maltepe escort kurtköy escort

arama

Snowpiercer: Kompartımanlar Çatışması

Arif ARSLAN
Tahakküm altındakiler, egemenlerin açıklamalarından, propagandalarından, yorumlamalarından ve her tür gerekçelendirmelerinden mümkün olduğunca uzak durmalıdır.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

“Lokomotifi kontrol edersek tüm dünyayı kontrol ederiz. Geçmişteki tüm devrimler lokomotifi ele geçiremedikleri için başarısız oldu. Lokomotifi ele geçirip onları öldüreceğiz”

İnsanlar arasındaki eşitsizlikler ve doğanın tahribatı öyle bir boyuta gelmiş durumda ki günümüzde, kitlelerin eğlenme/oyalanma ürünlerinde bile bu temalar sıkça yer buluyor artık. Uluslar arası olanından yerel olanına birçok sempozyumda, açık oturumlarda, televizyon tartışmalarında, gazetelerin köşelerinde; özellikle de iklimin değişmesinden, küresel bir ısınmadan ya da doğal kaynakların tahribatından söz açılıyor. Yapılan analizlerin ve yorumların doğruluğu ve gerçeklikle ilişkisi bir yana, doğaya karşı artan bu ilginin hakiki bir hassasiyetten mi kaynaklandığı yoksa laf olsun torba dolsun retoriğinden mi ibaret olduğu tartışılmalıdır. Ortada bir gerçeklikle ilgili hassasiyet olduğu kadar, “su daha pahalı olmalı ki boşa harcanmasın” gibi garabetler çıkarımlar yok değil.

Farklı çağlarda farklı sanat alanlarının başatlığında söz edilebilir. Mitolojik dönemde şiirin, site devletlerinde heykelin, imparatorluklarda mimarinin, kapitalizmin erken döneminde romanın başat sanat olduğunu söylemek mümkündür. Geç kapitalizmin sanatı ise kolayca belirlenebileceği gibi sinemadır. Sinema hem güncelliği yakalayabilme hızında üretilebilmekte hem de çok kolay bir şekilde geniş kitlelere ulaşabilmektedir. Bu ilgiyle mevcudun meşruiyetinin dilini ürettiği kadar eleştirel bakışların ve alternatiflerin ortaya konulabilme olanağını taşımaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz, insanlar arası eşitsizlik ve doğanın tahribatının olumsuz sonuçlarını ele alan popüler filmlerden birisi de Koreli yönetmen Joon-Ho Bong’un Snowpiercer (Kar Küreyici, 2013) filmi. İzleyenlerin, aksiyon sahnelerini dışta tutarak bu filmin bir sistem eleştirisi yaptığı konusunda ortak bir fikrinin olduğu söylenebilir. Ancak hakiki bir sistem eleştirisi midir, bunu sorgulamak gerekiyor. Eğer eleştirelse ortaya koyduğu alternatifler bir gerçekliğe denk düşüyor mu, buna bakılmalıdır.

Film, 1 Temmuz 2014’te küresel ısınmaya önlem olarak atmosfere CW7 adlı bir yapay soğutucu salınması ve hesaplanmadık bir etkiyle bu maddenin Dünya’yı buzul çağına döndürmesiyle başlıyor. Wilford adlı bir zengin, bu maddenin yapacağı etkiyi tahmin ettiğinden bütün servetini Snowpiercer adını verdiği, yapay bir ekosisteme sahip olan dev bir tren inşa etmek üzere kullanıyor. Wilford aynı zamanda farklı ülkelerin demiryolu ağlarını birleştirerek Dünya’nın etrafını dolaşan bir ray hattı inşa edilmesine öncülük ediyor. Wilford, çocukluğundan beri trende yaşamayı hayal etmiş biridir ve inşa ettirdiği trene, elit bir tabakayı almıştır. Ancak trenin kuyruk bölümüne bir grup kaçak insan da binmiştir. Farklı kompartımanlarda farklı sınıflar bulunmakta; tarım, denizcilik, eğitim, eğlence… etkinliklerinin yapıldığı kompartımanlar mevcuttur. Karantina, su tankeri ve hapishane gibi bölmeler de ihmal edilmemiştir. Sistem en önde Wilford’un yönetiminde olan Lokomotif tarafından işletilmektedir. Bu tren kapitalist sistemin metaforudur.

