arama

Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto

Arif ARSLAN
Kapitalizmin önemli tabusu özel mülkiyettir; özel mülkiyet ise söylenildiği gibi insan doğasında mündemiç olan bir şey değil, tersine bir sapmadır.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Manisfesto Nedir?

Marx, Feuerbach üzerine on birinci tezinde, “felsefecilerin yalnızca dünyayı yorumladığını ama asıl yapılması gerekenin onun değiştirilmesi” gerektiği doğrultusunda Engels ile birlikte Komünist Parti Manifestosu’nu yazmıştı. Bir yazı türünün kuruluşunu da sağlayan Komünist Manifesto olarak bilenen bu metin Paris Komünü ve Sovyet Devrimi gibi tarihi olaylar üzerinde önemli bir etki yapmıştır. Felsefe, politika, tarih, ekonomi gibi farklı alanları kapsayan analizleri buluşturan Manifesto, bir irade beyanını dillendirir. Bu beyan, söz ve eylemin birlikteliğini içeren taleplerin gerçekleştirilmesine dönük bir müdahale çabasıdır. Komünist Manifesto’dan önce de alternatif arayışında olanların broşürler, beyannameler, bildiriler yazması söz konusu olmuştu. Martin Luther, Thomas Müntzer gibi isimler haklarından mahrum edilmiş, eğitim seviyesi düşük insanlara propaganda amaçlı, manifesto niteliğinde metinler ortaya koymuşlardı. Marx ve Engels, bu metinlerin isyankar niteliğini görmekle birlikte, sorunların çözümünü halen kutsala dayandıran teolojik niteliği dolayısıyla bu metinleri eleştirmiştir. Fransız Devrimi’nin öncesinde ve sonrasında da çeşitli talepleri açık beyannameler olarak dile getiren manifesto başlıklı broşürler bulunuyordu. Marx’la birlikte yazdıkları metne Komünist Manifesto başlığını öneren Engels, bu geleneği dikkate almış olmalı.

Manifestoları sadece talepler listesinin beyanı olarak nitelendirmek yetersizdir. Manifestolar yaşanan dünyanın vaziyetini tarih, felsefe, iktisat, siyaset –günümüzde ekoloji, cinsiyet vb. alanlar eklenmiştir- gibi farklı bilgi alanlarının katkısıyla irdeleyip sorunları aşmanın, devrimci bir yol haritasını çıkarma işlevini yerine getirir. Manifesto tahammülün sınırını bildiren sabırsız bir dildir. Başta Marx-Engels’inki olmak üzere manifesto, “yalnızca, devrimci bir tarihten bahsetmez, bu tarihi yaratmak da ister.” Fikret Başkaya’nın kitabı Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, burjuva kapitalizminin zıvanadan çıkmış ruhunu irdeleyerek alenileştiren ve bu haldeki dünyayı değiştirmek amacıyla oluşturulmuş manifestolar listesindeki yerini alıyor.

Dünyanın Vaziyeti

“Tam bir sömürü, yağma, talan ve yıkım demek olan” (s.17) içinde bulunduğumuz kapitalist uygarlığın, hiçbir insanlık sorununu çözemediği gibi dünyayı daha çok çığrından çıkardığının anlaşıldığını düşünen Başkaya, “içine sürüklendiğimiz bu yıkım tablosundan çıkmanın muhtemel”(s.9) olduğunu göstermek istediği gibi, okuyucusunu da “birlikte düşünmeye” ve “insanlığa musallat olan ‘bakar körlük’ durumundan çıkmanın imkanlarını” (s.17) aramaya davet ediyor. Bunun için de en başta, “alışılmış genel algının dışına çıkma basiretinin ortaya konması”; “ilerleme”, “büyüme”, “modernleşme”, “kalkınma” gibi cilalanmış kavramların, “şeylerin normal hali” gibi düşünülmemesi ve ortaya çıkardığı sonuçlarla değerlendirilmesi gerekir. Örneğin ekonomik büyüme ile toplumsal refah ve demokrasi arasında doğrusal bir ilişki olduğu söyleniyorsa da büyüme, sosyal eşitsizlikleri, işsizliği ve yoksulluğu azaltmıyor hatta azdırıyor (s.13-14). Demek ki, söylemle gerçeklik arasında bir uyumsuzluk var; o halde bu “ortak iyi”ler, aslında sadece belli bir sınıf için iyidir; bu sınıf da sermaye sınıfıdır.

