arama

mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir

Edebiyatta Bilim

Arif ARSLAN
Bilim her şeyden önce bir gözünde canlandırma eylemidir. Bilimsel düşünce nesneleri önceden gördüğümüzden farklı biçimde ‘görme’ yeteneğinden beslenir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

“Birkaç yüz kiloluk matematik kitapları bunlar. Edebiyatın bütün hazineleri yatıyor orada. Matematikle ilgili olarak edebiyattan söz etmem kuşkusuz şaşırtacaktır seni. Şuna kesinlikle inanmanı isterim ki bu yapıtlar en iyi romancılarımızın hikayeleriyle boy ölçüşebilecek düzeydedir. Matematikçilerin hikayeleri… tesadüfen aklıma gelen birkaçının adını sayayım: İranlı Ömer Hayyam ya da Tusi, İtalyan Niccolo Fontana, Tartaglia, Fransız Pierre Farmat, İsviçreli Leonhard Euler.” (Denis Guedj, Papağan Teoremi)

                Bilimin gelişimi ile insanların çeşitli zorunluluklardan kurtulduğu söylenebilir. Bunu doğrulayacak ölçüt, bilimin gelişimi dediğimiz durumun, elle tutulur gözle görülür eşyanın işlevlerinin genişliyor olmasıdır. Örneğin mekanik hakkındaki bilginin birikimi, merdaneli makineyi, merdaneli makinenin gelişimi de çamaşır makinesini ortaya çıkarmış, böylece elle yapılan zahmetli yıkamadan insanları kurtarmıştır. Bugün günlük hayatımızda kullandığımız eşyalarının çoğunun böyle bir silsileyle geliştiğini söyleyebiliriz. Elbette, bilim dendiğinde, salt teknik aletleri ve teknolojiyi anlamıyoruz. Hangi alan olursa olsun, zamanla birbirine eklenmiş yığım ve donanım içermekte. Ayrıca kendi sınırında kalmış bir birikimden de söz edemeyiz. Bileşik kaplar misali, insanlığın bütün bilgileri biriktiği kaptan başkasına mutlaka taşmış durumdadır.

                Bu yazı, edebiyat ile bilim arasındaki etkileşimi değil, edebi kurmacada bilimin doğrudan konu edilmesine odaklandı. Elbette her edebi kurmaca, kendi zamanının ve hayal gücünün elverdiği ölçüde bilgi ve düşünüm birikimini, eşyanın teknolojisini kendince içermektedir. Bu yorumu kabullenerek bir tarafa bırakıyorum. Burada daha çok, bazı bilim alanlarını doğrudan kendisine odak yapmış eserlerden bahsedeceğim. Bilimin, edebiyatta bu tarz doğrudan içerilmesi, bilimin asıl sıçrama yaptığı 19. yüzyılda söz konusu olmuştu. Örneğin Mary Shelley’in Frankestein adlı romanında, kimya ve biyoloji biliminin gelişiminden yararlanmıştı. Böyle erken bir tarihte, bu bilimlerin nesnel ve deneysel sonuçları romanın odağında değildi, bu roman daha çok oluşmakta olan “yeni” insanın sevgi ihtiyacının karşılanmamasının doğuracağı yıkımları çatışma konusu etmişti. Bilimin, toplumsal ve duygusal bir “iyileşme” amaçlı olmadığında nasıl yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarabileceğine dair bir uyarı gibidir Frankestein. Bir yüz yıl sonra Aldous Huxley de biyoloji ve tıbbi bilimlerin gelişiminin insan genetiğine müdahaleye kadar varacağını öngören, bunun da hiyerarşik ve baskıcı bir toplum modeline evrilebileceği korkusuna  Cesur Yeni Dünya (1932) romanında yer verir. Romanda beş sınıfa bölünmüş toplumun, tüplerde yetiştirilen ve yer aldığı katmana göre, alkol verilerek zekaları düşürülen insanlar söz konusudur. Üst sınıfın kusursuzlaştırılma yönelimi yanında en alt sınıfın en düşük zekalı olacak şekilde genetiğine müdahale edilmektedir söz konusu yaşamda. Bu kötücül yorumların günümüzde de etkisini sürdüren bir edebi gelenek yarattığını söyleyelim. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Kazuo İshiguro’nun Beni Asla Bırakma (2005) romanıysa genetik bilimi ve klonlamanın insan toplumunda yaratacağı etik sorunları ve duygusal yükleri tartışmaya açmış ilgi çekici bir yapıttır. Romanı merak edenlerin heyecanını öldürmemek adına içerikten bahsetmemek daha iyi olacaktır.