Kuyruk bölümündeki alt sınıf, trene ilk bindikleri zaman yiyecek ve içecek bulamayıp birbirlerini yemeye başlamışlardır. Ancak birkaç ay sonra Wilford, hammadesi hamamböceği olan protein çubuğu adlı bir yiyecek icat ederek onların “birbirlerini yemelerine” engel olmuştur. Neyden yapıldığını bilmeyen halk, sürekli yemekten bıkmış da olsa protein çubuğuyla beslenmektedir. Yıl 2031’e gelene kadar trende birçok isyan çıkmış ancak başarısız olmuş ve birçok insan hayatını kaybetmiştir. Kuyrukta bulunanlar ile diğer kompartımanlar arasında büyük bir bölüşüm adaletsizliği vardır: “Artık tavuk yemek istiyoruz” demektedir kuyrukta bulunan Edgar. Kuyruk bölümünün doğal lideri yaşlı Gilliam’dır; Gilliam, başlangıçta Wilford’un yakın dostu olmasına karşın fikir ayrılıklarının çatışması sonucunda kuyruk bölümüne sürülmüştür. Kuyruk bölümünün yeni bir isyana yaklaştığı sezilmektedir ve bu isyanda yeni bir lidere ihtiyaç vardır. Curtis bu ihtiyacı karşılayacak gibidir ama Gilliam varken bu role talip olmak istememektedir. Curtis, yıllar önce büyük bir dönüşüm geçirmiştir ve dışavuramadığı bir iç gerilimle yaşamaktadır. Trene bindikleri ilk zamanlarda, hayatta kalmak için güçlü olanlar zayıfları yemeye başladığı sırada, bir bebeği yemek istemiştir. Ortadaki vahşiliği gören Gilliam, bebeği kurtarıp yemeleri için kendi kolunu keserek onlara uzatmıştır. Bu olaydan sonra insan yeme yerine, herkes hayati olmayan uzuvları keserek beslenmiştir. Curtis’in büyük değişimi bu olaydan sonra söz konusu olmuştur; artık “vahşiliği” terk etmiş ve Lokomotif’in yönetimini ele geçirerek sefaleti sona erdirmeyi kendisine gaye edinmiştir. “Lokomotifi kontrol edersek tüm dünyayı kontrol ederiz. Geçmişteki tüm devrimler lokomotifi ele geçiremedikleri için başarısız oldu. Lokomotifi ele geçirip onları öldüreceğiz” der etrafındakilere.

