arama

Esnek Kapitalizm: Evir, çevir, sık.

Arif ARSLAN
Emek üzerinde denetim, farklı düzeylerde baskı, sürece bedensel ve psikolojik alışkanlıkların kazanılması, massetme ve işbirliği içerecek çeşitlemeleri gerektirmiştir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Kapitalizmin küresel çapta esnek örgütlenmesi, ulus ötesi bir işbölümü sayesinde taşeron çalışma sistemini yaygınlaştırmıştır. Taşeron işbölümünün yaygınlaşması üretim yapan küçük işletmelerin çoğalmasına ve yerelleşmesine neden olmuş; böylece emekçilerin politik bütünleşme imkanları da parçalanmıştır.

Kapitalist sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir canlılık dönemi geçirmişti. Bu dönemde teknolojik bileşimle emeğin denetlenmesinin yanında tüketim alışkanlıklarının yaygınlaşması söz konusu olmuştur. Fordist üretim modeli ve Keynesçi iktisat politikalarının öne çıktığı bu dönem, 1970’li yıllardan itibaren hızla çöküşe geçmiş, çalkantı ve belirsizlik yaratmıştır. Ortaya çıkan bunalımı aşmak açısından en başta emek süreçlerine müdahil olunmuş ve daha esnek bir emek piyasası oluşturulmuştur. Bunun yanında üretim ve pazarlama anlayışlarında değişme, girişimcilik kültürü dikkat çekici gelişmelerdir. İletişim ve ulaşım alanında ortaya çıkan yeni teknolojik gelişmeler, sermayeye daha esnek ve küresel boyutta yeni bir örgütlenme kapasitesi de sağlamıştır. Üretim sürecinde ve emeğin örgütlenmesindeki yeni esnek mekanizmalar ve teknolojik girdilerdeki farklılaşma krizin ötelenmesi imkanını da sağlamıştır.

Yaklaşık yarım yüz yıl boyunca üretimde başat bir yöntem olarak uygulanan Fordizmin sonuna gelindiği düşünülerek genel olarak Post-Fordizm kavramının altında, farklı üretim modelleri uygulanmaya başlanmıştır. Üretim sürecinde enformasyon, bilgi, iletişim teknolojileri önem kazanmış ve Fordizmin kendine özgü katılıkları bu dönemde daha esnek bir sürece dönüşmüştür. Post-Fordist üretim modelinin belirgin özellikleri olarak küçük boyutlu üretim, ürün çeşitleme ekonomileri, uzmanlaşmış üretim ve iş olanakları, yeni enformasyon teknolojilerinin kullanımı, tüketici gruplarını ön plana alan yaklaşımlar, beyaz yakalı işçilerin ön plana çıkması, kadınları daha yoğun olarak içermesi sayılabilir. Bu yeni modelin emek süreçleri ve işgücü piyasaları esnektir. Kapitalizmin küresel çapta esnek örgütlenmesi, ulus ötesi bir işbölümü sayesinde taşeron çalışma sistemini yaygınlaştırmıştır. Taşeron işbölümünün yaygınlaşması üretim yapan küçük işletmelerin çoğalmasına ve yerelleşmesine neden olmuş; böylece emekçilerin politik bütünleşme imkanları da parçalanmıştır. Yepyeni üretim sektörleri ve piyasalar ortaya çıkmış, teknolojik ve örgütsel yenilikler hızlanmıştır. “Hizmet sektörü” adıyla da anılacak istihdam alanı bu dönemde hızla yükselmeye başlamıştır. Esnek birikim modelinden çalışan sınıflar olumsuz olarak etkilenmiştir. Esnekliğin ve akışkanlığın artışından gelen gücü, sermayeye, işsizliğin ileri ülkelerde savaş sonrasında görülmemiş düzeylere yükselmesiyle sonuçlanan iki vahşi deflasyon nöbetinden sonra zaten zayıflamış olan işgücü üzerinde daha güçlü bir denetim baskısı uygulama olanağı tanıyordu. Daha önceden sendikal gelenekleri olmayan bölgelerde esnek birikim odaklarının kurulması ve bu yeni bölgelerde yerleştirilen geriletici norm ve uygulamaların eski merkezlere ithali, örgütlü işçi hareketinin altındaki zemini kaydırıyordu.

