arama

Göç ve Edebiyat (I) : Gurbet Kuşları (Orhan Kemal)

Arif ARSLAN
Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları, köyden şehre göçen insanların şaşkınlıklar, zorlanmaları ve mücadelelerine yer vermenin yanında bazı karakterlerin, yerleşik düşüncelerinin yaşanan çağın gerçeklikleri içinde dönüşüme uğrayacağını da örneklemiştir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

KARA ÇİZGİLER

Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere
bölünmesi
yeryüzünün

Fazıl Hüsnü Dağlarca

 

Bu yazıda edebiyatın gerçekliğin izlerini taşıyan bir sanat olduğu düşüncesinden hareketle göç olgusunun Türk edebiyatına yansımasının, hangi odaktan görüldüğünü anlamaya çalışacağım. Bu ilgiyle, göçleri biçimsel olarak sınıflandırarak bu sınıflandırmaya denk düşecek bir romana bakmayı tercih ettim.

 

İnsanlığın toplumsal tarihiyle neredeyse eşzamanlı olarak gelişen ve her tarihsel döneme özgün nitelikler gösteren göç olgusu, kapitalizmde coğrafyaların hiyerarşisinin ortaya çıkardığı eşitsizliklerle yakından ilgili. Göçü keyfiyetten çok doğal, ekonomik, siyasal vb. zorunluluklar dolayısıyla yer değişimi olarak görmek hiç de yanlış değil. Tehlike anında en iyi yapılacak şey, derhal oradan uzaklaşmaktır. Bu, varkalma ve korunma güdüsünün yönlendiriciliğindedir. Kadim zamanların sınırsız coğrafyaları, kapitalizmle birlikte ulus devletlere bölünerek sınırlarla çevrildi ve her tür “yabancı”ya kapatılmış oldu.  Günümüzde ortaya çıkan eşitsizliklerin yarattığı şiddet, insanların yurt değiştirme oranında yüksek bir artış ortaya çıkarmıştı. Maddi varkalma olanaklarını genişletmek, yaşam güvencesi elde etmek, “hiç değilse çocuklarının geleceğini kurtarmak” hedefiyle doğdukları toprakları terk etmekte insanlar. Nedenleri ve sonuçları dolayısıyla göç, toplumsal hafızada hiç de olumlanmayan bir olgudur. Kuşkusuz, hep bir “zorlama”yla bağlantılı olduğu için olumsuzlanması olağandır. Göçün negatif boyutlarına karşın kültürel düzeyin belirleyici katılıklarının aşınması ve yeni kültürle melezlemenin imkânlarını taşıdığı da göz ardı edilemez.

Son yıllarda Suriye ve çevresinde yaşanan savaşlar/çatışmalar nedeniyle milyonca insan, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Keza Afrika kıtasının yoksul bölgeleri, emek ihtiyacının yüksek olduğu yerlere doğru akmaya devam etmekte. Geçmişte, yurtlarından zorbalıkla kaçırılıp köle olarak gemilerle taşındıkları bölgelere, şimdi kendi ayaklarıyla gidiyor Afrikalılar. Akdeniz ve çevresinde neredeyse her gün göç sırasında boğulma haberleri duyuruluyor medyada. Kalan sağlar, zorunlu olarak yeni bir yaşam mücadelesi içine giriyor. Göçmenler gittikleri ülkelerin sadece nüfus yapısını, sosyo-ekonomik yapısını değiştirmekle kalmıyor, ülkelerin politik hayatlarını da değiştiriyorlar. Göçmen karşıtı hareketler büyüyor; Avrupa’nın birçok ülkesinde, göçmenlere nefret duyguları kusan aşırı sağcı partiler yükseliş trendinde. Göçlerin, negatif anlamda “muhafazakarlaşma” yarattığı ortada. “Yerliler”, göçmenleri günah keçisi ilan ederek sistemin fenalıklarını, onların sırtına sarıyor. Yerli işçiler, “Göçmenler geldi ücretler düştü.”, “Göçmenler yüzünden işimizi / değerlerimizi kaybediyoruz.” derken; düşük ücretlerle çalışan, ayrımcılığa uğrayan göçmenlerin insan oluşlarını dikkate almıyor. Son yıllardaki trajik haberlerle gündeme gelen göç, farklı platformlarda tartışma konusu oluyor.