Yıllar geçtikçe Lokomotif’in yedek parça sıkıntısı ortaya çıkmış ve işlemesi için gereken yedek parçaların yerine, dar bölmelerde çalışabilecek çocuk işçilere ihtiyaç duyulmuştur; bu ihtiyaç da kuyruk bölümünden temin edilmektedir. Askerler çocuk işçi ihtiyacı için geldiklerinde Timy ve Amy adlı çocukları alır. Timy’nin babası buna isyan ettiğinde ceza olarak kolu kesilir ve insanlar zor gücü karşısında çaresiz durumdadırlar. İleri kompartımanlarda duyulan ihtiyaca göre, askerler zaman zaman kuyruk bölümüne gelerek gereken işi gördürmek üzere insanları zorla götürmektedir. Her türlü karşı duruş ağır bir şekilde cezalandırılmakta ve “düzen”e karşı gelme en büyük suç sayılmaktadır. Güvenlik şefi Mason, “Düzen bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Bize tahsis edilen yerlerde kalıp belirlenmiş işlerimizde meşgul olmalıyız. Ayakkabı ayak için, şapka kafa içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif için hazırlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif’ten geçer. Her şey yerli yerindedir. Kutsal Lokomotif’e saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.” diye nutuk çeker halka. Wilford’u “ilahi muhafız” addeden güvenlik şefinin konuşması, kökenleri kadim Hint kast sisteminin temel ideolojisi olan Veda öğretilerine ve Platon’un organizma analojisine dayalı tabakalaşma ideolojilerinin bir benzeri olarak görülebilir. Organik bir görev bölümü anlayışıdır bu; filmde de sıkça tekrar edilerek bu anlayış bir eleştiri konusu yapılmaya çalışılır. Bu anlayışın temeli, her organın bir yeri ve görevi olduğu düşüncesidir. Snowpiercer’daki herkese bir yer konum ayrılmış, herkesten bu yeri kabullenmesi beklenmektedir. Lokomotif’e ilerleyiş sırasında Curtis ve yanındakilerin okul kompartımanından geçerlerken eğitim sırasındaki öğrencilerin, “kuyruk bölümündekilerin tembellik edip kendi pisliklerini yediği düşüncesi”ni dile getirmesi, eğitim aygıtı aracılığıyla oluşturulan öznelerin, toplumsal eşitsizliği meşrulaştıran dili nasıl öğrendiklerini ve üst sınıfların alt sınıflarla ilgili düşüncelerini gösterir niteliktedir.

Askerlerin kendi aralarındaki konuşmalardan silahlarda mermi olmadığını anlayan Curtis, beklenen isyanı başlatır. İsyanın başlamasının motivasyonlarından biri de küçük mermiler içinde gelen tek kelimelik mesajlardır. Bu mesajları, ileriki bölmelerin birinde yer alan güvenlik mühendisinin gönderdiği sanılmaktadır; ancak filmin sonunda Curtis, bunları Wilford’un gönderdiğini anlayacaktır. Kronol adlı uyuşturucun bağımlısı olan Nam adlı Koreli güvenlik mühendisi, kızıyla birlikte hapishaneden kurtarılır ve Lokomotif’e doğru ilerlemenin rehberi olurlar. Bu ilerleyiş, vahşi mücadelelerle sürer; sınıf savaşımının bir “ölüm kalım savaşı” olduğunu imleyen baltalı askerlerle çarpışma, aksiyon dolu sahnelerle filmde yer alır. Yılbaşı sayılan Yakaterine Köprüsü’nden geçiş sırasında mühendis Nam, kar ve buzulların erimekte olduğunu fark eder; ona göre bu durum, trenin dışına çıkış için bir olanaktır.

Ücret sanki işçinin çalıştığı süreye ödenen bir şeymiş gibi algılanır; oysa ücret, çalışma süreci sonunda ortaya çıkan emeğe ödenmez.

Trende nüfus dengesinin korunmak zorunda olduğunu düşünen Wilford, belli aralıklarla çeşitli bahanelerle nüfusun belli yüzdesini imha ettirmektedir. Daha önceki isyanlar da bu imha gerekçelerinden biri olmuştur; en azından Wilford, yanına ulaşmayı başaran Curtis’e geçmişi böyle anlatır. Wilford’un anlatacaklarından etkilenmemesi için daha önceden Gilliam, Curtis’i uyarmış; onunla karşılaştığı anda Wilford’un dilini kesmesini söylemiştir. Filme dışarıdan bakarak bu uyarıyı şu şekilde yorumlamalıyız: Tahakküm altındakiler, egemenlerin açıklamalarından, propagandalarından, yorumlamalarından ve her tür gerekçelendirmelerinden mümkün olduğunca uzak durmalıdır. Nitekim Curtis’in, Wilford’un açıklamalarını dinledikten sonra, trenin yeni liderliğini kabul etmeye ikna olması, ideolojinin ikna edici boyutuna dikkat çeker. İdeoloji bu yönüyle, gerçeklikle kurulan hayali bir ilişki konumundadır.

