arama

Suçluluk Sorunu: Karl Jaspers’ın Etiği

Arif ARSLAN
Modern devlette herkes, en azından seçimde kullandığı oyla veya seçime gitmekten kaçınarak siyasal bir eylemde bulunmuş olur. Bu yüzden de sorumluluktan kaçamaz.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Suç samur kürk olsa kimse üstüne almaz.
Atasözü

 

Suçluluk başkalarının bize yönelttiği bir durumdan ziyade, bizim kendimize yönelttiğimiz bir soru olarak gündemde olmalıdır ki bir arınma ve gelecek için kurucu bir işleve sahip olsun.

 

Nazi Almanya’sı bize göstermiştir ki “fikirsizlik” halindeki pek çok sıradan insan, akıl almaz kötülüklerin aracı ve korkunç suçların tetikçisi olabilmektedir. Yine aynı dönem, halkın çoğunun siyasi iktidarın buyruklarına koşulsuz itaat ettiğini ve otoriterliğe çok kolay adapte olduğunu da göstermiştir. Totalitarizmin kaynaklarını bu dönemden hareketle ortaya koymaya çalışan Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlaşması”nın, önemli bir nedeninin de fikirsizlik olduğunu belirtir. Fikirsizlik; vicdani tutarlılık, eleştirel düşünme ve itiraz kabiliyetinin, dolayısıyla eleştirel yurttaşlık pratiğinin aşına aşına tamamen körelmesinden başka bir şey değildir, ona göre. Bu sorunun aşılmasına yönelik önerisi ise temsili düşünme yani kendisini başkalarının yerine koyarak düşünmedir. Ancak tam da bu noktada, temsili düşünmenin bu sorunun aşabileceğinden de kuşku duymak gerektiğini, Karl Jaspers ve Heidegger arasındaki şu diyalog düşündürtmeli:
“Heidegger: Ama Yahudilerin oluşturduğu tehlikeli bir uluslar arası şebeke var.
Jaspers: Adolf Hitler gibi eğitimsiz, yontulmamış bir adam Almanya’yı nasıl yönetebilir ki?
Heidegger: Kültürün önemi yok. Şu büyüleyici ellere bir bak.”

İki düşünür arasında 1933’te geçen bu diyalog, kötülüğün sıradanlaşmasının sadece “fikirsiz” sıradan insanlarla sınırlı kalmadığını gösteren sadece bir örnek. Unutmayalım ki Heidegger o vakitlerde, üniversitede kürsü sahibi ve ünlü bir felsefeciydi. Bu tür desteklerin sadece vahşet ve kıyımların öncesinde değil, sonrasında da sürdüğünü gösteren yüzlerce örnek bulmak da mümkün. Ülkemizde, geçen yüz yıla rağmen 1915 Soykırımı ile ilgili tartışmaların ne boyutlarda olduğu malum.  Karl Jaspers, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, 1946’da, kaleme aldığı Suçluluk Sorunu adlı kitabında, konuya eğilerek demokratik siyaset için arınmanın yolunun gerçeklerle yüzleşmekten geçtiğini savunuyor. Ona göre, toplumsal bütünleşmenin gereği, kişilerin kendilerinin ya da atalarının işlediği suçlarla yüzleşmeleri ve diğerlerinin ne söylediğine kulak kabartmalarıdır. Suçluluk Sorunu, alt başlıkta belirtildiği gibi “Almanların Siyasal Sorumluluğu Üzerine” bir kitap; ancak aradan geçen zamana karşın Türkiye açsısından halen güncel bir geçerliliği var.

Geçmişte işlenmiş suçlardaki kolektif sorumluluğun kabul edilmesi, sonrasındaki özgürlük ortamının kurulması için çok önemlidir. Suçluluk başkalarının bize yönelttiği bir durumdan ziyade, bizim kendimize yönelttiğimiz bir soru olarak gündemde olmalıdır ki bir arınma ve gelecek için kurucu bir işleve sahip olsun: “Arınma, kişinin bir insan olarak tutacağı yoldur. Suçluluk düşüncesinin gözler önüne serilmesi vasıtasıyla arınma, bunun üzerinde yalnızca bir uğraktır. Arınma öncelikle dışsal eylemler aracılığıyla gerçekleşmez (…) daha ziyade, hiçbir zaman sona ermeyen, kişinin mütemadiyen kendini oluşturduğu manevi bir süreçtir. Arınma özgürlüğümüze ilişkin bir sorundur.” Kişinin kendini sorumlu hissetmesi aynı zamanda onun kendi özgürlüğünü inşa etmesine yönelik olarak önemli bir dönüşüm aşamasıdır.

