arama

Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam

Arif ARSLAN
“Irkçılık yaygınlaşıyor”, “Aşırı sağ yükselişte”… yorumlar yanlış olmasa bile, kapitalizmin insanlığa yaşattığı cehennemi ve getirdiği yıkımları, çağlar öncesi kültürel farklılıklara dayalı olarak açıklayarak yapılması gereken eleştiriyi ertelemiş de olur.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

                Geçtiğimiz günlerde Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye Cuma namazı sırasında saldırılar gerçekleşti. Saldırıları gerçekleştiren cani, 28 yaşındaki Avustralya vatandaşı Brenton Tarrant’tı. Katil, planlı saldırıyı sosyal medya hesabından canlı yayınladı. 49 kişi hayatını kaybetti, bir o kadar da yaralı var. Katil Tarrant’ın sosyal medya hesabından yayınlanan “manifesto” ırkçılık ve göçmen karşıtlığı üzerine kurulu. Tarihi olaylara ve demografik istatistiklere referans veren saldırgan bu şekilde kendi terör saldırılarına gerekçeler sıralamış. Katilin amacına ulaşmaması için duyarlı birçok haber ajansı, dokümanı yayınlamayı uygun görmedi. Katliama tepki gösteren çevreler, saldırıyı din karşıtlığı, ırkçılık, göçmen karşıtlığı, İslamofobi, Türk düşmanlığı, Haçlı zihniyeti… sınırıyla görmeyi tercih etti. Saldırganın yazdıkları, kullandığı simgeler, tarihi referanslar bunu doğrular ancak bu “görünüşleri” oluşturan hayat gerçekliğini de gözden kaçırır. “Irkçılık yaygınlaşıyor”, “Aşırı sağ yükselişte”… yorumlar yanlış olmasa bile, kapitalizmin insanlığa yaşattığı cehennemi ve getirdiği yıkımları, çağlar öncesi kültürel farklılıklara dayalı olarak açıklayarak yapılması gereken eleştiriyi ertelemiş de olur.

Para ve borç toplumsal olanı ezip geçiyor, toplumsal olandan uzaklaşan ve sömürüye maruz kalan insanlar gerçeklik ile oyun, gerçeklik ile simülasyon arasında ayrım yapamaz bir zihinle yaşamaya başlıyor.

                İtalyan otonomcu düşünürlerden Franco “Bifo” Berardi, 2015’te Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam ve İntihar[1] adıyla bir kitap yayımlamıştı. Berardi, özellikle de 1990’lı yıllardan sonra artış gösteren yukarıdaki katliamlar benzeri olayları, “kahramanlık” fikri ve bunun günümüzdeki tezahürleri üzeriden analiz ediyor.  Elbette Berardi’nin ele aldığı kahramanlık, geleneksel kahramanlık ile aynı değil. Geleneksel epik kahramanlık cesaret, irade, müdahale ve kötü bir güce karşı direniş ile öne çıkarken “finans kapitalizm çağı”ndaki kahramanlık suç içeren, ölümü gösteriye çeviren, tiksintiye dayalı bir eylem olarak ortaya çıkıyor. Günümüzde söz konusu olan bu kahramanlık, gerçeklik ile gösteri arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak bir patolojiye dönüşmüş durumdadır. Bu türden korkunç delilikleri, mevcut dünyanın gerçekliğini anlayabilmek için Berardi, “Kapitalizmin ıstırabını ve toplumsal uygarlığın çözülüşünü hayli kişisel bir bakış açısından gördüm: suç ve intihar.”[2] diyor. Ona göre yaşanan bu korkunç delilikler, kapitalizmin çıplak gerçekliğinin sahnelenmesi; katiller de gösteri budalalığı çağının kahramanlarıdır. Tabi ki tersten kahraman. Bu kahramanlar, ait olmaya duydukları özlemi cinayet, intihar, fanatizm, saldırganlık olarak dışavurmakta.

