arama

“Bahçemizi Ekelim Kandid!”: İktisat Düşüncesinin Doğuşu

Arif ARSLAN
Voltaire’in “bahçemizi de ekmek gerek” ifadesinin somut anlamına yoğunlaşarak o dönemin iktisat anlayışlarına da bakabiliriz.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Dinsel düşüncenin “her işte bir hayır vardır” kaderciliği, nedenselci bir ilkeye dönüşmüş oluyordu böylece.

Voltaire’in 1759 yılında yazdığı Kandid ya da İyimserlik’in* temel tezi, filozof Gottfried Leibniz’ın, yaşadığımız dünyayı “mümkün dünyaların en düzenlisi ve en mükemmeli” biçiminde nitelendirmesidir. Kandid tezli bir yergi romanı; amacı da Leibniz’in düşüncelerini gülünç hale getirerek havada bırakmak.

Bir şatoda hizmetçilikle yaşamını sürdüren alt sınıftan bir adamın oğlu olarak dünyaya gelen Kandid (candide: temiz yürekli saf kişi), “olabilecek şatoların en güzeli”nden kovulur. Bundan sonraki yaşamında Kandid’in talihsizliği başlar. Sürekli olarak olabileceklerin en kötüsü başına gelmeye başlar. Kandid, şatoda yaşarken filozof Pangloss’tan, “yaşadığımız dünyanın mükemmel bir düzene sahip olduğunu, her ne olursa bunun iyi bir sonucu olduğunu” bellemiştir oysa. Başına ne gelirse gelsin, bu inancını da yitirmez. Bu düşünceler aslen Leibniz’in Teodise adlı eserindendir. “Başımıza ne gelirse gelsin vardır bunda bir hayır!” demeyi bir türlü bırakmayan Kandid, şatodan kovulduğu gibi, gittiği her yerde zücaciye girmiş fil gibi her şeyi mahveder. Kandid, ne olursa olsun, üstadı Pangloss’un kendisine bellettiği düşünceden vazgeçmez: Fırtına, deprem, istenmeyen cinayet, savaş, engizisyon, esaret… Kandid’i iyimserlikten vazgeçiremez. Bu dünyada olan biten her şeyin mükemmel bir düzenin parçası olarak bir “iyiliğe” varacağı felsefesi, elbette Leibniz’in icadı değildir. Ancak Voltaire, bir Aydınlanmacı olarak yaşadığı dönemde böyle kaderci bir düşünsel ilkeye bağlanmayı “saçma” bulmuştur. Aydınlanmacı akıl, insanın kendi yaşamını ve dünyayı aklın ilkeleriyle istediği gibi şekillendirebileceğine iman etmiş durumdadır. Edebiyat da Aydınlanma düşüncesinin amacına uygun olarak, toplumun aklını başına getirmenin bir aracı olarak kullanılır. J. J. Rousseau, D. Diderot gibi filozoflar da aynı yoldan ilerleyerek edebiyatı felsefeyle buluşturmuştur.

Akıl anlamına gelen raison, Latince ratio’dan gelir, yani saymak, hesaplamak fiilinden türemiştir. 