Bu yazıda edebiyatın gerçekliğin izlerini taşıyan bir sanat olduğu düşüncesinden hareketle göç olgusunun Türk edebiyatına yansımasının, hangi odaktan görüldüğünü anlamaya çalışacağım. Bu ilgiyle, göçleri biçimsel olarak sınıflandırarak bu sınıflandırmaya denk düşecek bir romana bakmayı tercih ettim. Yazının hacmen kısıtı dolayısıyla, tipik sayılabilecek romanlar üzerinden analiz yapmak biraz da zorunlu oldu. Romanların hepsi, Türkiye göç debisinin yüksek olduğu 1960 sonrasına ait. Romanların seçiminde, göçün ethosunu mümkün olduğunca güçlü şekilde yansıtabilir olmasına dikkat ettim. Göç ile edebiyat arasındaki ilişkiyi, göç biçimlerinin tipik örneği kabul edilen romanlar üzerinden görmeye çalışacağım. Gerçekçi bir sanat anlayışının göç gibi, çağımızın kanayan yarasını ele almayışı beklenemezdi. Seçilen eserler aynı zamanda, “doğru” sanatın gerçeklikle bağının ne düzeyde güçlü olduğunu göstermekte. Bu romanlar göçle birlikte ortaya çıkan sorunları, mümkün olduğu kadar geniş bir çerçeveden yansıtıyor. Sırasıyla Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları, Ceyhun Tokgöz’ün Aykırı Ölümler, Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü”, Kemal Siyahhan’ın Mülteci ve Yaşar Kemal’in Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana adlı romanları göç biçimlerinin farklılaşmasını temsilen incelenecek.

Göç Olgusu ve Edebiyat

Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Dadaloğlu

Edebiyat bir kurmaca olduğu iddia edildiğinde bile, onun gerçeklikle bir ilintisi olduğu, yani anlatılanların bir bağlamla ilişkili olduğu kesindir. Edebi bir eserin gerçeklikle ilişkisinin düzeyini tartışmak bu yazının sorunsalı değil elbette. Bu nedenle bu makalede, edebiyat yapıtının toplumsal olguları yansıladığı ve değerlendirdiği tezinden hareket edildiğini belirtmekle yetinmek yerinde olacak. Öte yandan edebiyat yapıtının içeriği ne olursa olsun, her edebiyat yapıtı, gerçek kişilerce okunacağı için toplumsal gerçeklik içinde yer alır. Redeker, “Yazmak da okumak da şu ya da bu biçimde, gerçeklikle ilişki kurmanın bir tarzıdır.” (1986: 2) diyor. Bu nedenle edebiyat yapıtı, hiçbir zaman gerçeklikle koparamaz. Göçlerin edebi ürünlere iz düşürmemesi beklenemez; en eski hafızalar sayılabilecek destanlar, göç olgusunu ele alan ilk edebi ürünlerdir.

Toplumsal gerçekçi anlayış, edebiyatı toplumun bir yansıması olarak görür; çünkü toplumsal yaşamdan bağımsız, soyut bir bakma biçimi söz konusu olamaz. Buradan hareketle Türkiye edebiyatına göçün yansımasını, ağırlıklı olarak 1960 sonrasındaki sosyo-ekonomik gelişmelere bağlandığını görebiliriz. İlk Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında tehcir, göç, mübadele gibi olgular söz konusu olduysa da bunların, aynı dönemlerde edebiyata yansıdığını söyleyemeyiz. 1950’li yıllar sonrası endüstri yatırımlarının birkaç şehir ve bölgeye yoğunlaşmasının sonucu olarak kırsal alanlardan kente göç dalgaları başlamıştır. Bu iktisadi ve toplumsal dönüşüm, edebiyatta da akis bulur. Orhan Kemal, Fakir Baykurt gibi toplumcu gerçekçi yazarlar, romanlarında göç temasını sıklıkla işlemiştir. Türkiye’nin çeşitli Avrupa ülkeleriyle yaptığı antlaşmalar sonucu, Anadolu köylülerine Avrupa kapıları aralanır. İşçi olarak giden köylülerin tek amacı para biriktirmek ve belli bir süre sonra köylerine, kasabalarına, daha iyi “ekonomik” koşullarla geri dönmektir. Ne var ki erkek göçmenler, bir süre sonra geride kalan eşleri ve çocukları yetiştirmede bazı sorunlarla karşılaşınca, ailelerini yanlarına almaya başlarlar; böylece aile birleşimiyle konuk eden ülkelere 1970’li yıllarda “ikinci kuşak göç” (Canatan: 1990: 27) başlar. Göçün Türk edebiyatında yansıma bulması da bu dönemden itibaren olacaktır.