Filmde isyanının bir lider-kahramanın öncülüğü ile ilişkilenmesi sorundur; öte yandan bir lider olarak Curtis de sorunlu bir karakterdir. Curtis’i Lokomotif’e yönelten ve mücadele etmesini sağlayan Wilford’a duyduğu kişisel nefrettir; çünkü Curtis, kendisini bebekleri yiyecek vahşileştiren koşulları Wilford’un yaptığını düşünmektedir. Kendi geçmişindeki bu kara lekenin hıncını almak için Lokomotif’i ele geçirmek ister. Oysa Lokomotif’e ulaştığında Wilford, onu kolayca ikna eder. İnsanların vahşi olduklarını ve kendi hallerine bırakıldıklarında birbirlerini yiyeceklerini söyler ona. “Tuhaf ve zavallılar değil mi? Onları kendilerinden korumak gerekiyor. Gilliam da seni kendinden korumuştu.” [Curtis’in bebeği yiyecekken Gilliam’ın kendi kolunu kesip “bunu yiyin” demesini hatırlatıyor.] “Senin kaderin bu.” diyerek trenin başına geçip düzeni sürdürmesi zorunlu olduğunu, yoksa insanların “denge”yi bozacaklarını ve vahşileşeceklerini ima ediyor. İnsan doğasının şiddete eğilimli olduğu, bencil olduğu ve bunun insanın genetik doğasının kaçınılmaz durumu olduğu savı kapitalizmin yaygın ideolojilerinden biridir. Wilford, Lokomotif’i yönetmenin meşruiyetini bu savdan hareketle kuruyorsa; kapitalist ulus devlet de Thomas Hobbes’un Leviathan’ında belirttiği “İnsan insanın kurdudur” mottosuna bağlı olarak insanları kontrol etmenin zorunluluğu düşüncesine dayanarak meşruiyetini yasallaştırıyor. Hobbes, insanların kendi hallerine bırakılırsa birbirlerini yok edeceklerini, bundan dolayı kendileri üzerinde tahakküm yetkisini kullanmak üzere devlete yetki vermeleri gerektiğini savunuyordu. Bu doğrultuda düşünüldüğünde kapitalist ulus devlet, şiddet tekelini yasallaşmış olarak kullanan bir kuruma dönüşmüş de oluyor. Lokomotif’i devlet sayarsak onun kontrolünün de burjuvaziyi temsil eden Wilford’da olduğunu görürüz. Ford adının burjuvayı temsil ettiği açıktır; wil (will) de irade, arzu, amaç anlamına gelmektedir. Wilford’un anlattıklarından etkilenen Curtis, mühendisin kızı Yona’nın trenin dışına bir kapı açma amacıyla kapıya monte ettiği dinamiti ateşlemek için Curtis’ten kibrit istediğinde, Curtis eliyle onu itecek ve kutsal lider rolünü kabul ettiğini gösterecektir. Ancak Yona, yemek masasının altındaki gizli bölmeyi açarak Curtis’e onun göremediği bir gerçekliği ona göstererek oraya gelme amaçlarını da hatırlatmış olur. Makinenin çalışması için küçük çocukların kullanıldığı gerçeğini gören Curtis, sarsılarak kendine gelecek ve Wilford’un anlattıklarının dışına çıkabilecektir. Çocukları kurtarmak için de kendi kolunu feda edecektir. Kurtardığı çocuk Amy, Yona ile birlikte trenden kurtulacak ve insanlığın geleceği olacaktır.

