arama

Yazı: Sahibini Arayan Suskun Söz

Arif ARSLAN
Tarihsel sürece bir göz atıldığında yerleşik ilkeler ve hiyerarşilerin, yazı aracılığıyla yerle bir edilişinin yazı ile ilgisi apaçık görülecektir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Binlerce yıl boyunca egemen sınıflar, el koydukları zenginliklerin kaydını kuydunu, hukukunu koruyup inşa etmek, erklerini ve asaletlerini nesillerine aktarmak amacıyla bir hafıza olarak yazıyı kullandılar.

 

Yazıyı icat edenler sınıflı toplumların egemenleriydi. Maksatları da gaspettiklerini kayıt altında tutabilmekti. Yazı, binlerce yıldır egemen sınıfların tekelinde, ayrıcalıklı bir  bilgi olarak alt sınıflardan saklanmıştı. Egemen sınıflar, el koydukları zenginliklerin kaydını kuydunu, hukukunu koruyup inşa etmek, erklerini ve asaletlerini nesillerine aktarmak amacıyla bir hafıza olarak yazıyı kullandılar. Kitlesel erişimi çok zor olan yazı, yalnızca manastırlarda, saraylarda, medreselerde, tapınaklarda sayılı seçkinlerce ya da onların atadıklarınca öğrenilebildi ve toplumsal bir hiyerarşinin işlevi oldu. Arazi ölçümleri, ürün bölüşümleri, vergi yükümlülükleri, iş tarifleri, dinsel icazetler, askeri kurallar, antlaşmalar, övgü şiirleri vb. devir devir değişen araçlara yazı olarak kaydedildi. Bilim, felsefe, hukuk, edebiyat… bu kayıtlar sayesinde yol alabilmiştir. Taşıdığı içerik gibi yazının kendisi de süreç içinde ve bölgeden bölgeye evrimleşti, değişti.

Kapitalizmle birlikte yeni bir sınıf iktidara geldi ve eski hiyerarşiler alt üst edilerek eski egemenliğin araçları da ya parçalandı ya da yeni egemenliklere uyarlandı. Belli zümrelerin tekeliyle sınırlanmış yazı da kapitalist üretimin genelleşmesi gibi genelleşti. Yazının bir araç olarak toplumun dönüştürülmesi amacıyla kullanılması, Aydınlanmacıların denediği ve başarılı da olduğu bir uygulama oldu. Ulus devletin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, toplum içinde kök salabilmesinin bir nedeni de yazı aletinin başarılı bir şekilde kullanımı sayılabilir. Ulus devlet kendi hukukunu, dilini, ethosunu denetimli olarak kitlelere aktarmış ve onları arzuladığı biçimde şekillendirmiştir. Dünyayı kapitalist burjuvaların elinden alıp yeniden inşa etmeye çalışanlar da hayallerini, kitlelere aktarma aracı olarak yazıyı, edebiyatı kullanagelmiştir. Geçtiğimiz iki asır bu mücadelenin örnekleriyle doludur ancak günümüzde egemenler, sansür ve denetimi en asgariye indirerek de yazının alt sınıfların, kendi özgürlüklerini inşa edebilecek şekilde kullanabilmelerinin önüne geçmiş durumdadır.

Seçkinci bir toplumun iyicilliğine inanan Platon, yazının bilgeliğin hakikatini sunamayacağını iddia etmiş ve Phaidros diyalogunda Sokrates’e anlattırdığı bir hikayeyle yazıya karşı tutumunu ortaya koymuştur. Anlattığı, mitolojik bir hikayedir: Mısır yakınlarında yaşayan tanrı Theuth sayıları, aritmatiği, geometriyi ve harfleri icat ettikten sonra o zamanın hükümdarı Thamos’a gider ve bu icatları bütün Mısırlılara öğretilmesi gerektiğini söyler. Theuth icatlarını tek tek tanıtır, över; kral da onu dinler. Theuth sıra harflere yani yazıya gelince, “Ey hükümdar, hafızanın ve bilgeliğin ilacını buldum, bunlar Mısırlıları daha bilge ve hafızalarını daha güçlü kılacaktır.” der. Kralsa egemen sınıfın mantığıyla bakarak bu icada karşı çıkar: “Bu [Yazı], kullanmayı öğrenenlerin ruhlarına hafıza tembelliği verir; artık kendilerine ait olmayan yazı işaretlerine güvenerek, içlerinde bulunan kendilerine ait hafızayı kullanmayı hepten unuturlar. Bu nedenle sen, hafızanın değil hatırlamanın ilacını bulmuşsun. Öğrencilerine bilgeliğin hakikatini değil, görüntüsünü sunuyorsun. Onlar senin sayende, bir yol göstericileri olmaksızın bu kadar çok şeyi öğrenince kendilerini bilgili sanacak, fakat bilge olmayıp da bilgeymiş gibi göründükleri için pek çok konuda cahil ve geçimsiz kişiler olup çıkacaklar.”