Bileşik kaplar misali, insanlığın bütün bilgileri biriktiği kaptan başkasına mutlaka taşmış durumdadır.

                Bilimsel düşüncenin en temel ilkesinin, nedenler ve sonuçları arasındaki bağlantıları açığa çıkarmak olduğunu kabul edersek polisiye ve dedektiflik hikayelerinin neden 19. yüzyılda ortaya çıkmış olduğu anlaşılacaktır. Elbette başka birçok toplumsal değişim vardır bu tür ortaya çıkışların ancak doğaya karşı akılcı bakışın yaygınlaşması en önemli nedenlerden biridir. Polisiye kurmacanın geniş bir kitlesellik kazanması, aynı zamanda bilimin popüler edebiyatta yer edindiğini gösterir. Edgar Allen Poe, Arthur Conan Doyle gibi yazarlar, devirlerinin bilgisel anlayış ve teknolojisini kurmacalarına alet etmişlerdir. Paralel şekilde bilimkurgu edebiyatının orijinal birçok yapıtı, 19. Yüzyılın ikinci yarısında üretilmiştir. Bu üretimlerden en kitlesel olanların yazarının Jules Verne olduğuna da kuşku yok. Onun 1863’ten itibaren yazmaya başladığı Balonla Beş Hafta, Arz’ın Merkezine Seyehat, Ay’a Seyehat gibi romanları, onun adını ölümsüzleştirmiştir. Jules Verne, çağının bütün bilimsel ve teknolojik gelişimini, hayal gücü ile harmanlayarak kurmacaya dönüştürmüştür. Aslında Verne’in yazma yönteminin basit bir formülü vardır: (1) Fantastik bir plan hazırlar, (2) bir sürü gerçek olay ve hesaplama ile bunun mümkün olabileceğini gösterir.

                “Bilimkurgu” kavramı her ne kadar ilk kez 1927’de kullanılmış olsa da edebi olarak çok eski zamanlara kadar edebi kurmacada yer ettiği söylenebilir. Mesela adı daha çok yazdığı hicivlerle anılan Samsatlı Lukianos, Homeros ve Heredot gibi isimlerin anlattıklarının çok abartılı olmasını hicvetmek için yazdığı bir hikayede, fırtınaya tutulup Ay’a kadar fırlayıp orada Aylılar ve Güneşliler arasındaki savaşlara tanık olduktan sonra farklı gezegenlerden canlılarla tanışan bir adamın maceralarını anlatır.[1] Bu hikaye elbette hiçbir bilimsel veriyi içeremezdi; tamamıyla fantastik bir uydurmacaydı. Yeniçağ başladığından itibarense insanlar, Dünya’nın dışına çok daha donanımlı şekilde bakmaya başlamışlardı. Böylece Dünya’nın Güneş’in çevresinde dönmekte olduğu ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla o zamandan günümüze insanlığın bilimkurgu dendiğinde ilgilendiği mekan daha çok uzay olmuştur. Cyrano de Bergerac, 1662’de Öteki Dünya[2] kitabını yayımladı. Bu küçük romanda Ay’daki yaşamın hem fiziksel hem de düşünsel olarak farklı olduğu, Dünya’ya göre ters bir düzende geliştiği, teknolojinin ve bilimin üst düzeyde gelişkin olduğu, sosyal düzenin tam özgürlükçü olduğu anlatılmaktadır. Gerçek anlamda ilk uzay romanı ise Jules Verne’in 1865’te yayımladığı Ay’a Seyahat romanıdır. Uzayın bilimkurguya açılması Verne sonrasında da deva etmiştir. H.G. Wells, A. Bogdanov, Y. Zemyatin, A. Asimov, K. Vonnegut, Kim S. Robinson gibi yazarlar bilimin gelişimiyle paralel olarak romanlar yazmış isimlerdir.

