arama

Kent Meydanları

Arif ARSLAN
Meydan kentin salt bir fiziki ögesi olmayıp zihinsel, psikolojik, tarihi ve hayali birçok niteliğini buluşturan bir alandır. Kent meydanı kolektif hafızanın yeri olarak işaretlenir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Eski kent dramından geriye kalan sadece gösteriydi; pasif bir seyirci önünde sahnelenen, kendine saygısı olan yurttaşların bir zamanlar bulunduğu yeri profesyonel ucubelerin, akrobatların ve cücelerin gasp ettiği bir gösteri.

Lewis Mumford

 

Son dönemde inşa edilen kent meydanları, varlığından çok “yokluğuyla” dikkat çekecektir.

 

Kent meydanlarının rol ve işlevini, geçmişten bugüne toplumsal yaşamın iktisadi ve siyasi boyutunu tanıyarak günümüz kent meydanlarının estetik dizaynının mevcut neoliberal ideolojinin estetik karşılığı olan postmodernizmin yaşamın ekonomikleştirilmesine katkısını eleştiriye tabi tutmak düşünce dünyamız için artık önemli bir gerekliliktir. Elbette eleştirinin diyalektiği iki vecheyi kendinde taşır: İlk olarak iktidarın mevcut sistemin işleyişine dair fikirlerinin, ikinci olarak da mevcut işleyişin kendisinin eleştirisi. En azından görünüşe çıkan somut mekanın, estetik düzenlenişindeki fikriyat, belirlenmeye ve anlaşılır kılınması gerekiyor.  Tarihsel süreç içinde kent meydanlarının egemen sınıflarca şekillendirilişi ve kullanımı gösterilmeye çalışıldıktan sonra günümüz kapitalizminin neoliberal biçiminde estetik-politik bir yönelim olan postmodernizmin, kent meydanlarının düzenlenişinde hangi amaçlarla ne şekillerde form kazandığı meydanlar şöyle bir gezildiğinde anlaşılacaktır. Bu bakımdan son dönemde inşa edilen kent meydanları, varlığından çok “yokluğuyla” dikkat çekecektir.

Italo Calvino, Görünmez Kentler’inde, “Kent çok zengindir: sürekli yineler kendisini, yineler ki bir şeyler akıllara çakılıp kalsın” derken; Edip Cansever, “Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine”  dizeleriyle; ünlü şair Kavafis de “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın / Bu şehir arkandan gelecektir” derken kentin insan toplumsallığında ve kişisel hafızadaki yerini dile getirmiştir. Gerçekten de kentler sadece sokaklar ve yapılar yığınından çok, birbiriyle etkileşimli sınırsız imkanlar yaratan ve kültürleri büyütüp yaşatan bir kaptır öncelikle. Bu kaba giren, kabın şeklini alır ve kaba, şeklini verir. Çünkü insan varlığının, “insan olmaklığı” tam da çevresine göre kendini kurması ve kendine göre çevresini kurabilmesindedir. İnsan bulunduğu çevreyle sıvılaşır, katılaşır; dönüşür.

Kent meydanı, üzerinde bina vb. şeyler bulunmayan düz, açık ve geniş yer, açıklık alan anlamına geldiği gibi pazar, panayır, spor karşılaşmaları, askeri eğitim ve talim, tatbikat yapılmaya elverişli yer demektir. Bu yönüyle de meydan, kentsel bütünlük içinde en önemli mekan konumundadır, belki de kamusal alandan söz edildiğinde ilk akla gelen imgedir. Kent meydanı, değişimin, dönüşümün görünüşe çıktığı mekandır. Toplumsalın dönüşümü, en iyi şekilde meydanlardan izlenebilir; çünkü egemenlik kendini görünür kılmak ve somutlamak ister. Kent, insanların bir arada bulundukları ve sosyalleştikleri, başkalaştıkları, başkalarına ulaştıkları mekan olarak düşünsel olarak da incelenmeyi hak eder. Bu makalenin temel amacı, tam da bu noktadan hareketle siyasal iktisadi iktidarın insanların toplumsallaşmalarının merkezi mekanlarından bir olarak kent meydanları düzenlemelerinin, yönetsellikle ilişkisini izlemektir. Çünkü insanlar, sosyo-kültürel ilişkilerini, yaşadığı kentin fiziksel çevre kurgusu içerisinde sürdürmektedir.

 

İster doğal, ister toplumsal olsun bir mekan, çok çeşitli varlıkları içinde barındırmaktadır ancak mekan, bu nesnelerin toplamına indirgenemez; mekan bütün içindekilerle birlikte bir “ilişki”dir.