Göçenlerin, göç nedenleri ne olursa olsun, gittikleri yerlerde ne şekilde karşılanırlarsa karşılansınlar farklı derecelerde uyum sorunlarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Böyle olmakla beraber, göçenler yeni kültüre, düzene, ortama, davranış biçimlerine uyum sağlama çabasından da uzak kalmazlar. Taşınan kültürle yaşanan kültürün melezlenmesi kaçınılmazdır. Evrensel düzeyde idealize yaşamlar (ütopya) nasıl ki, katı gelenekler ve yerel kimliklerin ötesinde düşünülüyorsa, göçlere olumlu bir anlam yüklenebilir. Şimdi biçimsel açıdan göç olgusunu sınıflandırarak bu biçimleri temsilen seçtiğim romanları kısaca inceleyerek, göç olgusunun “kötü”lükleri yanında “iyi”lerine yer verilip verilmediğini görmeye çalışacağım.

I. Yurt İçinde “Gönüllü” Göç: Gurbet Kuşları

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.
Konstantinos Kavafis

Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları (1962) romanı, 1950’li yılların ikinci yarısındaki bir dönemde cereyan eden olayları anlatır. Bu devirde İstanbul bir metropol olarak yeni bir çehreye bürünmektedir. Bu faaliyetler nedeniyle gerçekleştirilen yıkım ve yapım çalışmaları nedeniyle çok sayıda işçiye ihtiyaç duyulmakta, bu sebeple de Anadolu’dan İstanbul’a bolca işçi akını gelmektedir. Kentleşmenin hız kazanması, göçmenlerin köylerinden kopup şehirlere akın etmesine neden olmuştur. “Her mahallede bir milyoner” yaratılmaya çalışılan bu yıllarda, Anadolu’dan İstanbul’a gelen “gurbet kuşları” bin bir güçlükle kente tutunmaya çalışmaktadır. İflahsızın Memed, bir akrabasının mektubuna binaen Sivas’ın bir köyünden yola çıkıp İstanbul’un yolunu tutar. Gafur adlı akrabası yazdığı mektupta İstanbul’da inşaat işleri için işçiye ihtiyaç olduğunu, inşaat işi olmasa bile kabzımallık işinde çalışabileceklerini yazmıştır. İstanbul’a geldiğinde ise Gafur, Memed’e ilgi göstermediği gibi başından da savar. İstanbul’a bolca göçmen gelmektedir ve iş bulmak o kadar da kolay değildir. Memed, çok zorlu bir yaşamla karşılaşır; ekmeğin aslanın ağzında olduğu bu dünya, tam da “insanın kurt olduğu” bir dünyadır. Memed, en yakınındaki insanlara bile güvenmemektedir. Memed’in tek hedefi, para kazanıp köyüne dönmektir. Memed, başarılarıyla köye dönme arzusunda olduğu için kısa zamanda duvarcılığı ve okuma yazmayı öğrenerek kendisini geliştirir. Ancak bu seviyede köye dönmekten de vazgeçer ve bir köşkte hizmetçilik yapan Ayşe ile evlenir. Kentte daha kolay para kazanıldığını düşünen Memed, köydeki kardeşleri ve babasını da İstanbul’a çağırır. Onlar geldiyse de belli bir değişime uğrayan Memed ile uyuşamazlar. Memed ve karısı, bir arsa alırlar ve başlarını sokacak bir gecekondu yapmaya heves ederler ancak belediye gecekondularını yıkar. Gurbet Kuşları kente gelmiş köylülerin, kentle uyumsuzluklarını dile getirmekte, bu gerilimli sürecin kolay aşılamayacağını, devletin/hükümetin de köyden kente göçen bu insanların gelişimine dair herhangi bir katkı yapmadığını gösterir. Köylerinde kendi hallerinde yaşayan bu insanlar, kente göçtüklerinde kentin çarpıklıklarından aynen etkilenirler. Çarpık yaşam ve ilişkileri, çarpık zihinlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Daha önce gelmiş olan, sonrakilere bu çarpıklığı aktarmakta; geldikleri yere uygun bir yaşam da kuramamaktadırlar.