Descartes, Leibniz, Spinoza gibi Rasyonalist filozoflar, dünya bilgisi ile Tanrı’nın bilgisini uzlaştırmaya çalışmıştı. Leibniz, varlıkların temelinde monad adını verdiği, kendi kendine hareket edebilen geçmişin sonucu ve geleceğin belirleyicisi olan tözlerin olduğunu iddia etmişti. Monadlar önceden belirlenmiş bir düzen içerisinde hareket ederlerdi; bu da sonsuz bir nedensellik ilişkisi ortaya çıkarmış oluyordu. Bu sonsuz nedensellik bağları doğanın bütününde işliyordu. İlk olarak Descartes daha sonra da Spinoza bu düşünceyi farklı ilgilerle geliştirmişlerdir. Bu üç rasyonalist filozofun ortak niteliklerinden biri de matematikçi olmalarıdır. Bu dönemin ünlü matematikçilerinden biri de Isaac Newton’dur. Kitabının adı ilgi alanını özetler niteliktedir: Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (1687). Doğadaki düzenin matematiksel ilkelerini belirleyerek Tanrı’nın akılcı doğrulanmasını yapmaya çalışan bu filozoflar, evrende olan biten her şeyde matematiksel bir mükemmel uyum olduğu sonucuna varıyorlardı. Spinoza, geometrik olarak Tanrı’nın varlığını doğrulamaya çalışıyordu örneğin. Geleneksel dinsel düşüncenin, her şeyin yaratıcı kudreti olan mükemmel Tanrı’nın bütün yaratımlarının da mükemmel olduğu inancı, Rasyonalist filozoflarda matematiksel ilkelere bürünüyordu aslında. Akıl anlamına gelen raison, Latince ratio‘dan gelir, yani saymak, hesaplamak fiilinden türemiştir. Bu ilgiyle Rasyonalist felsefenin odağında da hesaplamak, ölçmek vardır. Her şeyin ölçülmesinin ve hesaplanmasının vardığı yer, her şeyi ekonomikleştirme oluyordu kaçınılmaz olarak. Dinsel düşüncenin “her işte bir hayır vardır” kaderciliği, nedenselci bir ilkeye dönüşmüş oluyordu böylece. Bazı durumlar, yaşanan an için “kötü” olarak gözükse bile, daha uzun erimde mutlaka bir “iyi”ye varacaktır bu düşüncede. Yaşadığı zamanın körü olan insan hayır ve şerrin ne olduğunu tam olarak bilmeyebilir; ona düşen sorgu değil, doğayı anlamaktır: “Mevlam ne eylemişse güzel eylemiştir!” Aslında geleneksel dinsel ideolojide bu ve benzeri söylemlerin zaten başat bir yeri vardı.

Burjuvazi bütün dünyasal düzenlemelerin temel ilkesini akla dayandırmak istiyordu ki, böylece bir “eşitlik” söz konusu olabilecekti. Akıl bireyci düşüncenin gelişiminin de merkezinde bulunur; her birey doğuştan kimi yetilere sahip olarak dünyaya gelir.

Bize burada düşen şey, yükselen yeni sınıf burjuvazi ile bu düşüncelerin ilgisini kurmak ve Kandid’in eleştirel tezini Aydınlanma felsefesiyle ilişkilendirmek. Asilzadeliğin ve Kilise’nin toplumsal güç ilişkilerinde söz sahibi olması dolayısıyla, burjuvazi zenginliğe sahip olmasına karşın toplumsal düzenin belirleyeni olmaktan uzak durumdaydı. Mevcut geleneksel güç ilişkilerini kırmak hegemonyasını  kırmayı gerektiriyordu. Din ve dinin yeryüzündeki temsilcisi olan Kral, toplumsal iktidarlarını Tanrısal ilkelere refere ettiklerinden bu referansların bilim ve akıl tarafından parçalanması sürecine girişildi. Doğanın bilgisine sahip olarak dünya işlerinin (öncelikli olarak elbette siyasal alanın) düzenlenmesi yaşadığımız dünyayı daha iyi bir yer yapacaktır. Geleneksel toplumsal düzenlemeler akıldışıydı ve toplumsal gelişimin önünü tıkıyordu; bundan dolayı da toplumsal yıkımlar, sorunlar aşılamıyordu. Tanrının mükemmel olarak organize ettiği doğa karşısında insanların kurduğu düzen bir hayli sorunlu durumdaydı. İşte bu sorunlu durumun ortadan kaldırılması için doğanın bilgisini örnek almalı ona uymalıydı insan. Ampirizmin kurucu ismi Francis Bacon’da bu düşünce, “bilgi güçtür”e vardı: Doğanın yok edici gücüne karşı onun bilgisine sahip olarak savaşabiliriz ve ona egemen olabiliriz.