 

Meydan, bütün kent formları gibi, mevcut toplumun tarihselliğinde, sosyolojik ve kültürel faktörlerin etkisiyle şekillenir ve dönüşür. Özetle söylenebilir ki, meydan, kendisini oluşturan hayat şeklini ve siyasal ilgilerin damgasını taşımakta ve yansıtmaktadır. İster doğal, ister toplumsal olsun bir mekan, çok çeşitli varlıkları içinde barındırmaktadır ancak mekan, bu nesnelerin toplamına indirgenemez; mekan bütün içindekilerle birlikte bir “ilişki”dir. Bu ilişki insana, gelişimi için gerekli olan duyarlılığı ve içselliği kazandırır. Bu bağlamda Marx’ın “Beş duyunun oluşması, şimdiye kadarki dünya tarihin sonucudur.” tespiti, önemli bir kapı aralar. Estetiğin, özelde de kent estetiğinin “hayati” olduğu iddiası, bundan dolayı da toplumsal talepler içerisinde yer bulması, insanlığın duyusal-bilişsel gelişiminin özgürlükle ilişkisi söz konusu edildiğinde anlam kazanır. Yaşanabilir bir dünya “hakkı”, özgürleşmeyi hedeflediği müddetçe anlam kazanacaktır. Yaşamın otantik deneyimi ve estetik nesnenin sunduğu aura, dünyasal haz çeşitliliği sayesinde duyuların gelişiminde en önemli katkıyı sağlar; Marx’ın ifadesi de ancak bu eylemlilikle doğrulanabilir. Mekanın estetik niteliği, sunduğu aura ile duyuları ayartır ve eğitir; bu da onun özgürleştirici potansiyeline işaret eder. Estetik deneyimin özgürleştirici etkisi, sunduğu ve güçlendirdiği kendilik duygusu yanında var olmanın duyumsanmasını sağlamasındadır. Binalar, sokaklar, parklar ve meydanlar, başkalarıyla birlikte varoluşu derinliğine duyumsatan bir ufuk yaratır.

Duyular aracılığıyla ve onlar tarafından biçimlenen hazlar ve düşünceler, ancak “çevre” ile irtibatı/ilişkisi sayesinde bir gelişim içinde olabilir. Estetik deneyim, tek yönlü bir algılama değildir; bu deneyimlerde kendine özgü bir alışveriş gerçekleşmektedir: “…ben duygularımı ve çağrışımlarımı mekana ödünç veririm, mekan da bana algılarımı ve düşüncelerimi ayartan ve özgürleştiren aurasını ödünç verir. Bir mimarlık yapıtı bir dizi yalıtık retinal resim olarak deneyimlenmez, tastamam kaynaşmış maddesel, cisimsel ve tinsel özüyle deneyimlenir. Gözün ve diğer duyuların dokunuşu için kalıba dökülmüş, haz veren şekiller ve yüzeyler sunar, ama aynı zamanda fiziksel ve zihinsel yapıları içine alır ve bütünleştirir, varoluş deneyimimize pekişmiş bir tutarlılık ve anlam verir.” (Pallasma, 2011: 14). Bu bakımdan insan kendi çevresine müdahil olmadan kendi duyularının gelişimine müdahil olamaz. Gelişimin diyalektiği tam da bu müdahil olma ile ilgilidir.

 

Kendi “dış”ına müdahil olamayan çileli insan, zamanla maruz kaldığını arzulanır kılarak eksikliğini telafiye yönelir. Ancak bu telafi çabası, onun özgürleşmeden feragati anlamına da gelir.

 

İnsan duyularının gelişkinliğince çevresini algılayıp ona müdahale edebilirken, duyular da çevrenin etkisine duyarlı olduğu için gelişecektir. Nasıl ki bir insanın düşünce ve bilgi birikimi gördüklerini etkiliyorsa, gördükleri de kendine yeni birikimler eklemesini sağlayacaktır. Birikimli algılama ve sıçrayıcı düşünme iç içe geçmiş bir olgudur. Cemal Süreya’nın şu dizeleri ne kadar yerinde söylenmiştir: “Marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği/ Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar.” (Uçurumda Açan Çiçek). İnsan kendince çevresine müdahil olmadığı müddetçe, çevrenin sunduğuna maruz kalır. Maruziyet ise duyuların gelişimi yerine tekdüzeleşmesine ve körelmesi varır. Egemenliğin sömürü biçimi olarak sürdüğü sınıflı toplumda, “dışsal” maruziyet insanın çilesine dönüşmüştür. Kendi “dış”ına müdahil olamayan çileli insan, zamanla maruz kaldığını arzulanır kılarak eksikliğini telafiye yönelir. Ancak bu telafi çabası, onun özgürleşmeden feragati anlamına da gelir.