Köylülerin büyük şehre bakış açısı hayranlık ve özenme duygularıyla dolu olmakla beraber şehirliler, onlar için pek de güvenilmeyecek insanlardır. Bu yüzden şehre ayak bastıklarından itibaren hep bir tedirginlik içinde yaşarlar: “İstanbul bura. Burda herkes herkesin gözünü oyar. Kardaş kardaşıynan düşman olur. Bura İstanbul…” (Kemal, 2013: 29). Memed’in özellikle şehre geldiği sıralar hiç kimseye güvenmemesi, kendisine iyilik yapmak isteyenlere bile kuşkuyla bakması, “şehir adamı”na güven olmayacağı yargısından kaynaklanır. Bir hemşehri bile olsa “şehir adamı”na güven duyulmamalıdır. Memed, Veli’nin kendisine kalacak yer göstermesi, Kastamonulu’nun okuma yazma öğretmesi gibi yardımları neden yaptıklarını anlamakta güçlük çeker. Veli’nin borç para isteğini geri çevirir, parasını ona kaptırmaktan korkar. Memed’in şehirde yaşadıkça ve insanları daha iyi tanıdıkça şehirlilere olan bakışı değişir. Başlangıçta Memed, şehri sadece bir süre çalışıp para kazanacağı bir yer olarak görürken para kazandıkça kesinkes şehre yerleşmeye karar verir. Hem şehirliler hem de şehre önceden gelmiş olanlar, yeni gelen göçmenlere küçümseme ile bakarlar. Onların “şehri işgal ettiklerini, kirlettiklerini, yol yordam bilmediklerini” ifade ederken onları eğitilmesi gereken az gelişmiş insanlar olarak görürler. Kendisi de bir köylü olan Ayşe bile köşkte hizmetçi olduktan sonra, inşaat işçilerini azarlayıp durur: “Her şeyin bir yolu yordamı var. Ne biçim insanlarsınız siz? Bin kere söyledik…” Ayşe’nin bu tutumu, bir yandan yeni gelen göçmenlere karşı bir küçümsemeye, bir yandan da kent yaşamının kurallara dayalı yapısını benimsediğine işaret eder. “Şehirliler”, farklı nedenlerle de olsa kendilerini göçmenleri eğitmekle görevli sayarlar. Kastamonulu’nun Memed’e okuma yazma ve doğru telaffuz öğretmesi; Nermin’in, kocası Müteahhit Hüseyin’e toplum içinde nasıl davranılacağı, nasıl giyinileceği, şehirli ağzıyla nasıl konuşulacağı hakkında sürekli olarak yol göstermesi; hatta Hatçe ile Rıza’nın doğru telaffuz konusunda ilkokulda okuyan çocukları tarafından sık sık uyarılması bunun göstergesidir. Göçmenler, şehre ilk geldiklerinde şehirlilerin kendilerine yönelik aşağılayıcı sözlerini duymazlar, duysalar da anlamazlar. Ancak, şehirde kalma süreleri uzadıkça ve eğitim düzeyleri arttıkça şehirlilerin bu tutumuna tepki göstermeye başlarlar.

 

İktidar çekişmelerinin farkında oldukları için kendi korunaksız durumlarının farkındadırlar ve bu nedenle mümkün olduğunca siyasetten uzak dururlar. Siyasetle ilgileri, çıkarlarıyla örtüştüğü müddetçe söz konusu olmaktadır; bunun dışında kentte güvensizlik duygusunun baskınlığı söz konusudur.

 