Burjuvazi bütün dünyasal düzenlemelerin temel ilkesini akla dayandırmak istiyordu ki, böylece bir “eşitlik” söz konusu olabilecekti. Akıl bireyci düşüncenin gelişiminin de merkezinde bulunur; her birey doğuştan kimi yetilere sahip olarak dünyaya gelir. Akıl doğuştan getirilen bir yetidir ve her bireyin kendisine özgüdür. Geleneksel ayrıcalıklı unvanların, toplumsal pozisyonların o insanın akli yetisine bakılmaksızın eline geçmesi akıldışı bir durumdur. Akli yetisi zayıf olan biri kral olabilir, soylu bir yönetici olabilir. Bunun da dünya işlerinin düzenlenmesinde birçok olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olacağını iddia ediyordu burjuva düşünürleri. Gelenek ve göreneklere, soyluluğa dayalı olan mevcut toplumsal yapı hiç de akılcı görülmediğinden mevcut ayrıcalıkların sahipleriyle çatışma kaçınılmazdı. Ahlakın, siyasetin, ekonominin temeline “akıl” konulduğuna göre, aklın dayanağı ne olacaktı peki? Elbette doğa. Doğaya bakıldığında muntazam olarak işleyen bir düzen vardı. Doğanın düzenini örnek alıp ahlaka, siyasete, sanata uygulamalıydık. İnsanlık böylece sorunlarını aşacak ve düzenli bir toplumsal yaşam kurmuş olacaktı. Gambastica Vico, Thomas Hobbes, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflar siyasal-toplumsal alanın düzenlenmesiyle ilgili temel ilkeleri ortaya koymaya çalıştılar. Doğada olan biten her şey nasıl bir “iyi”ye varıyorsa, doğanın bilgisinden yararlanarak ortaya koyulan bilgilere referansla kurulan toplumsal düzen de “iyi”dir, sonucuna varılıyordu.

Voltaire, Diderot, d’Alembert, Condercet, Rousseau gibi Aydınlanmacı filozoflar ise “özne”nin eylemselliğini ve etkinliğini önemsizleştiren bu doğacı Rasyonalizmle bir yere varılamayacağını gördü. Avrupa’nın ekilebilir topraklarının üçte ikisinin mülkiyetine sahip olan Kilise’nin egemen gücünün bertaraf edilmesi gerekiyordu çünkü mevcut toplumsal iktidarın en temel dayanağı dindi. Toplumsal değişimin önünde büyük engel olan dinin aşılması gerekiyordu. 17. yüzyıl filozoflarından farklı olarak 18. yüzyıldaki Aydınlanmacılar en başta dinsel düşünce ile savaşmayı sürdürdü. Onların ağırlıklı etkinlik alanları siyaset ve ahlak alanı oldu bu yüzden. Fikirlerin yaygınlaştırılma aracı ise en başta edebiyat olmuştur. İşte Voltaire bu dönemin panteist filozoflarından biriydi; Tanrıya inancını koruyor ama her türlü dini reddediyordu. Voltaire düşüncelerini masalsı edebi eserlerle ifade ediyor, böylece daha çok insana ulaşacağını biliyordu. Öyküleştirmenin temel teorik düşünceleri basitleştirme ve anlaşılır kılmasının yanında fikirleri kolay taşıma yönüne de vurgu yapmak gerekiyor.

Çağlar boyunca egemenlik güçlerin meşruiyetini sağlayan düşünceler, en çok da ideolojilerin öykülerde, mitlerde vücut bularak toplumsalda dolaşıma girmiştir. Enuma Eliş, Gılgamış Destanı, Yunan paganizminin mitosları, Tevrat, İncil, Kuran… gibi kutsiyet atfedilen metinler, anlattığı öykülerle toplumsal yaşamda yer edinmiş ve toplumun rehberi olmuştur. Voltaire de Kandid’in dışında Zadig, Micromegas, Safoğlan, Felsefi Öyküler gibi eserleriyle düşüncelerini, edebiyata uyarlamış bir Aydınlanmacı filozoftur.