Toplumsal yaşamın iktidar ilişkilerince kuşatılmasının erken dönemlerinde iktidar, daha görünür ve tanınır bir düzeydeydi; daha çok yüz yüze ilişkiler söz konusuydu. Ancak zamanla, fazlasıyla da kapitalizmde, iktidar farklı biçimler altında görünmezleşerek toplumsal yaşama müdahil olabilme yetileri üretmiştir. Toplumsal etkinliklerin farklı dallarında egemenlik kodlarının işlerlik kazanması, iktidarın görünürlüğünü de ortadan kaldırabilmektedir. Bu makalede, günümüz egemenlik biçiminin mekanlar aracılığıyla kendini işler kılması üzerinde durulacaktır. Tarihsel süreç içinde egemenliğin, mekanların düzenlenişinde kendini görünür kılması mümkün olmuştur. Görünür iktidar karşısında kendi gardını alan insan, bugün egemenliğin görünmez yönergeleri nedeniyle dumura uğramış vaziyette ya da her taraftan kuşatılmışlık içindedir.

Başta iletişim teknolojilerindeki gelişmeler olmak üzere, kentsel mekanın nitelikleri de dönüşmüş bu dönüşümün tasarımı ve estetize edilişi kapitalist egemenliğin ortaya çıkardığı krizlerin aşılmasına dönük yönelimlere aracı olur hale gelmiştir. İktidar toplumsal mekanda kendine yer açmış, yayıldıkça yayılmış durumdadır. Kentler, iktidarın yoğunlaştığı ve odaklandığı yerlerdir. İktidarın niteliğini ve topluma yaklaşımını en iyi şekilde de kent meydanlarından izlemek de mümkündür. Meydanlar hem simgeler, hem ritüeller ve gösteriler hem yasaklarıyla iktidarın niteliğini afişe eden mekanlardır. Kentin yapısıyla toplumun yapısı arasında bir ilişki kurulabilir mi peki? Elbette. Toplumun yapısı, kendine uygun ihtiyaçlara göre kenti de oluşturacaktır. Kentin yapısı da daha dikkatli bir gözle bakıldığında kentin sınıfsal yapısını da gözler önüne serecek ya da tam tersi görünmez kılacaktır.

Meydan kentin salt bir fiziki ögesi olmayıp zihinsel, psikolojik, tarihi ve hayali birçok niteliğini buluşturan bir alandır. Kent meydanı kolektif hafızanın yeri olarak işaretlenir. Toplumun hemen her kesiminden insan, kent meydanına sorgusuz sualsiz, eşiksiz bir şekilde, ayrıma uğramadan girip çıkabilir. Bu yönüyle de kamu duygusunun en güçlü hissedildiği yerdir. Bir kentin meydanı çoğu kez, hiç bilinmese de kentin tamamı hakkında maddi ve sosyo-kültürel bilgi sunabilir; meydana, “kentin özeti” dense yeridir. Kent meydanlarının çeşitli işlevleri vardır. Bunlardan en önemlisi insanların “kalabalığa karışma” duygusunu telafi etmesidir çünkü kent meydanları tesadüfi karşılaşmalara olanak sunar. Bu tesadüfi karşılaşmalar, insanların farklılaşma ve başkalarını tanıma arzusuyla yakından ilgilidir. Şehrin merkezi olduğuna göre meydan, şehirlilere demokratik alışkanlıkları geliştirme, siyasi olguları tanıma imkanı vaat etmelidir. Özellikle de büyük kentlerde bir kaosa dönmüş olan hayatın ve akışın hızının yavaşlama mekanıdır meydan. Belki günün yorgunluğunun atılmak istendiği ya da yorucu bir güne başlamadan insanların tazelenme isteği için bekleyeceği bir yerdir meydan. Kapitalizmin kenti içinde insanların debelendiği bir keşmekeş olduğu için, meydan insanların oyunsal ihtiyaçlarını, eğlence beklentilerini karşılamaya dönük donatılar ve icatlar taşımalıdır. Meydanın başka bir işlevi de kullanıcılarına hayatı tanıtıcı, uyarıcı ve yönlendirici imkanları barındırmasıdır. İnsanların kendi yaşamlarının darlığından sıyrılıp daha geniş perspektifler edinebilmesi, hayatın yenilenen teknik ve bilgilerinin tanınmasına elverişli bir mekan olmalıdır elbette.