Sermaye sınıfı ise sorumluluğunu saklayarak sorunların çözümünü, piyasa ve devlete havale etmektedir. Piyasanın nasıl işlediği, orada hangi aktörlerin iş çevirdiği; devletlerin de “sermaye sınıfının veya mülk sahibi oligarşilerin” çıkarlarını koruyup kollamaktan başka bir misyonu olmadığı ise günümüzde çok daha aşikar durumda. Sorunlar kendiliğinden çözülemeyeceğine göre, mevcut anlayışlardan kurtulmak ve her durumda “bilinçli eylemi”, “bilinçli müdahale”yi devreye sokmak gerekiyor (s. 16). Bilinçli müdahale ise “Nasıl üretmeli?”, “Nasıl tüketmeli?” ve “Nasıl yaşamalı?” sorularına yanıt vermeyi gerektirir.

Nerede ve Nasıl Üretmeli?

Üretmek, doğadan bir şey çekmek, aynı zamanda doğaya bir şeyler atmak anlamına gelir ve bugün dünyada “gerçek” ihtiyaçlara yabancılaşmış bir aşırı üretim söz konusudur. Medyada, orda burada çeşitli reklam ve pazarlama metotlarıyla ihtiyaçlar manipüle edilmekte; bununla bağlantılı olarak da lüks ve gereksiz, aynı zamanda zararlı birçok şey üretilmektedir. Ortaya çıkan sonuç ise doğanın dengesini bozmaktadır. Doğanın yenilenmesi sorunlu hale gelmekte, riskler artmakta ve genel bir sürdürülemezlik ortaya çıkmaktadır (s.61). Bu durumda üretimin yönünü yaşam için gerekli şeylere çevirmek elzemdir. Kullanım değeri yerine, değişim değerini öne çıkaran metalaşmaya dur denilmeli; lüks metalar ve hizmetler, çirkin kuleler, devasa barajlar ve AVM’ler üretmekten bir an önce vazgeçilmelidir. Üretim etkinliği, “toplumun fiziki, kültürel ve ruhi kolektif yaşamının devamını sağlayan bir etkinlik” (s.64) olmak zorundadır. Biricik amacı kârı arttırmak olan bir ekonomik sistem kapitalist sistem, insanı sömürmekte ve doğayı tahrip etmekte olduğundan reddedilmelidir. Şu önerilere ciddiyetle kulak verilmelidir: Temel bir ihtiyaç olan gıda üretimini piyasanın insafına terk etmeyerek tarım alanlarını az sayıda büyük sermaye grubu yerine çiftçi aileleri için ulaşılabilir kılmalı; köylerin boşalmasını durdurarak tarım ve hayvancılığın bir arada yürütülmesini sağlayacak desteklemeler yapılmalı; üretenler ile tüketenler arasındaki kopukluğa son verecek çareler aranmalıdır. Daha geniş bir perspektiften hareketle mega kentlerin oluşumunu engelleyerek nüfusu ülke sathına dengeli bir şekilde yaymalı; tarım ve hayvancılıkta doğaya uyumlu yöntemler kullanılarak gübre ve zehirlerden vazgeçerek emek yoğun yöntemlere dönülmelidir. Karları maksimize etmek amacıyla genetiği değiştirilmiş, sentetik olarak zenginleştirilmiş ürünlerden derhal vazgeçmeli, ekolojik duyarlılığa önem verilmelidir.

Nasıl Tüketmeli?

Kapitalizmdeki temel orunlardan biri de sınırsız tüketim eğilimidir. Kapitalizmde üretim etkinliğiyle tüketim etkinliği arasındaki bağ kopmuş durumdadır. Ürünün gerçek niteliğini, kalitesini, nasıl ve hangi şartlarda üretildiğini gözden uzak tutan reklamların da etkisiyle tüketim arttırılıyor. Tüketim, “farklı olma” havasıyla sosyal ilişkileri şekillendiriyor ve temel ihtiyaçları karşılamanın aracı olmaktan ziyade gösterişçi bir şımarıklığa varıyor, ortaya ise bir “israf toplumu” çıkıyor. Tüketimin sosyal veçhesi üzerinde gerçekten de önemle durmak gerekiyor çünkü, “İnsanlar her seferinde farklılıklarını, biricikliklerini kanıtlamak için daha çok satın almaya, daha çok tüketmeye yöneldikçe, bireycilik derinleşiyor, topluma yabancılaşma katmerleniyor.” (s.142). Böyle bir hal de “insanı insan yapan hasletleri” ortadan kaldırır. Yapılacak şey, “en zenginlerden başlayarak tüketimin kısılmasıdır.” Buna mukabil “yoksulların, ihtiyaç sahiplerinin tüketiminin artırılması” (s.159) gerekir.