Snowpiercer, egemenlerin her şeyi gözlediği, kontrol ettiği ve denetlediği komplosuna aşırı bir rol bahşetmektedir. Wilford’un hakimiyet unsurlarını olduğu kadar muhalif unsurları da kontrol ettiği izlenimi aşırıcı bir tutumdur. Teknolojik rasyonaliteye ve her şeye hakim bir kudret varsayımı, tahakküm altında olanların sinikleşmesine ve kaderci bir çaresizliğe gömülmesine neden olmaktadır. Wilford, “doğal seleksiyon için vakit olmadığından, bir özel grubu yok etmek için başka bir özel grup kurmak gerektiği” için ordu kurduğunu belirtir. “Zaman zaman ortalığı karıştırıyoruz. Yedilerin İsyanı, McGregor Devrimi… hiç beklenmeyen şeytani planın bir parçası” diyerek isyanları bile kendilerinin planladığını belirtiyor. “Herkesin olması gerektiği yerde olduğu” savını Curtis, “En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri şeyler bunlar” diyerek sınırı çiziyor. Bu net karşıtlık, sınıf bilinci açısından kurucu bir işleve sahiptir. Wilford’un, “Hepimiz bu lanet olası trende mahkum durumdayız” biçiminde bir “ortak kader” vurgusuyla, egemenlerin sıkça başvurduğu bir ideolojiyi dile getirerek Curtis’i ikna etmeye çalışmaktan vazgeçmiyor ve belli düzeyde de olsa ikna ediyor. Bu söylem kabul edildiğinde, zenginlikten yararlananlar ile yararlanamayanlar arasındaki eşitsizliğin de önemsizleştirilmesi söz konusu oluyor. Bütün toplumun ortak çıkarına işliyormuş gibi gözüken devletin, sınıflar üstü bir konumla denge ve çoğu kez de güvenlik gerekçesiyle talepleri bastırması da kapitalist toplumda göz ardı edilmektedir.

Farklı kompartımanlarda farklı tabakaların yer alması kapitalizmdeki bir durumu yansıtmakla beraber kapitalizmi açıklayan bir analiz değildir. Sistem eleştirisi olarak gözüken birçok analiz, bölüşümdeki eşitsizlik üzerinden geliştirilerek kapitalist toplumun kökenindeki asıl meseleyi göz ardı etmektedir. Kapitalist toplumdaki sömürü, üretim sürecinde gerçekleşir. Kapitalist toplumun bütün zenginliği, belli bir süre çalıştırmak üzere satın alınan potansiyel çalışma gücüne, ödenen ücretten daha fazla üretim yaptırarak ortaya çıkan üretime dayanır. Buradaki sömürünün gizemlileşmesi ücret biçimine dayanır. Ücret sanki işçinin çalıştığı süreye ödenen bir şeymiş gibi algılanır; oysa ücret, çalışma süreci sonunda ortaya çıkan emeğe ödenmez, çalışma potansiyeli olan emek gücüne ödenir. Emek gücüne ödenen ücret ise sahibinin yaşamasını sağlayacak metaları almasına yarar. Bu durumda insana ait olan çalışma potansiyeli, metalara ulaşmak için satılan bir metaya dönüşmüş durumdadır; insani bir durumun, metaya indirgenmişliğidir bu. Ki meta fetişizmi denen olgu da tam olarak buraya dayanır. Emek gücüne ödenen ücret ile aldığı ücretin daha fazlasını üreten emek olmasaydı kapitalizm var olmayacaktı. Kapitalizmde bütün zenginliği üreten emek ise, sömürü de ancak emeğin ortaya konulma sürecinde gerçekleşmiş olur. Sömürüyü eleştiren analizlerin de bu sürece dikkat çekmesi gerekir. Zaten sınıflar arası eşitsizlikler kapitalizm öncesinde de mevcuttu; bu nedenle kapitalizm eleştirisi ile kölecilik ya da feodalizm eleştirisi aynı minvalden yapılamaz.

Analizlerini bölüşüm ilişkilerindeki eşitsizliğe dayandırması, kurtarıcı bir kahraman mitine yaslanarak “iyiliği” ve “kötülüğü” kişilere atfetmesi, siyasal-insansal bir örgütlenme sürecine gönderme yerine kurtuluşun bir doğa romantizmine işaret etmesi mevcut işleyişin dilini yeniden üretiyor Snowpiercer’da.

orhangazi araç kiralama torbalı evden eve nakliyat çorum evden eve nakliyat çakırı evden eve nakliyat çanakkale evden eve nakliyat burdur evden eve nakliyat