Gurbet Kuşları’nda yoksulluk kültürü birçok görünümüyle ortaya konulur. Memed şehre ilk geldiğinde tek hayali bir iş bulabilmektir. Günde iki buçuk lira gündeliğe razıdır. İşe başladığında on iki buçuk lira gündelik alacağını duyunca sevinçten deliye döner. Köyüne dönmekten vazgeçen göçmenlerin tek kaygısı para biriktirip başlarını sokacakları bir gecekondu sahibi olmak ve çocuklarını okutabilmektir. İktidar çekişmelerinin farkında oldukları için kendi korunaksız durumlarının farkındadırlar ve bu nedenle mümkün olduğunca siyasetten uzak dururlar. Siyasetle ilgileri, çıkarlarıyla örtüştüğü müddetçe söz konusu olmaktadır; bunun dışında kentte güvensizlik duygusunun baskınlığı söz konusudur. Çünkü herhangi bir tarafta yer almak devran döndüğü zaman başlarına iş açma riski taşımaktadır. Zorlu yaşamlarına karşın okumaya, öğrenmeye, gelişmeye açık insanlardır; Kastamonulu ve Memed okuma yazma öğrenmiş, Hatçe ve Rıza çiftinin çocukları da okula gitmektedir. İflahsızın Memed, şehre gelişinin üzerinden bir yıl bile geçmeden okuma yazmayı ve duvarcı ustalığını öğrenir. Evlendikten sonra da şehirliler gibi giyinmekte, gazete okumakta eskiye göre daha düzgün bir telaffuz ile konuşmaktadır. Gafur, Müteahhit Hüseyin, İflahsızın Yusuf ve Hacı Emmi gibi eski kuşak göçenler ise kentlileşmeye direnirler ve eskiye özlem duyarlar. Ortak yanları güvenilmezlik, çıkarcılık, kaypaklık, yaltaklanma huylarının devam ediyor olmasıdır. Okuma yazma öğrenme, kendilerini geliştirme gibi bir kaygıları yoktur. Konuşmalarıyla, davranışlarıyla, köye duydukları özlemle, kendilerini hiçbir zaman kente ait hissetmezler. Başka deyişle kentli bir kimlik geliştirememişlerdir. Kentli bir kadınla evlenen ve dönemin siyasal ortamından yararlanıp zengin olan Müteahhit Hüseyin, particiliği olsun, karısının zoruyla giydiği takım elbise ve kravatları olsun hiçbir zaman benimseyemez. En büyük zevki, hizmetçiye bulgur pilavı pişirtmek ve yer sofrasında yemektir. O zaman kendini köyde, annesinin evinde hisseder. Yusuf ile konuşurken “Bu dünyaya niye geldik? Cenab-ı Allah bizi bu dünyaya niye getirdi? Kullarım bildikleri gibi yaşasın, yisin, içsin, konuşsun, oynasın, gulsün diye değel mi? (…) Neme gerek benim İngiliz kupon kumaşı, kolalı yaka, kravat? Biz Anadolu çocuğuyuz arkadaş. Gavır icatlarının bize lüzumu yok. Öyle değil mi amma?” (Kemal, 2013: 279).

Romandaki göç serüvenleri boyunca, göçmenlerin dünya görüşlerinde, tutum ve davranışlarında değişimler yaşanmakta; dinsel inançlar, şehir ve şehirlilere bakış, aile ve evlilik, okumanın ve öğrenmenin önemi gibi konulardaki değer yargıları ve bunlardaki farklılaşmalar, şehre uyum ve kentlileşme seviyesinin göstergeleri olarak ortaya çıkmaktadır. Orhan Kemal, romanda kente göç hakkında kendi değerlendirmelerini aktarırken; göçmenlerin dilleri, kılık kıyafetleriyle şehre tam bir uyum sağlayamasalar da İstanbul’daki iş fırsatlarından yararlanmayı, para kazanmayı başardıklarını belirtir: “Gurbet kuşları”, “Kuşluk trenleriyle”, Haydarpaşa’dan İstanbul’a vagon vagon, vapur vapur, kamyon kamyon akıyor, İstanbul’a ilk zamanlar gözleriyle değil, kulakları, burunları ya da ne bileyim belki de enseleriyle baksalar bile, İstanbul’un suyunu içe, havasını koklaya, ekmeğini yiye gelişiyor, gözleriyle bakmayı, saç taramayı, okuma yazmayı öğreniyor, İstanbullulara benzemeye çalışıyorlardı (Kemal, 2013: 248).

Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları, köyden şehre göçen insanların şaşkınlıklar, zorlanmaları ve mücadelelerine yer vermenin yanında bazı karakterlerin, yerleşik düşüncelerinin yaşanan çağın gerçeklikleri içinde dönüşüme uğrayacağını da örneklemiştir. İflahsızın Yusuf’un okuma yazma öğrenerek gazete okuyabilir hale gelmesi ve yaşanan politik baskılara karşı direnebilmesi, okula giden çocukların anne babalarının konuşmalarındaki bozuklukları düzeltebilir hale gelmesi bir gelişim potansiyeli olarak okunabilir. (Birinci Bölümün Sonu)