Devletin sosyal yanına yapılan vurgu bu dönemde ortadan kalkmış, eğitim ve sağlık hizmetleri dahil birçok kamu işletmeleri özelleşme dalgasının içine dahil edilmiştir. Özel sektör ve sivil toplum kuruluşları yeni kapitalizmin aktörleri olarak öne çıkarılmıştır. Tam zamanlı ve sürekli istihdam yerine yarı zamanlı, geçici veya taşeron türü uygulamalar yaygınlaşmaya başlamıştır. Çalışan sınıfın kendi içinde bu tarz bölünmeleri siyasal ortaklaşmaları engellemiş ve sınıf bilincini geriletmiştir. Şirketlerin uzun vadeli geleceği açısından ve önemli üretim alanlarında görece statüler verilen sürekli çalışan bir çekirdek işgücü, daha az beceri gerektiren ve bedensel emek düzeyi yüksek olan işlerde, işgücü piyasasından her an bulunabilecek geçici veya taşeron olarak çalıştırılan çevresel işgücü oluşturulmuştur.
İnsanlar birden fazla işin bilgisine sahip olarak yeni dönemin riskli koşullarına uygun olarak modüler bir niteliğe teşvik edilmiştir. İnsanlar emek piyasasına sürekli yeni vasıflarla dahil olmaya zorlanmış, piyasa mantığı hayatın bütün hücrelerine sızmış; bu da bütün yaşamın meta merkezli olması sonucuna yol açmıştır. Bireycilik ideolojisi çerçevesinde girişimcilik, bireysel rekabet ve özerklik kurucu değerler olarak teşvik edilmiştir. İşgücü devir hızı yüksek olan bu tür işlerde mesleki yükselme olanakları da düşüktür.

Esnek istihdam düzenlemeleri özellikle sigortalı çalışma, emeklilik hakları, ücret düzeyleri ve iş güvencesi bakımından çalışanların aleyhine bir seyir izlemiştir. Bu süreçteki dönüşüm “enformel”, “kayıt dışı”, “yeraltı” gibi ifadelerle literatüre yansımıştır. Kapitalist üretim biçiminin bu dönemde en belirgin yanı küçük ölçekli üretimin benimsenmiş olmasıdır. Günümüzde, çalışmanın farklı görünümleri olan “evde çalışma”, “eve iş verme” ve “fason üretim”, vb. ile emek süreci örgütlenmesinin “fabrika”nın kapılarının ardında yaşamın her alanına doğru genişlemiştir. Büyük fabrikalara yığılan işçi sınıfı kendi içinde kolay örgütlenebilirken küçük ölçekli işletmelerle bölünen işçi sınıfının örgütlenmesi de geriletilmiş oldu. Yeni çalışma rejiminde kapitalist ile ona tabi olan çalışanların sınıfsal karşıtlığını ve çatışma halini yansıtan büyük resim gözükmez olmuştur. “Sınıf bilinci artık sermaye ile emek arasındaki düz sınıf ilişkisinden türemez; hiyerarşik olarak düzenlenmiş toplumsal ilişkilere dayalı bir akrabalık ya da klan benzeri sistem çerçevesinde, aileler arasında çatışmaların ve güç mücadelesinin karışık alanında gelişmek zorundadır. Fabrikada kapitalist sömürüye karşı mücadele etmek, çokuluslu sermayeye fason çalışan bir ev içi atölyede aile emeğini yüksek derecede disiplinli ve rekabet gücüne sahip hale getirmeyi hedefleyen bir baba ya da amca ile mücadele etmekten çok farklıdır.”  (Harvey, 1997: 171)

 

Yaşamın bütün alanlarında kar-zarar hesabının yapılması, bütün etkinliklerin değerlendirme kriteri olarak verimliliğin kullanılması, rekabetin normal karşılanması kısaca bütün toplumsal alanın bir mücadeleye dönüşmesi gerçekte insanı taciz etmektedir.