Düşüncelerini kendisinden sonrakilere yazıyla aktarmış olan Platon, yazıdan kalıcı bir bilgi uman kişiyi budala olarak görür. Ona göre resimlerdeki canlılara soru sorulduğunda onlar nasıl sessizce bakıyorsa yazılar da bir soru sorulduğunda cevap veremez. Üstelik yazı, “…her yeri dolaşmaya koyulur, ona kulak kesilenin de onunla işi olmayanın da eline geçer ve kime konuşup kime konuşmaması gerektiğini bilmez.” Aslında yazının en büyük riski de budur: Her yeri dolaşabilir ve herkesin eline geçebilir. Genelin özgürlüğünü kısarak kendi “özgürlüklerini” yaşayanların hoşuna gidecek bir durum değildir elbette bu. İmal edilmiş bir ürün olarak yazının insan zihninin düşüncelerini zihnin dışında kuramayacağını düşünen demokrasi karşıtı Platon’a yanıtlar elbette verildi ve yazının insanları ve toplumu daha iyi yapacağı üzerinde duranlar da oldu. J.P.Sartre’a göre yazı, “zihinsel bir tutumdur ve yazar da konuşan kimse’dir: o gösterir, ortaya koyar, buyurur, reddeder, çağırır, yalvarır, hakaret eder, inandırır, araya sokuşturur.” Yazar açıklayıcı ve aydınlatıcı bir konumdDramatik temsil; fabl, mecaz, mesel ve tefsir ile hakikatin imgelerle ortaya konmasını sağlayan tarzlara sahipti ve tek bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş kısımlardan oluşuyordu. a, sözün kendisinin bir eylem olduğunu ve eylem yaratacağını da bilen kişidir. Yazar, “…ortaya koymanın değiştirmek anlamına geldiğini ve bir şeyin üstündeki örtülerin ancak değiştirmek istediğimiz zaman kaldırılıp atılabileceğini de bilir.” Platon ile Sartre’ın yaklaşımları arasında, felsefi bir fark olmanın ötesinde siyasal bir fark bulunur; biri muhafaza etmeyi düşünürken ikincisi dönüştürmeyi, aşmayı öne çıkarır.

 

Dramatik temsil; fabl, mecaz, mesel ve tefsir ile hakikatin imgelerle ortaya konmasını sağlayan tarzlara sahipti ve tek bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş kısımlardan oluşuyordu.

 

Çağdaş düşünürlerden J. Ranciere ise “sessiz bir devrim” olarak gördüğü ve “yetim yazı” dediği edebiyatın tarihsel süreçteki dönüşümünü Suskun Söz kitabında ele alır. Bir oyun olarak kabul ettiği ve “hiçbir yazılı söylevin ciddiyetle ele almaya değmeyeceğini” düşünen Platon’a karşı, Ranciere yazının “…fikrini kendi bedeninde taşıyan bir hiyeroglif” olduğunu söyler. Ayrıca, edebiyatı kimilerinin yüceltip kimilerinin boş ilan etmesinin onun çelişkili yapısından kaynaklandığını da ekler; edebiyat söylemek istediğini söylemeden de iletebilir. Ranciere, Suskun Söz’de, kendinde bir tutarlılık inşa etmek zorunda olmayan edebiyatın gerilimlerini Flaubert, Mallarme ve Proust’un yapıtlarına odaklanarak edebiyat sanatının var oluşunun gerekirliklerini, imkanını ve yazarın mantıki hesaplarıyla eserlerin gerilimini felsefi olarak irdeler. Bu üç yazarı Balzac, Zola, Racine, Cervantes gibi yazarlarla karşılaştırarak yaşanan zamanın bütünlüğünün ve imkanlarının yazıda, “göstermeden görünür kılınabildiğine” dikkat çeker. Aristotales’ten Brecht’e kadar G.Vico, Hegel, H.Taine, P.Valery ve Lukacs gibi isimlerin kuramsal düzlemde yazı sanatının “sessiz devrim”ini nasıl izlediklerini göstermeye çalışır.