                Berardi insanlığın günümüzdeki girdiği kara deliğe 1970’li yılların sonunda girdiğini, finansın talancı gerçekdışılaşma sürecinin simülasyon ve sinir uyarımı dünyasına göç etmeyle paralel kurulduğu yorumunu yapıyor: “Bu yeni sistem (…) toplumsal uygarlığın somut gerçekliğini soyutlamaya dönüştürdü: rakamlar, algoritmalar, matematiksel vahşet ve hiçliğin para şeklinde birikimi.”[3] Para ve borç toplumsal olanı ezip geçiyor, toplumsal olandan uzaklaşan ve sömürüye maruz kalan insanlar gerçeklik ile oyun, gerçeklik ile simülasyon arasında ayrım yapamaz bir zihinle yaşamaya başlıyor. Bu zihin, mitik çağların zihni ile benzer nitelikler taşır hale geliyor.

                Berardi, kitabında dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirilen toplu katliamları analiz ediyor. Bu katliamları yapanların dinci fanatizm, ırkçılık, anti-sosyal, doğal seçilimci… nitelikleri dikkati çekiyor. Mesela 2008’de Kauhajoki okulunda Matti Juhani Saari adlı bir adam, otomatik tabanca ile on kişiyi ölümcül şekilde yaraladıktan sonra intihar ediyor. Eylemi gerçekleştirmeden önce web sitesinde şunları yazmış: “Ben sinik bir varoluşçu, insan karşıtı bir Hümanist, anti-sosyal bir sosyal Darwinci, gerçekçi bir idealist ve tanrı sempatizanı bir ateistim.”[4] Günümüz neoliberal kapitalizminin temel ilkesinin “güçlü olanın hayatta kaldığı” ilkesince yıkımcılığı salık verdiği ve rekabete dayalı bir sürecin verimlilik ürettiği, fikri olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız. (P.Dardot ve C. Laval, Neoliberalizmin Yeni Aklı[5] kitabında bu temaları genişçe ele alır.) Başta Hayek olmak üzere, neoliberalizmin akıldane hocaları, piyasanın şartlarına uyum sağlayamayanların yenilgiye mahkum olup yok olması gerektiğine dair görüşler ileri sürmüşlerdir. Neoliberalizm çağında yetişen kuşak için önemli olan ne olursa olsun kazanmak olmaktadır. Günlük hayattaki başarısızlıklar ve yenilgiler, katliamcı için “öldürerek kazanma”ya dönüşebilmektedir. Böylelikle yaşanan yetersizlikler, kendince telafi edilmektedir.

İnsan yavrusu, dili annesinden değil de makinelerden öğrendiğinde, dil öğrenimi bedensel duygulanımsal deneyimden ayrılıyor. Böylece diğer insanlarla, öteki’yle yaşanan deneyimin kendisi de sanallaşıyor.

                Katliamcıların suçu bir şöhret aracı olarak kullanması da belirgin bir özelliktir. Youtube, facebook gibi sosyal medya yayınları aracılığıyla şöhreti arttırma ve pekiştirme söz konusudur. Her ne kadar tüyler ürpertici bir biçimde de olsa katilin narsisizmi kalıcı bir onay bulmaktadır. Sağ ele geçirilen katillerin yaptıklarından hiçbir pişmanlık duymaması da bunun göstergesidir. Bu kişilerin psikolojik motivasyonların çoğunlukla digital oyunlar olması da ilgi çekici bir durumdur. Şiddet yüklü video oyunlarıyla sürekli meşgul olan zihin, önemli şekilde duyarsızlaşmakta, gerçeklik ile oyun arasında ayrım yapamaz hale gelmektedir. Berardi’nin duyarsızlaşma ile ilgili çok daha dikkat çekici bir tezi var. O da dil öğrenimiyle ilgili. Ona göre dijital devrim, insan zihninde müthiş bir dönüşüme neden olmuştur: “İnsanların, annelerinden değil de dili daha çok makinelerden öğrenmesi, inkar edilemeyecek denli yeni bir tür duyumsamanın gelişmesine yol açıyor.”[6] İnsan yavrusu, dili annesinden değil de makinelerden öğrendiğinde, dil öğrenimi bedensel duygulanımsal deneyimden ayrılıyor. Böylece diğer insanlarla, öteki’yle yaşanan deneyimin kendisi de sanallaşıyor. Yani büyük bir gerçeklik kaybı söz konusu olup mekanikleşme/sanallaşma süreci yaşanıyor. Oysa “duygusal kavrama edimi, tam da annenin duygusal bedenine duyulan güvenden kaynaklanır.”[7] Bu da bize ana dilinin, anneden öğrenilmesinin ne kadar önemli bir boyutu olduğu konusunda düşündürmeli.