Kişi ya da toplum bulaştığı suçu kabullenmediği sürece “dış”ı suçlama yoluna sapacaktır: “Suçluluk bilincinden yoksun olursak, her saldırıya bir karşı saldırıyla tepki gösterir dururuz.” Komplolar hezeyanı içinde, korku ve kuşkuya dayalı bir kültür atmosferi, ahlaki bir çürümüşlüğe kadar uzanacaktır. Pir Sultan gibi “eksiğim kendi özümde” demeyen bir düşünce, ihtiyaç duyulan gerçekliği ve inşa edebileceği özgürlüğü geciktirmiş olur. Çünkü özgürleşmenin ilk koşulu kişinin ya da toplumun kendi durumunu anlamasından geçmektedir: “Kendi içlerine bakarak işledikleri suçu henüz kavramamış olanlar, suçlayanları suçlama eğilimine gireceklerdir. (…) Misilleme eğilimi, henüz kendimizi anlamadığımızı gösteren bir işarettir. Ancak bir felakette her birimizin ilk ihtiyaç duyacağı şey, kendi hakkında netliğe kavuşmaktır.”

 

İnsanlığın her bir üyesinin, dünyadaki her haksızlık ve adaletsizlik karşısında, pasif bir sessizlikte kalmak da müştereken sorumluluk duyulması gereken bir suçtur.

 

Türkiye’de ne yazık ki otoriteye körce itaat, farklı olana daimi bir tahammülsüzlük iklimi yaratarak yeni suçlara zemin oluşturmaktadır. Oluşan paranoya iklimi, “uzlaşılması mümkün olmayan” kesimleri yalnızca yanlış düşünceleri benimseyen “hainler” olarak görmekte ve bu kesimlere baskı uygulayan otoriteye tam destek vermektedir. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaşananlar ve 1 Kasım 2015 seçimleri, bu anlatılanları doğrular. Bu bağlamda muhaliflerin ölümünün stadyumlarda ıslıklanması, seçim meydanlarında yuhalatılması gayet net bir fotoğraftır.  Karl Jaspers, suçları; cezai, siyasi, ahlaki ve metafizik başlıklarıyla ayırıyor. Bunlardan ilk ikisi yasalar ve uluslararası hukukun normlarınca mahkemelerde yargılanacak tarzda suçlardır. Ahlaki suçlarda ise yargı mercii, kişinin kendi vicdanıdır. İnsanlığın her bir üyesinin, dünyadaki her haksızlık ve adaletsizlik karşısında, pasif bir sessizlikte kalmak da müştereken sorumluluk duyulması gereken bir suçtur. Yaşamı boyunca iktidar ilişkileriyle çevrili insanların, hayati meseleler öne çıktığı için tek başına olduğunu düşünerek bazı suçlardan kaçınması mümkün olamayabilir. Bu tür kaçınılmaz suçlara karşı hukuku, insan haklarını gerçekleştiren iktidarları destekleyerek mücadele edilebilir. “İktidar ilişkilerini yapılandırılmasına katılmaktan, hukuku korumak uğruna iktidar mücadelesi vermekten imtina etmek, aynı zamanda ahlaki bir suç da olan siyasi bir temel suçtur.” Zira iktidarın kendini sınırlamadığı yerde şiddet ve terör hakim olacaktır.

Modern devlette herkes, en azından seçimde kullandığı oyla veya seçime gitmekten kaçınarak siyasal bir eylemde bulunmuş olur. Bu yüzden de sorumluluktan kaçamaz. İnsanların yargıları ve duyguları, büyük ölçüde kolektif tasavvurlar tarafından güdümlendiğinden bazıları, siyasal anlamda daha aktif olabilir. İşlerin ters gitmesi durumundaysa bu kişilerin kendilerini temize çıkarma çabasının da, bu tür bir savunmanın da geçerliliği olmaz. Geniş halk kesimleri, gündelik davranışlar içinde beliren bir ahlaki yaşam tarzıyla, kanaati ve iradesiyle içinde bulunduğu devletin siyasal ethos’una katılmış olsa da, iktidardakilerin karar ve eylemlerine katılmayarak siyasal gerçekliğin dışında kalmış olsa da rejimin suçlarından uyrukları da sorumludur: “Nasıl bir adam, evlilik bağıyla bağlı olarak kader ortaklığı içinde yaşamını sürdürdüğü sevgilisini seçmekten dolayı sorumluysa, aynı şekilde bir halk da itaatkar bir biçimde teslim olduğu kişiden dolayı sorumludur. Burada yanılgının kendisi suçtur. Yanılgının doğurduğu sonuçların sorumluluğu tavizsiz üstlenilmelidir.”