 

Kapitalizmin yeni boyutunda emeğin vasfına ve niteliğine ait farklılıklar çalışma deneyimlerinde bir benzeşme ortaya çıkarmaktadır. Emeğin yüksek veya düşük vasıflı oluşu, kol emeği veya zihin emeği oluşu arasındaki nitelik farkları görünmezleşmeye başlamıştır. İş, zihinsel bir sürecin parçası haline gelmiş oluyor. Bu da derin bir uzmanlaşmayı ortaya çıkarıyor: “…avukatlar, mimarlar, bilgisayar teknisyenleri, alışveriş merkezi çalışanları aynı ekranın önünde oturup aynı klavyede tuşlara basıyorlar ama yine de işlerini birbirleriyle değiştiremiyorlar. Yaptıkları etkinliklerin içerikleri tümüyle farklı, biri diğerine aktarılamaz. (…) iş kişiselleştikçe, yani değiş tokuş edilmesi giderek daha zor hal aldıkça işin yeniden birleştirme işlevi daha özgül hale gelir. Sonuç olarak high tech işlerde çalışanlar, emeği, hayatlarının en esaslı, en özgül, en şahsileşmiş parçası görme eğilimindedirler. Bu durum, sekiz saatlik ücretli emeği, ancak işgününün bittiğini haber veren sirenler çaldığında uyanabileceği bir tür geçici ölüm telakki eden sınai işçisinin durumunun tam zıddıdır.” (Harvey, 1997: 177)

Kapitalist toplumda ekonomik yaşam hep savaş benzetmesiyle nitelenerek çoğu kez, kapitalistlerin kendi aralarındaki acımasız rekabet adeta toplumun gözüne sokularak gayrı insani uygulamalar mazur gösterilmeye çalışılır. Bu “savaş” metaforu somut gerçekliği bilinmeden toplumsal imgelemde, ideolojik bir işlev kazanarak günlük yaşamda olup bitenlerin açıklanmasına eklemlenmiş de olur. Toplumsal imgelem, toplumun normallerini bağrında taşır ve toplumsal öznelerin algılamalarının biçimlenişinde önemli bir yönlendiricidir. Kapitalist işletme, rasyonel bir görünüş altında ekonomik savaşı haklı gösteren bir dünyanın temsilinin temelini oluşturur. Performans, verimlilik, rekabet gibi olguları olağan şeylermiş gibi toplumsal normale eklemler. Okulda, ailede, duygusal ilişkilerde hep bir yönetme ruhsallığının gölgesi kendini hissettiriyor: “Her birey, kendi hayatının girişimcisi olmaya davet ediliyor. İnsani olan, üretken kılınması gereken bir sermayeye dönüşüyor.” (Gaulejac, 2013: 23). Yaşamın bütün alanlarında kar-zarar hesabının yapılması, bütün etkinliklerin değerlendirme kriteri olarak verimliliğin kullanılması, rekabetin normal karşılanması kısaca bütün toplumsal alanın bir mücadeleye dönüşmesi gerçekte insanı taciz etmektedir. İnsan, bütün yaşamın yüksek performans kültürünün etkisinde olmasından dolayı duygusal bir gerilime mahkum olur. “Çalışanlar bir makinenin çarkları ve bir sistemin unsurları olarak kabul edilir. Araçsal rasyonellik, verimlilik mecburiyetine cevap vermek üzere insan faaliyetini ölçme, göstergelere dönüştürme, belirli parametrelere göre çapını ölçme, yönlendirme yöntem ve tekniklerinden oluşan etkileyici bir repertuvarı uygulamaya koymaktır.” (Gaulejac, 2013: 61).

Neoliberal dönemde firmalarda örgütlenme ve yönetim pratiği, disiplin yerine, görünüşte baskıcı olmayan bir yönetim modeline dönüşmüş durumda. Bu modelin temel ilkeleri şöyle sıralanabilir:
1) Disipline Dayalı İktidardan Yönetsel İktidara: Firma kişiselleştiriliyor ve çalışanlardan firmaya duygusal bir bağlılık talep ediliyor. Burada psişik bir enerjiyi işgücüne dönüştürme hedefi söz konusu.
2) Bedenlerin Denetiminden Arzunun Seferber Edilmesine: Yönetsel iktidar, bedenleri denetlemek yerine, libidinal enerjiyi işgücüne çevirmekle ilgilenir. Yönlendirilmiş ihtiyaç ekonomisinin karşısına yüceltilmiş arzu ekonomisi çıkmaktadır. Baskının yerini baştan çıkarma, dayatmanın yerini katılım, itaatin yerini minnettarlık alır. Yönetsel firmada arzu, istekli ve tatminkar bir benlik ideali tarafından yüceltilir. Firma kendini gerçekleştirme mekanı haline gelir. Bu tür işlerde çalışanlar yaptıkları işi, işadamının yatırımı gibi bir teşebbüs olarak görürler: “…emek sürecine özgül becerilerini, yaratıcı iletişimsel enerjilerini, başka bir deyişle entelektüel kapasitelerinin en iyi kısmını yatırırlar.”
3) Kurallarla Düzenlenmiş Zaman Çizelgesinden Sınırsız Teslimiyete: Yönetim teknikleri, disiplin özelliğini kaybeder. Gözetim artık fiziksel değil, iletişimseldir. Gözetim manyetik kartlar, cep telefonları, bilgisayarlar, çağrı cihazları sayesinde aralıksız sürer. Çalışmanın biçimine önem verilmez, sonucuna yönelinmiştir. İş zamanıyla iş dışı zaman arasındaki sınır gittikçe daha geçirgen olmuştur; iş zamanı sınırsız ise mekan da sınırsız olmak zorundadır. Her zaman ve her yerde çalışabilmek gerekir.
4) Bir Emre İtaatten Kendini Bir Projeye Adamaya: Emirlere dayalı bir yönetimden proje bazlı bir yönetime, hiyerarşik gözetimden kontrollü bir özerklik düzenine geçilir. Kontrol fiziksel faaliyetten zihinsel faaliyete yöneliyor. Bedenleri bir kalıba sokmaktan ziyade itkilerin yönlendirilmesine ve zihinlerin seferber edilmesine çalışılıyor. (Gaulejac, 2013: 92-96).