Nasıl Yaşamalı?

Kapitalizmin önemli tabusu özel mülkiyettir; özel mülkiyet ise söylenildiği gibi insan doğasında mündemiç olan bir şey değil, tersine bir sapmadır. İnsanlar arasındaki gerçek ilişkiler rekabet, kıskançlık, zenginleşme tutkusu değil; dayanışma, yardımlaşma, işbirliği, bölüşme ve paylaşma kültürüydü (s.175). Ortaya çıkan olumsuzlukların kaynağı üretim araçlarının özel mülkiyeti olduğuna göre, bu mülkiyetin lağvedilmesi gerekmektedir. Böylece parazit kapitalistin, mülk sahibi oligarşinin ekonomik ve politik iktidarına da son verilmiş olacaktır (s.179). Özel mülkiyetin yerine müşterekleri ihya etmek gerekir; müşterekler, “topluma ait olan, herkesin olan veya hiç kimsenin olmayan” (s.201) demektir ve ortakça kullanmaya gönderme yapar. Müşterekler, başıboşluk, yaptık-oldu, isteyenin istediği gibi tasarruf ettiği şeyler değildir; özel çıkar için biriktirme sınırını varsayar. Dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu ve özenle kullanılması gerektiği kabulüne dayanır; doğası gereği ekolojik kaygıyı içselleştirmiş durumdadır. Siyasal olarak da sosyal eşitliği varsayan bir demokrasi kurulmalıdır çünkü, “demokrasi insan haysiyetinin gerçekleşmesidir.” (s.222). İçinde bulunduğumuz temsili demokrasi koca bir yalandır, kurulması gereken doğrudan demokrasidir. Demokrasi, “politikanın herkesin işi olduğu, herkes tarafından içselleştirildiği ve sahiplenildiği” (s.231) durumda mümkündür. Demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik ve sosyal eşitliği varsayan bir yaşam tarzıdır ve ortak sorunların, herkesin ilgi ve sorumluluğunda olması politikanın sosyalleşmesi anlamına gelecektir.

Sonuç

Neoliberal kapitalizm bir uygarlık krizi ortaya çıkarmış durumda. Aşırı bir zenginlik birikimi her seferinde yoksulluk, işsizlik ve yeni çevre tahribatlarına yol açıyor. Kar hırsı hiçbir sınır tanımadan hovardaca canlı yaşamı yok etmekteyken insanlığın büyük bir çoğunluğu hiçbir şey yokmuş gibi olup bitenleri “şeylerin normal hali” saymakta. Neoliberal küreselleşme sürecinde işçi sınıfı mücadelesi geriledi ve dünyanın geniş coğrafyalarında halk bir idealden ve ütopyadan mahrum durumda. Bir an önce temel insani-sosyal değerlerin taşıyıcısı ütopya inşa etmek elzemdir. İnsana anlamlı bir ufuk sunacak bu ütopyanın evrensel değerleri önemseyen, kimlik saplantısını aşmayı başarmış ve ileriye bakışı üreten bir nitelikte (s.236) olması gerekir. “Ütopya insanda yaratma, inisiyatif alma ihtiyacı doğurur ve bir projeye, bir programa eşlik ettiğinde de bir gerçekliğe dönüşür.” (s.238). Komünizm bir dilek değil; somut bir ütopyadır, gerçekleşme koşullarından bağımsız bir ideal değildir; bir projedir ve bir dizi muhtemel potansiyel imkanı da içerir. Fikret Başkaya bu kez, sabırsız bir çağrıyla komünist bir ütopyanın manifestosunu ortaya koyuyor.

Kaynakça:

Fikret Başkaya, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?, Yordam Kitap, İstanbul, 2016. (Alıntı ve sayfa numaraları bu baskıya aittir.)

Martin Puchner, Marx ve Avangard Manifestolar: Devrimin Şiiri, Çev. Çağrı B.Kasap, Altıkırkbeş Yayın, İstanbul, 2012.