                Kendi zamanının ötesine kalmış bilimkurgu yazarlarından en önemlisi ise hiç kuşkusuz Herbert G. Wells’tir. Onun Zaman Makinesi[3] en bilinen romanıdır. Wells 1895’te bu romanı yazdığında henüz Einstein’ın zamanla ilgili olarak ortaya koyduğu görelilik teorileri ortaya konmamıştı. Wells’in bilime yaklaşımı da kuşku doludur. Eserlerinin çoğunda bilimsel gelişmelerin çoğunun insanlığı yıkıma götüreceği endişesi yer bulur. Wells’in 1904 yılında yazdığı Tanrıların Tohumu adlı romanı ise ilk kez genetiği değiştirilmiş besinlerin tüketilmesiyle birlikte ortaya çıkacak sorunları gündeme alması ilgi çekici bir durum olarak anılmalı.

                Edwin Abbott’ın Düzülke[4] (1885) adlı romanı geometri ile toplumsal eleştiriyi birleştirebilmiş ilginç eserlerden biridir. Akıllı geometrik şekillerin, karelerin, üçgenlerin, beşgenlerin, çemberlerin yasadığı iki boyutlu bir evrende geçen düşündürücü bir hikayesi var romanın.  Öykünün anlatıcısı Bir Kare önce bize ikiboyutlu ülkesini tanıtıyor; sonra birlikte Çizgiülke ve Noktaülke’yi ziyaret ediyor, Uzayülke’de bir üst boyutu anlamaya çalışmanın güçlüklerini tadıyor ve daha yüksek boyutlar üzerine kafa yoruyoruz. Bunun yanı sıra, modern çağın temellerinin atıldığı İngiliz toplumuna yönelik eleştiriler görüyoruz. Düzülke, matematiksel düşüncenin gündelik düşünüşün uzağında, kendine özgü bir biçimde işleyişini bütün açıklığıyla ortaya koyan, bir yandan da matematikle diğer disiplinler arasındaki ilişkiyi derleyip toparlayan bir yapıt.

Wells’in 1904 yılında yazdığı Tanrıların Tohumu adlı romanı ise ilk kez genetiği değiştirilmiş besinlerin tüketilmesiyle birlikte ortaya çıkacak sorunları gündeme alması ilgi çekici bir durum olarak anılmalı.

                Rus fizikçi ve yazar Bogdanov, Kızıl Yıldız adlı romanında, Mars’a giden kapsülün fırlatılma ve iniş mekanizmasında elektromanyetik mıknatıslama yöntemine yer vermişti. 1908 gibi erken bir tarihte fizik alanında teorik olarak yer bulsa da pratik edimi yapılamayacak bir bilgiydi bu. Bogdanov’un bu romanında fizik biliminden daha ziyade iktisadi hesaplama ve düzenleme ilkelerine yer verdiğini de eklemek gerekir. Özellikle de ihtiyaçların üretimi ve tüketimin düzenlenmesi sürecinde israfın ortadan kaldırılmasına yönelik önerileri, kendi zamanından çok önce dijital iletişim ve hesap aletlerinin romanda yer bulması ilgi çekicidir. Emile Zola bir bilimkurgu yazarı değildi, hatta “edebiyatın hayata ayna yansıtmak” olduğunu düşünen naturalizm akımının en önemli ismiydi. Yine de Emek[5] (1904) adlı ütopik romanında, toplumun refahı ile enerji gereksinimi arasında bir ilişki olduğunu anladığından elektrik enerjisinin yeni kullanım ve üretim biçimine yer vermiştir. Ona göre enerji kaynağı kıtlığı, modern insan toplumunda çatışmaya ve sınıf ayrımlarına neden olmaktadır.