Elbette halkı ahlaki açıdan bütünüyle suçlamak abestir çünkü bir bütün olarak halk varlığından bahsetmek mümkün değildir. Dil, örf ve gelenekler gibi ortaklıklar söz konusu olsa da halk karakteri diye bir şey yoktur; çünkü halk, aynı zamanda aralarında büyük farklar hatta karşıtlıklar bulunan insanlardan oluşur. Halkın kategorik olarak mahkum edilmesi de haksızlık olacaktır: “Erkekler, kadınlar, gençler, yaşlılar… Tipolojik anlayış yoluyla bir şeye isabet kaydedilmesi durumu bizi, bu tür bir genel nitelendirmeyi her bir bireye teşmil edebileceğimiz fikrine götürmemelidir. Bu düşünce şekli, yüzyıllardır haklar ve uluslar arasında nefreti körükleyen bir araç olmuştur.”
Halkın yanılmasında veya pasif kalmasında, propaganda dışında iç ve dış birçok güç odağı sorumludur. Hitler Almanya’sı inşa edilirken diğer kapitalist güçlerin işlediği suçlar da ortadadır. Milletler Cemiyeti, Mussolini’nin Etiyopya Seferi’ne sessiz kalması, Hitler-Mussolini İttifakı’nın kurulmasına yol açtı; içeride Hitler, muhalif demokratları ve komünistleri ortadan kaldırırken öteki Avrupa devletleri sessizce seyretti; 1933’te Vatikan, Hitler’le konkordato yaptı ve Hitler rejimi tasdik edilerek muazzam bir itibar kazanmış oldu. 1936 Berlin Olimpiyatları kutlandığında bütün dünya buraya aktı. Churchill’in Times dergisinin de yayımladığı açık mektupta Hitler’e şöyle iltifat ediyordu: “İngiltere, Almanya’nın 1918’de yaşadığı bir talihsizliğe benzer bir ulusal talihsizlik yaşacak olursa, Tanrı’dan bize, sizin akıl ve irade gücünüze sahip bir adam göndermesini dileyeceğim.” 1939’da Stalin, Hitler’le saldırmazlık antlaşması imzaladı ve Hitler için savaş bu sayede mümkün hale geldi.

Türkiye’ye baktığımızda da geçmişteki veya güncel felaketlere bakarsak suçlunun açık ya da gizli bir şekilde desteklendiği ya da suçlar işlenirken sessiz kalındığı görülecektir. Daha geçen aylarda, hak ve hukuku savunma iddiasından taviz vermemekle övünen bir muhalif parti başkanı, “Anayasa’ya aykırı ancak ‘Evet’ diyeceğiz.” diyerek iktidara destek vermişti. İktidar, savaş kararını muhaliflerin açık ya da zımnen desteğiyle uygulamaya sokmuştur her dönemde. Bu sayede iktidarlar, her dönemde önceki karanlık yılları anımsatarak tehditler savurmaya da devam etmektedirler.  Bürokratlar, siyasi elitler, akademisyenler, din adamları gibi pek “saygıdeğer” kişi tarafından taltif edildiği için muteber bir düzey kazanan bir dini cemaate, sıradan vatandaşın ilgisi de mazhar olmuştu. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, iktidardakiler, uzun yıllar ortaklık yaptıkları kankalarını ihanetle suçlayarak kendilerine toz kondurmayıp “hainler tarafından kandırıldıklarını” dile getirdi. Kısa zamanda “kandırıldık” söylemi, kitlesel bir ağız birliğine dönüştü (H. Arendt, kitlesel ağız birliğinin, anlaşmanın değil, fanatizm ve toplumsal histerinin ifadesi olduğunu belirtir.) Kandırılanların bir suç ortaklığı söz konusu değil miydi mesela?

Geçmişte işlenen suçlarla ilgili herhangi bir şekilde yüzleşme gerçekleşmediği, bir suçluluk duygusu oluşmadığı için “kandırarak” devlete sızanlar, temizlendikten sonra oluşan alanların aynı usullerle, aynı biçimli anlayışlarla dolduruluyor olması, toplumsal bütünleşmenin ve demokratik kültürün inşa edilmesinin zorluğunu gösteriyor. Narsistik bir koruyuculukla başkalarını suçlamak rahatlatıcıdır ama hiçbir kuruculuğa vesile olmaz. Oysa suçların sorumlulukları, öznelerin yeni zeminlere sıçrayabilmesinin kritik aşaması olacaktır; çünkü özgürlük inşası, öncelikli olarak gerçekçi bir zeminde durmayı gerektirir. Jaspers’ı zikrederek bitirelim: “Arınma aynı zamanda siyasal özgürlüğümüzün önkoşuludur. Zira dayanışma ve ortak sorumluluk bilinci -ki bunlar olmadan özgürlük de söz konusu olamaz- ancak suçluluk bilincinden doğabilir.”

Karl Jaspers (2015). Suçluluk Sorunu: Almanya’nın Siyasal Sorumluluğu Üzerine, Çeviren: A.Emre Zeybekoğlu, İthaki Yayınları