Yazı sanatının bu devrimi, temsilden ifadeye doğru gerçekleşmeyi ifade eder. İfade alanı temsilin mimetik sınırından farklı olarak dönüştürmeyi de içerecektir çünkü. Aristotales’in Poetika adlı eserinde ortaya koyduğu, temsile dayalı edebiyatın dört temel ilkesi; kurgu, türlere ayrılmış olma, uygunluk ve edimselleştirme/yaşama geçirme (actualite) idi. Bu sanat anlayışında esas, temsil etmenin yanında eğlendirebilmeydi ve bunu en çok da kurgunun etkileyiciliği ile sağlayabiliyordu. Dramatik temsil; fabl, mecaz, mesel ve tefsir ile hakikatin imgelerle ortaya konmasını sağlayan tarzlara sahipti ve tek bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş kısımlardan oluşuyordu. Söylencenin (fabulation) edebiyata, aynı anda zıtlıkların yan yana olmasını sağlayabilme gibi bir katkısı da vardı. Nihayetinde Aristotalesçi temsil sistemi, “temsil etme eylemi ile sözün eylem hükmünde kabul edilmesi arasındaki denkliğe” dayanıyordu. Yani yazar, temsil edilen karakter ve izleyici arasında bir uyum olmak zorundaydı.

Kurguyu öne çıkaran bu anlayışına karşı 18. yüzyılda Giambattista Vico kurguyu, “…çocukluk çağındaki insanın, henüz dilsiz olan insanın dünyayı tahayyül etme yöntemi” olarak gördü ve “Kurgusal varlıklar, insanın henüz soyutlama yaparak genel fikirlere ulaşma yetisine sahip olmadığı bir dönemde bu tür fikirlerin yerine geçen, hayal gücünün evrensel sabitleridir.” biçiminde bir açıklama ortaya koyduğunda, kurgu unsuruna dayalı bir edebiyatın sınırlılığını da ortaya koymuş oluyordu. Bu eleştirel vurgu, temsile dayalı bir poetika yerine dil ve ifade üzerine kurulu bir poetikanın gelişimine yol açtı. Böylece “açıklama ve örneklemeye aracılık eden dilin yerini, sembollerin canlı bedeni olan bir dil” aldı. Vico ile birlikte dilin, “sessiz varlığın sözü” durumuna yükselmiş olması, edebiyat sanatı açısından önemli bir paradigmatik bir dönüşümdür. İnsanların soyutlama yeteneği gelişmeden doğanın olgularını dile çekmeleri şiirselliğin ta kendisi addedilmiş ve dilin bu, en temel niteliğinden yola çıkan düşünce, Romantiklerle birlikte doğanın kendisine “şifreli bir dil” olarak bakmaya kadar varmıştır. Bireysel deha da, varlığın “şifreli dil”inin sözcüsü olarak görülmüştür.

Bireysel dehanın yaratıcı ürünü olarak anlaşılan edebi yapıt anlayışı, 20. yüzyılda J.P.Sartre ve Pierre Bourdieu tarafından yanılsama olarak görülüp bertaraf edilecektir; ancak, daha önce Hegel, Estetik adlı kitabında edebi yapıtın toplumun ruhuna ya da örf ve âdetlerine tanıklık ettiği düşüncesini de ortaya koymuştu. Bir “edebiyat çağı” olan 19. yüzyılda edebiyat ile toplumsal kurumlar, siyasi durum ile edebiyat arasında bir ilişki olduğu anlayışı önem kazanmıştı. Balzac, Victor Hugo, Dickens gibi yazarların bu çağda çıkmış olmasına şaşmamalı. Nasıl ki, dilin özü toplumların içsel yapısıyla özdeş durumdadır; edebi yapıt da “kendinden başka bir şeyle, yani sözcüklerin içlerinde barındırdığı dünyadan başka bir şeyle ilgilenmeyen haliyle bile ‘toplumsal’dır, bir toplumun ifadesidir.” Aslında Hegel ile birlikte birey ile toplum arasındaki ikilem çözülmüş ve yaratıcı dehanın ürünü olarak gözüken yapıt, toplumsalın ifadesi olan edebiyata evrilmiş de olur.

