemde tutularak kapitalizmin sömürü boyutu, iş cinayetleri, yoksulluk, eşitsizlik… görünmezleştirilmektedir.

 

Bir zamanlar aralarından su sızmayan, aynı ortak amaç hevesiyle birbirlerinin “her istediğini yerine getiren” taraflar, çıkarları nedeniyle çatışmaya girdi. Ortaya çıkan yeni durumda bir taraf, diğerini toplumsal sorunların asıl sorumlusu ilan etti. Oysa, “Sistemin içinden bakıldığında aynılık görünmüyor, dışarıdan bakıldığında farklılık.” görünmüyordu. Muhataplardan birinin diğerini “paralel” olarak suçlaması da kendi konumunu işaretler şekilde, Girard’ın üzerinde durduğu mimetik ilişkiyi deşifre etmektedir. Mimetik düzenekte karşılıklı bir öykünme söz konusudur ve bu karşılıklı öykünme, her tarafa yayılma eğiliminde olan çatışmacı bir enerji biriktirir. Olan oldu ve 15 Temmuzda çatışmacı enerji, kendini silahlı eylem tarzıyla açığa vurdu. Taraflar için aynı nesne (burada devlet aygıtı) giderek daha çekici hale gelmiş ve onu ele geçirme çabası, çatışmayı körüklemiştir. Her iki tarafın da “demokrasiyi tesis etme”, “hukuk devletini koruma”, “huzuru sağlama” gibi atıflarla eylemini meşrulaştırmaya çalışması (Yurtta Sulh Konseyi bildirisi ve iktidarın girişimi bastırmasından sonraki söylemleri), Girard’ın mimetik arzu dediği olguyu göstermektedir. Silahlı eyleme kadar varan bu çatışma, aynı zamanda gerçek toplumsal sorunların kavranmasının önünde bir engel olarak yer almaktadır.

Toplumun bekası gündemde tutularak kapitalizmin sömürü boyutu, iş cinayetleri, yoksulluk, eşitsizlik… görünmezleşmektedir. Öte yandan yönetim hükümlerinin uygulayıcısı, kendi tarafını “mağdur” addederek sorumluluğunu bertaraf etmeye çalışmaktadır. Üstelik bu “mağdurluk” kroniktir. Soma maden katliamının sorumlularının katliamla ilgili olarak terör örgütlerini suçlaması ve olayı bir sabotaj olarak değerlendirmesi bu mantığın siyasal alanla sınırlı olmadığını gösteriyor.
Bir günah keçisi belirleyip kötülüklerden arınmaya ve korunmaya yönelme, elbette yeni bir tutum değil. Birçok yerel gelenekte ve dinlerde, her tür toplumsal “kötülüğü” yüklendikten sonra ortadan kaldırılarak toplumsal birliği sağlayan kurbana atıf mevcut. Örneğin Eski Ahit’te İsrailoğulları cemaatinin, murdarlıklarından arınmak amacıyla suç takdimesi olarak Rabbe koç ve boğa sunmaları emredilir. Tarihsel süreçte günah keçisi kavramı gündelik dilde sosyopsikolojik bir olguyu; bir “suç”un bir kişi ya da bir gruba yüklenmesi durumunu işaretlemiştir. Bu anlam ilgisiyle vebaların, kıtlıkların, belaların sorumluları olarak görülen kişi ya da gruplar, belaların def’i için kurban edilmişlerdir. Özellikle de etnik ve dinsel azınlıklar, sıklıkla çoğunluğun gadrine muhatap olmuşlardır. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda Yahudiler, Çingeneler, Kızılbaşlar, Ermeniler, Çerkesler, Süryaniler, Ezidiler, Aborjinler… günah keçisi ilan edilerek kıyıma uğramışlar, “dış”a atılmaya çalışılmıştır. Girard, kendi azınlıklarını, kıyım olmasa bile ayrımcılık biçimlerine tabi kılmamış neredeyse hiçbir toplum bulunmadığını ifade ediyor.

 

Günah keçisinin daima “negatif” temsilini ön plana çıkaran bu eylemlerin aynı zamanda “biz”i ortaya çıkarmada birincil bir rolü vardır.