 

Kapitalist bir ekonomik sistemde, sistemin ayakta kalabilmesi, karı yaratan emek gücünün kullanımı üzerinde yeterli kontrolün sağlanmasına bağlıdır. Kapitalist ekonomide insanların emek gücünün bir şekilde emek sürecine dönüştürülmesi gerekir.

 

Kapitalist bir ekonomik sistemde, sistemin ayakta kalabilmesi, karı yaratan emek gücünün kullanımı üzerinde yeterli kontrolün sağlanmasına bağlıdır. Kapitalist ekonomide insanların emek gücünün bir şekilde emek sürecine dönüştürülmesi gerekir. “Hangi türden olursa olsun emeğin, belirli bir yoğunlaşmaya, öz disipline, farklı üretim aletlerine alışkanlığa ve çeşitli hammaddelerin yararlı ürünlere dönüştürülme açısından taşıdığı olanakların bilgisine ihtiyacı vardır. Ancak, ücretli emek koşulları altında yapılan meta üretimi, bilginin, teknoloji konusundaki kararların ve disiplin sağlayan mekanizmanın büyük bölümünü, işi pratikte yürütmekte olan kişinin kontrolünün dışına yerleştirir. Ücretli emekçilerin kapitalizme alışması zamana yayılmış ve epeyce ıstıraplı bir tarihsel süreç olmuştur; üstelik bu süreç her yeni kuşak işçinin işgücüne katılmasıyla birlikte tekrarlanmak zorundadır.” (Harvey, 1997: 145). Emek gücünün sermaye birikiminin amaçları uğruna denetime alınması sanıldığı kadar kolay olmayan karmaşık bir süreç olmuştur.

Emek üzerinde denetim, farklı düzeylerde baskı, sürece bedensel ve psikolojik alışkanlıkların kazanılması, massetme ve işbirliği içerecek çeşitlemeleri gerektirmiştir. Erken dönemlerinde denetim sadece işyerinde söz konusu iken ilerleyen zamanlarda söz konusu işlemlerin genel olarak toplum çapında örgütlenmesi gerekecektir. “İşçinin kapitalist üretime toplumsal entegrasyonu, fiziksel ve zihinsel kapasitenin çok geniş bir zeminde toplumsal denetimi anlamına gelir. Genel eğitim, mesleki eğitim, ikna, (çalışma etiği, şirkete bağlılık, ulusal ya da bölgesel gurur türünden) belirli toplumsal duyguların seferber edilmesi ve (çalışma aracılığıyla kişisel kimlik arayışı, bireysel inisiyatif, toplumsal dayanışma türünden) psikolojik eğilimlerin her biri rol oynar.” (Harvey, 1997: 146).Bütün bu örgütlenme süreci iletişim araçları, eğitim kurumları, dini kurumlar ve devletin bilimum kurumlarınca beslenerek aktive edilir. Emek gücü, sermaye birikimin amaçları doğrultusunda örgütlenerek birikim güvence altına alınmış olur.

 

Harvey, D. (1997). Postmodernliğin Durumu, Çeviren: Sungur Savran, İstanbul: Metis Yayınları.

Gaulejac, V. (2013). İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum, Çeviren: Özge Erbek, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.