Maceraların sonunda Kandid ve üstadı Pangloss, bir sürü badireyi atlattıktan sonra esir olarak İstanbul’a kadar gelir. İkisi de köle olarak satılmışlardır. Burada bir müddet esaretten sonra serbest kalırlar ama felsefelerini savunmaktan ve misyonerlikten vazgeçmişlerdir. Üstad Panglos ve Kandid, İstanbul’da bir çiftliğin önünden geçerken portakal ağaçlarının gölgesinde oturan yaşlı bir adama rastlarlar. Yaşlı adam dört çocuğuyla birlikte bahçelerini ektiklerini, yemişlerini de pazarda sattıklarını anlatır. Yaşlı adamdan, “Çalışma bizden üç büyük eksikliği; can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu uzaklaştırır” sözlerini duyan Kandid, yaşlı adamın daha önce karşılaştığı altı kraldan bile mutlu yaşadığını görür ve hâlâ kendisine felsefi nutuklar çeken Pangloss’a: “Bunlar güzel sözler ama bahçemizi de yetiştirmek gerek!” yanıtını verir. Kandid’in bu yanıtı, Marx’ın On Birinci Tez’ine benzer: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir.” Felsefenin kavramsal düzeyde bir etkinlik olması, yaşamın önemli yanını kaçırmasına varacaktır.

Quesnay, refahın asıl kaynağını tarım olarak görüyordu, saray doktoru olması münasebetiyle kral üzerinde etki de kurmuştu. 

Voltaire’in “bahçemizi de ekmek gerek” ifadesinin somut anlamına yoğunlaşarak o dönemin iktisat anlayışlarına da bakabiliriz. Çalışma ile yoksulluğun giderilmiş olmasına yapılan vurgu, aynı zamanda çalışma ile zenginlik arasında bir ilişki de kurmaktadır. Kapitalizmin icatlarından biri de çalışmadır ancak çalışmanın doğrudan zenginlik üretmediği düşünülüyordu Voltaire zamanında. Bu ilgi, ancak Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği (1776) adlı kitabını yayımlamasından sonra yerleşecektir iktisat düşüncesine. Aydınlanma düşünürlerinden politik ekonomiye en az ilgi duymuş olanı da Voltaire’dir belki de. Onlarca maddenin yer aldığı Felsefe Sözlüğü’nde politik ekonomiye dair herhangi bir değini söz konusu değildir. Oysa Rousseau, d’Alembert’in Ansiklopedi’sine “Ekonomi Politik” maddesini yazmıştı. O dönemde, zenginliğin kaynağının toprak olduğunu düşünen fizyokratların düşünceleri yaygın kabul görüyordu. Fizyokrasi sözcüğü, Yunanca doğa (physis) ve güç (kratos) sözcüklerinden oluşan doğanın gücü anlamına geliyordu. Fransa bir tarım toplumuydu ve Quesnay’in iktisadi görüşleri bu ilgiyle Voltaire üzerinde etkili oldu. Kandid’den birkaç yıl önce Diderot’un baş editörlüğünü yaptığı Ansiklopedi’ye “çiftçi” ve “tahıl” gibi maddeleri Quesnay yazmıştı; Ekonomik Tablolar (1758) adlı kitabı da Kandid’den hemen önce yayınlanmıştı. Bu yayınları Voltaire de ilgiyle izlemiş olmalı.