Yaşadığımız çağın ürettiği patolojinin ve ardında yatan iktisadi boyutun işleyişi derinliğine analiz edilmesi elbette bir kitabın boyutlarını da aşar.

Bu tür katliamlar söz konusu olduğunda sıklıkla anılan canilerden birisi Breivik’tir. O, 2011’de Oslo’da yaz kampı için toplanan gençlerin arasına dalıp rastgele ateş ederek onlarca kişiyi katletmişti. Breivik’in hiç de sıradan bir psikopat olmadığı, kaleme aldığı “manifesto”dan anlaşılabilir. O, Avrupa’nın İslamlaşmasından yakınarak Marksizmin çokkültürlülük anlayışını, Avrupa’nın İslamlaşmasının temel nedeni olarak görür: “Büyük şehirlerimizin demografik olarak Müslümanlarca tamamen istila edilmeden nce buna karşı çıkacak düzeyde bir direniş örgütleyebilmemiz için önümüzde sadece yirmi otuz yılımız var.”[8] (Katliamdan birkaç gün sonra Avrupa Parlementosu’nda İtalyan bir temsilcinin söz konusu “manifesto”dan övgüyle söz etmesi de çarpıcıdır) demiştir. Katliamcı ile siyasete uzanan bu ortak kavrayış daha köklü bir sorunu gündeme getirmelidir tabi ki de. Benzer durumlarla Türkiye’de onlarca kez karşılaşmışızdır. Şair İsmet Özel’in Ankara’da 2015’te 101 kişinin yaşamını yitirdiği katliamın olduğu gün, bir toplantıda, “Müslüman terörist olmalıdır.” ifadelerinin göndermesi, yoruma gerek bırakmamaktadır örneğin. Özetle bu tür bir terörizmin, muhafazakar ve ırkçı bir tutumlarla bütünleşmesi söz konusudur. Gerçekdışı bir tasarıma aidiyet üreten zihin, üretilmiş öteki’yi cezalandırarak kendini gerçekleştirmeye yönelmektedir. Son Yeni Zelanda katliamında Hristiyan-Beyaz bir Avrupalı-lık kimliği üzerinden bir aidiyet kurgulanmış durumda. İslamofobi, saldırganın kimlikleşmesinin başlıca aracı durumundadır. Tarrant ile Breivik’in retoriği bu anlamda aynıdır. Hitler’in 1930’lu yıllarda “kötülüğün ideolojisi” olarak ilan ettiği Yahudilik, günümüz Avrupa’sında İslam için dirilmeye başlamış gibidir. Berardi’ye göre fanatizmin ve hoşgörüsüzlüğün yeniden canlanmasında internet özellikle internet mesuldür.[9]

Dünyada kapitalist yıkımın getirdiği umutsuzluk ve belirsizliğin, çeşitli duygusal kırılmalara yol açtığına kuşku yok. Kapitalizmin sömürü sürecinin ekonomi politiğini detaylandırmak bu yazının sınırlarını aşıyor. Ayrıca gündem dolayısıyla Berardi’nin kitabında üzerinde durduğu ikinci konuya şimdilik yer vermiyorum: İntihar. Bu temayı başka bir yazıda ele alacağım. Yaşadığımız çağın ürettiği patolojinin ve ardında yatan iktisadi boyutun işleyişi derinliğine analiz edilmesi elbette bir kitabın boyutlarını da aşar. Berardi’nin emek ve değer kavramları üzerinden başvursa da analizinin sınırlı tutulduğunu da eklemek gerekiyor. Yine de gündemle ilişkili olarak çok verimli bir analiz olduğuna kuşku yok.


[1] Berardi, F. (2018). Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam ve İntihar, Çev. Nalan Kurunç, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
[2] Berardi, s. 8.
[3] Berardi, s.12.
[4] Aktaran Berardi, s. 36.
[5] Dardot, P. Ve Laval, C. (2012). Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal Toplum Üzerine Deneme, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
[6] Berardi, s. 49.
[7] Berardi, s. 50.
[8] Aktaran Berardi, s.92.
[9] Berardi, s.110.