 

Kriz dönemlerinde normal kurumların zayıflaması veya işlevini yitirmesi, huzursuzluğu arttırdığı gibi, yığın oluşumunu da teşvik eder; oluşan suni yığın “farklılıkların yok edilmesi”, “dışa atılması” motivasyonuna yönelerek krizi aşmayı hedefler. Krizlerin gerçek sosyal nedenlerinin belirlenmesinden ziyade, burada toplumsal krizleri, ahlaki nedenlerle açıklama eğilimi öne çıkar. Ki, bu da suçlama eğilimini güçlendirir: “Düşmanca ya da ‘olumsuz’ mübadelelerin temposu artar. Kısalarak görünür bir hal alan bu karışıklık, iyi davranışların değil kötü davranışların, hakaretlerin, darbelerin, intikamın ve nevrotik semptomların karşılıklılığıdır.” Bir araya gelmiş yığın, intikam duygusuyla hareket eder ve kıyıcılığa teşnedir. Olumsuzlukların doğal nedeniyle ilgilenmeyen yığın, “hain” ilan edilen potansiyellere saldırır. Kazancakis, Zorba adlı romanında Girit’te bir köyde yaşayan dul bir kadının kıyımını anlatır. Köyde güzel bir dul vardır ve köyün bütün genç erkekleri, bu dulun etrafında dönmekte olduğundan birbirleriyle rekabet ve kıskançlık içindedir. Husumet içinde birbirlerine zarar vermekte ve yapmaları gereken işleri yapmadıkları için köy yokluk ve kıtlığa düşmektedir. Güzel dulun peşindeki gençlerden biri kazayla ölür ve bu ölümün müsebbibi güzel dul ilan edilir. Birikmiş öfkenin sonucunda dul, “günah keçisi” olarak belirlenip bir kıyımla ortadan kaldırılır. Dul kadın, aslında bir kurbandır, kurban etme, “topluluk içindeki gerilimi kin, rekabet, karşılıklı saldırı konusundaki her türlü karasız duyguyu tüm toplulukça kurbana aktarma işidir.” Girard, grupların dayanışmalarını sürdürme mekanizmasında “günah keçileri”nin çok önemli bir rolü olduğunu ifade eder. Kendine “düşman” yaratan grup, onu kurban ederek kendini konsolide eder. Toplumun üyeleri belirlenen kurbana saldırarak “sahte bir gerçeklik” yaratırlar ve bu sahte gerçeklik sayesinde “güvenli bir gelecek” sağladıklarına inanırlar.

Peter Sloterdijk de Girard’a yakın bir analizle, bir toplumda topluluk üyelerinin belirli bir uyum ve denge içinde yaşayabilmesi için, dış düşmanlara ve kurbanlara ihtiyaçları olduğunu, “oto stresi” belirli bir düzeyde tutmak için, düşman etrafında dönen sürekli bir yalan silsilesi gerektiğini belirtir. “Saklanmış bir suçun sıkıntılı kaygısı” derin bir dinsellik oluşturur, bu dinsel ortamda topluluklar yalanlara ve onları oluşturan hayaletlere yakındır. Sloterdijk bu tür toplumların her anlamda –maddi, ruhani ve entelektüel anlamda- kendi üzerlerine kapanmış olduğunu belirtir. Bu toplumdaki ilişkiler, aynının aynıyla olan ilişkileridir ve bu sayede belirli bir konfor sağlanmış olur. Bu konforu bozucu bir dış öge (yeni fikirler, yeni üretme biçimleri…) araya girer, işte o zaman bu günah keçisinin dışarıya atılması ve güvenlik alanının sağlanması gerekir. Günah keçisinin daima “negatif” temsilini ön plana çıkaran bu eylemlerin aynı zamanda “biz”i ortaya çıkarmada birincil bir rolü vardır. Burada büyülü bir inancın varlığından söz edilebilir. Gerçek olaylarla gerçek olmayan nedenler birbirlerine karıştırılarak sözde bir tarih yazımı söz konusudur. Peki bir yanılsama söz konusu mudur? Evet, çünkü bu yanılsamaların toplumsal bir yönü vardır ve her zaman çok sayıda insan bu yanılsamaları paylaşır. Ne çok günahın var senin ey keçi!

Kaynakça:

Rene Girard (2003). Şiddet ve Kutsal, Çeviren: Necmiye Alpay, Kanat Yayınları, İstanbul

Rene Girard (2005). Günah Keçisi, Çeviren: Işık Ergüden, Kanat Yayınları, İstanbul

Saime Tuğrul (2010). Ebedi Kutsal Ezeli Kurban, İletişim Yayınları, İstanbul