Quesnay, refahın asıl kaynağını tarım olarak görüyordu, saray doktoru olması münasebetiyle kral üzerinde etki de kurmuştu. Sarayın yönlendiriciliğiyle tarımı desteklemek üzere birçok dernek kurulmuş, daha üretken ziraat yöntemlerini devreye sokma denemeleri yapılıyor ve bu konuda yazılar yayınlanıyordu. Quesnay, kralın metresinin doktoru olduğu için Versailles Sarayı’nda bir asmakata yerleşmişti. Bu asmakat dönemin birçok entelektüelinin uğrağı olmuştur. Sarayın küçük bir odasında fırtınalar kopan tartışmalar çıkıyor, tarım ekonomisi üstüne tezler ve hesaplarla uğraşılıyor, siyaset tartışmaları yapılıyordu. Oturumlara Diderot, d’Alembert, Duclos, Helvetius, Turgot sık sık katılıyordu. 1766 yılında birçok geceyi bu asmakatta geçiren Adam Smith, Milletlerin Zenginliği adlı kitabında Quesnay’e büyük saygı besler ve onun taraftarlarına “Quesnay’in tarikatı” ifadesini yakıştırmıştır. Quesnay’ın iktisadi kurgusu gayet basitti aslında: Köylü toprağı eker, gübreler, ürünü hasat eder; kendisine biraz tohumluk ayırdıktan sonra ailesinin besleneceği ürünü de alır; senyöre, krala ve kiliseye verir; geriye kalanı da başka mallara gereksinimi için pazarda satar. Bu kurguda zenginliği ortaya çıkaran topraktır, dünyadır. Quesnay, üretim harcamalarının çıkarılmasından sonra oluşan tarımsal ürün fazlasını net ürün (prüduit net) olarak adlandırmış ve bunu üretim, bölüşüm, dolaşım açısından analiz etmiştir. Daha sonra Marksist analizlerde önemli bir yeri olan yeniden üretim kavramını da ilk kez Quesnay kullanmıştır. Kral ve kilise Tanrı’nın yeryüzündeki elini temsil ettikleri için, senyörler de toprağın sahibi olduğu için üretimden pay almaktadır bu döngüde. İktisat tarihçisi Anikin’in fizyokrat teoriyi, “burjuva özün feodal giysiler altına saklanması” olarak görmesi bu yüzdendir. Karl Marx, Artı Değer Teorileri’nde fizyokratların en büyük hizmetinin, artı-değerin kökenine yönelik sorgulamayı, dolaşım alanından üretim alanına taşımaları olduğunu söyler. Böylece, kapitalist üretimin çözümlenmesi için gereken temel oluşturulmuş olur. Fizyokratların net ürün’ü tarımsal üretim sürecinde keşfetmesi, üretim sürecinin ve mülkiyetin açık olması kaynaklıdır. Sanayi üretiminin girift ilişkilerinde artı değerin açıklanması daha güçtür. Tarımdan ortaya çıkan zenginlik, doğanın bir lütfu gibi gözüküyordu Quesnay’e. Yine de bütün bu analizler Quesnay’i, modern politik ekonominin kurucusu yapmaya yeter. Marx’a göre fizyokratlar “politik ekonominin gerçek babaları”dır.

O dönemde sanayi temel olarak sarayın ve üst sınıfların lüks ve gösterişine hizmet ediyor, kredi ve banka sistemi ise çöküş yaşıyor; ekonominin tek verimli alanı da tarım olarak görünüyordu. Toprağı sahibi veya toprağı sahibinden kiralayan kapitalist çiftçiler, tarımda ilerlemeler yaratmaya başlamıştı. Quesnay, tarımın, daha büyük birimler halinde yürütülmesinin teşvik edilmesini istiyordu; Aydınlanmacı değildi ama toplumun sağlıklı ekonomik-siyasal gelişmesinin temeli olarak tarımsal ilerlemeyi görmüş ve antifeodal nitelikli bir ekonomik reform programı şekillendirmiştir. Bu programların büyük bölümü ihtilâl ile birlikte Turgot tarafından uygulamaya kondu. Diderot gibi Aydınlanmacılar da Quesnay’i izliyorlardı ve Aydınlanmacıların sol kanadından daha sonra ütopik sosyalistler ortaya çıktı. Yani Marx’a giden yolun Quesnay’iden geçtiği söylenebilir.

* Voltaire (1994). Kandid ya da İyimserlik (3. basım) Çeviren: Server Tanilli, İstanbul: Cem Yayınları.