                Isaac Asimov’un bilimkurgu öykü ve romanları da önemli sayıda bir okur kitlesine ulaşmış ve etki yaratmıştır. Onun özellikle de robot ve yapay zeka konularıyla ilgilenmesi günümüz açısından da güncel olmasını sağlamaktadır. Onun kurgularında daha insancıl ve insanların iyiliğini gözeten makineler yer almaktadır. Bu anlamda Ben Robot adlı öykü kitabı, “Makineler düşünebilir mi?” sorusunun peşinden giden, bilimkurgu edebiyatının bir klasiği sayılmaktadır.  Asimov, bütün zamanların en etkili bilimkurgu yazarıdır. Özellikle de bugün, insanlığın gündeminde çokça yer eden yapay zeka konusunda 1960’lı yıllarda yazdıkları hâlâ çok ilgi çekiciliğini korumaktadır.

                Şimdi ülkemizde çok tanınmayan bir yazarın, Paz Soldan’ın ülkesi Bolivya’nın sosyal tarihi yanında kriptoloji biliminin tarihsel sürecini yedirdiği romanı Turing’in Hezeyanı’ndan bahsedeceğim. Bilindiği gibi kriptolojinin konusu, matematiksel şifreleme ve kodlamadır. Geçmişte özellikle de uzak yerlere haberler göndermek ya da hayati sırların açığa çıkmasını engellemek üzere çeşitli şifreleme teknikleri geliştirilmiştir. Dünya tarihini etkileyen kimi olaylarda da şifrelemenin veya şifrelenmiş mesajların çözülmesi önemli sonuçlar doğurmuştur. Mesela İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ticaret filolarını batıran Alman denizaltılarının başarısı, bir şifreleme cihazı olan enigma sayesinde söz konusu olmuşken çöküşü de bu şifrelerin çözülmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Roman boyunca farklı kişilerde bedenleşen kriptoloji, nihai olarak Amerikan sömürücü şirketlerinin planları, hackerlar tarafından kırılıp deşifre edilerek teşhir edilir. İlginç bir kurgunun içinde ileri düzeyde olmasa da matematiksel işlemleri de içeren roman, günümüz dünyasının yakın bir fotoğrafını da sunuyor.
                Vladimir Tumanov’un, oğluna matematiği sevdirmek için bir roman yazmaya karar verir ve ortaya Kraliçeyi Kurtarmak çıkar. Diğer dersleri çok iyi olduğu halde matematikle arası iyi olmayan Aleks Fog, okul servisini beklerken yolda ilginç bir kalem görür ve alır. Matematik sınavına bu kalemle girip yüksek not almayı beklerken Aleks, kalemin onun elini hareket ettirerek matematik problemlerini çözdüğünü fark eder. Bunu arkadaşı Sam’e anlatırken Vanessa’da kulak misafiri olur ve sırrı öğrenir. Kalemle sürekli matematik problemleri çözerken Aleks, kalemin gittikçe küçüldüğünü fark eder. Bunun üzerine kalemi arkadaşlarıyla paylaşmamak için kaybettiğini söyler. Bir zaman sonra da gerçekten kalem kaybolur. Bu kez karşısına yazarı belli olmayan bir kitap çıkar. Adı Kraliçeyi Kurtarmak olan bu kitap Aleks’in ilgisini çeker. Asıl macera bundan sonra başlar; hepsi matematikle ilgili olan sorular ve bilmeceleri, üç arkadaş çözmeye çalışır. Roman sürükleyici bir şekilde gizemli süreçlerle ilerler.

Albert Einstein da “bilimin koşulunun hayal gücü olduğunu” olduğunu düşünüyordu. 