 

Toplumun paylaşımcı, dayanışmacı ethos’una sızamayacak bir biçimde metalaştırılarak toplumsal sömürüyle kurban durumdadır yazı.

 

Tarihsel sürece bir göz atıldığında yerleşik ilkeler ve hiyerarşilerin, yazı aracılığıyla yerle bir edilişinin yazı ile ilgisi apaçık görülecektir. Ranciere’e göre, bu alaşağı etmeler demokrasinin yoludur: “Demokrasi, yoldan çıkan yazının bizzat topluluğun yasasını tanımladığı bir yazı rejimidir (…) hissedilir olanın belirli bir bölüşümü, konumların belirli biçimde yeniden dağılımı” ve “Demokrasi, yazının mekanları aracılığıyla kurumsallaşır; bu yazı mekanların, fazlasıyla kalabalık boşluğu ve fazlasıyla geveze suskunluğu, topluluk ethos’unun yaşayan dokusuna nüfuz eder.” Platon’un korktuğu gibi “her yere dağılan” yazı, tam anlamda demokratiktir. Yazının demokratik niteliğini ortaya koyan yapıtlardan biri Balzac’ın Köy Papazı adındaki romanıdır. Bu romanda Balzac, pazar yerinde bulduğu bir Paul ile Virgin kitabından etkilenerek hayatı değişen taşralı Veroniqui’in trajik yaşamını anlatır. Hayallerinin peşinden giden Veronique, aşığının idamına sebep olur ve kedere bürünüp taşrada kalarak taşranın gelişimi için su kanalları açtırıp tarımsal üretim yapmaya koyulur. Roman okumaması gerekenler için roman yazan Balzac da Platon gibi yazıyı musibet olarak görür ve önerisi de ondan farklı değildir: “Halkın çocuklarına verilmesi gereken şey, kitap gibi onları yoldan çıkaracak bir altın değil, çalışarak koşullarını iyileştirmelerini, yani, Platon’un deyimiyle ‘kendi işlerine bakmaları’nı sağlayacak pratik yönelimlerdir.”

Hangi kesimi olursa olsun günümüz egemenlerinin de yazıya yaklaşımı değişmiş değildir. Nasıl ki Platon, rhapsod şiirleri gibi ezberden okumaya müsamaha gösterdiyse, günümüz burjuva yaygın eğitiminde ve medyatik kullanımında da yazıyı, üretimin bilgisini aktaracak ve tüketimi sağlıklı kılacak kadar araç olma işlevine indirgemiş durumdadır. Toplumun paylaşımcı, dayanışmacı ethos’una sızamayacak bir biçimde metalaştırılarak toplumsal sömürüyle kurban durumdadır yazı. Demokratik kurumların oluşturucuları, işyerlerine veya evlerine hapsedilerek “hissedilir olanı” (Ranciere) bölüşecek saatleri de üretime ve tüketime tahvil edilerek yazıdan uzaklaştırılmışlardır. Gereken şudur ki, yazı kitlelere ulaşarak bu sefil gerçekliği kitlelerin tanımalarını sağlamalı; tamir değil, onu değiştirme hayal ve stratejilerini üretmenin temel aracı haline gelmelidir.

 

Kaynakça: 

Platon (2014). Phaidros ya da Güzellik Üzerine, Çeviren: Birdal Akar, Bilgesu Yayınları, Ankara.

Jacques Ranciere (2016). Suskun Söz, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, Monokl Yayınları, İstanbul.

J.P.Sartre (1967). Edebiyat Nedir?, Çeviren: Bertan Onaran,De Yayınları, İstanbul.