                Sona bıraktığım kitap ise bir hayli ilgi çekici aslında.  Hatta matematik ve edebiyat arasındaki ilişkiyi bu kadar cazip şekilde konu etmiş başka bir roman yoktur. Yazar bir matematik tarihçisi. Polisiye bir olay örgüsü eşliğinde tarih, felsefe, din gibi alanlara da yer veren sürükleyici bir yolculuk sunuyor Denis Guedj. Yıllar yıllar öncesinden, neredeyse unutulmuş bir tanıdıktan gelen gizemli mektubun yazarının kısa bir süre sonra ölümü üzerine gelişen olaylar zinciri söz konusu. Mektubu gönderen Elgar Grousrouvre, Ruche’nin, üniversite yıllarından bir arkadaşıdır. Elgar,  uzun yıllar bin bir güçlük ve maliyetle biriktirdiği çok değerli kitaplarını Ruche’ye bırakır. Elgar, matematikçilerin yüzyıllardır çözemediği iki denklemi çözmüştür ve birilerinin de bu çözümlerin peşinde olduğunu sezmiştir. Kendisi ölse bile yıllarını verdiği kitaplarının ve çözümlerinin heba olmaması için Ruche’den yardım istemiştir. Ruche’nin yapması gereken mektuptaki gizli işaretlerin izini sürerek Elgar’ın denklem çözümlerini keşfetmektir. Şifreleri izleyen Ruche, Ömer Hayyam’dan Fontana’ya, Tartaglia’ya, Farmat’a, Euler’e uzanan bir matematik tarihi ile masalsı bir düzlemde karşılaşır. Yüzlerce matematik formülünü ezbere bilen papağan Nofutur, Bayan Liard ve küçük Max, Ruche’nin en büyük yardımcıları olacaktır. Matematiği sevmeyen okuyucuya yüzlerce matematikçiyi de tanıştıran bu özgün roman bir tür dedektiflik macerası da sayılabilir.

                Edebiyat ile bilim gerçekte iki farklı düşünme biçiminin sonucu gelişse de önemli kesişim noktaları bulunmaktadır elbette. Bu kesişim noktalarından biri kurmaca yapabilmeleridir. Özellikle de kendisini kesinlikler üzerinden inşa eden bilimin kurmacayla ilişkisi reddetmeyen fizikçi Rovelli, bilimi deneylerden, ölçümlerden, matematikten ve kesin çıkarımlardan öte bir görüş olarak kabul eder: “Bilim her şeyden önce bir gözünde canlandırma eylemidir. Bilimsel düşünce nesneleri önceden gördüğümüzden farklı biçimde ‘görme’ yeteneğinden beslenir.”[6] demektedir. Albert Einstein da “bilimin koşulunun hayal gücü olduğunu” olduğunu düşünüyordu.  Bu yazıda kısıtlı bir çerçevede edebi kurmacada bilimin yerini, bazı roman ve hikayeler üzerinden görmeye çalıştık. Bu değini listesi elbette çok daha geniştir; sanat ile bilimin, dil ile sanatın, bilim ile dilin ilişkisi kurulmaya çalışıldığında ne güzel yapıtların ortaya çıkabildiğini göstermeye çalıştım. Bizde de Jules Verne’ler neden çıkmasın? Yukarıda andığım ilkelerini bir kez daha tekrar edeyim: (1) Fantastik bir plan hazırla, (2) bir sürü gerçek olay ve hesaplama ile bunun mümkün olabileceğini göster.

Sosyal bilimler ve felsefenin iç içe geçtiği bir başka yazıda görüşmek dileğiyle…


[1] Samsatlı Lukianos (2016). Tanrıların Konuşmaları, Türkçesi: Nurullah Ataç, İstanbul: Everest Yayınları.

[2] Cyrano de Bergerac (2012). Öteki Dünya: Ay Devletleri ve İmparatorlukları, Çeviren: Mustafa Demirkan, İstanbul: YKY.

[3] H.G. Wells (2017). Zaman Makinesi, Çeviren: Celal Üster, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

[4] E.Abbott (2012). Açıklamalı Düzülke, Çeviren: Barış Bıçakçı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[5] Emile Zola (2007). Emek I -II, Çeviren: Nesrin Altınova, İstanbul: Engin Yayıncılık.

[6] C. Rovelli (2017). Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders, Çeviri: Tolga Esmer, İstanbul: Can Yayınları, s. 27.