arama

Olumsuzluktan Kaçış

Arif ARSLAN
Olumluluk toplumu hiçbir olumsuz duyguya izin vermez. Böylece insanlar eziyet ve acıyla başa çıkma, buna biçim verme becerisini yitirirler. Hegel’e göre, düşünme, kendisini dönüştüren deneyimler yaşamasına yol açan bir olumsuzluk barındırır içinde. Başka-hale-gelme olumsuzluğu, düşüncenin oluşturucu ögesidir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

           Byung Chul-Han zamanımızın şeffaflık anlayışının eleştirisini yapar. Şeffaflığın, daha açık ilişkiler ve demokratik karşılaşmalar yaratacağı düşüncesiyle olumlanması söz konusu olsa da ortaya çıkan sonuçların hiç de beklendiği gibi olmadığı görülür. Şeffaflık sağlıklı sonuçlar doğurmamaktadır.

Şeffaflık anlayışının önemli sonuçlarından biri kendini olumlu bir kategoriyle sunmasıdır. Şeffaflık toplumu her halükarda kendini bir olumluluk anlayışı olarak ifade eder. Tek yönlü bir olumluluk vurgusu, diyalektik süreci de dışlamaya varır. Kapitalist sömürünün olumsuzlukları örtbas edilerek ekonomiden politikaya, iletişimden iş süreçlerine kadar, her yönelim ve talep olumluluk şemsiyesinin altına çağrıdır. Olumluluk yönelimindeki bütün eylemler, işlemsel (operasyonel) hale gelir. Bu da hesaplanabilirlik yönlendirilebilirlik, ve kontrol edilebilirlik süreçlerini ortaya çıkaran bir şeffaflaşmadır. Her şeyin olumlulaştığı bir dünyada temel kriter “başarı” olacaktır. Başarısızlık ise kişisel yetersizlik ve eksiklik olarak içselleştirilerek sömürü rekabet, güvencesizlik gibi çatışmalı toplumsal ilişkilerin bir sonucu olarak gözükmeyecektir.[1] France Telecom’un özelleşerek Orange şirketine dönüşmesiyle birlikte çalışma süreci hiyerarşiye, itaate, boyun eğdirmeye, psikolojik şiddete açık hale gelmiş ve iki yıl içinde 35 çalışan intihar etmişti. Çünkü çalışanlar arasında dayanışma ortadan kalkmış, işçiler yalnızlaşmış, başarısızlıkları küçümsenmiş ve her bir işçi bir işe yaramazlık tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı.

            Günümüzde toplumsal yaşam, bir bütün olarak ve hızlı bir şekilde hızın ve şeffaflaşmanın egemenliğindedir; bütün bu hız ve şeffaflık, gerçek ve karanlık olumsuzlukların göz ardı edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Her gün onlarca trafik kazası, iş cinayeti, cinsiyetçi saldırı… sanki hiç olmuyormuşçasına ekranlardan akıp gitmektedir. Olumsuzluklar bir şeklide tasfiye edilmektedir. Şeffaf binalar, şeffaf mekanlar, şeffaf ofisler inşa edilerek ya da duvarlar kaldırılarak mahrem mekanlar şeffaflaştırılmaktadır. Böylece insanlar, olumsuzluk kabul edilen dedikodu yapma imkanından mahrum bırakılarak huzursuzluklarını/umutsuzluklarını kendileri gibi olanlara açamamakta ve uyumsuz yalnızlara dönüşmektedir. Kapitalizmin yarattığı kentlerin “yalnız kalabalık” oluşu yanında, en sıradan olumsuzluk addedilebilecek yalnızlık bile bir bataklıkmışçasına kurutulmaktadır:

“Olumsuzluk ‘tinin hayatı’nı besler. Olumsuz bir gerilim oluşturan kendindeki öteki, tini canlı tutar. Hegel’e göre tin sadece ‘olumsuzluğun doğrudan yüzüne baktığında, onunla oyalandığında güçtür. Tinin bu oyalanmasıdır ‘onu varlığa dönüştüren sihirli güç’. Buna karşı sadece olumlular arasında zaplayan kişi tinsizdir. Tin olumsuzda oyalandığı ve onu kendisine göre işlediği için yavaştır. Şeffaflık sistemi ise hızlanmak için her türlü olumsuzluğu ortadan kaldırır. Olumsuzla oyalanmak yerini olumluda hız yapmaya bırakır.”[2]

            Byung-Chul Han, şeffaflığın ruhsal durumunu da ortaya koyar. Her şeyi ortaya döken bir sergen olamaz insan, “…ötekinin bakışından uzak, kendi başına kalabileceği alanlara ihtiyaç duyar. Geçirgenlikten yoksun olma gibi bir özelliği vardır. Bütünüyle ışıklandırılması yanmasına ve bir tür ruhsal tükenişe (burnout) yol açacaktır. Sadece makineler şeffaftır. Hayatı hayat yapan kendiliğindenlik, olay doluluk ve özgürlük şeffaflığa izin vermez.”[3] İnsanın “içi dışı bir” olamaz, aslında bu arzu edilecek bir şey de değildir. İnsan yaşama, bir oyunlaşma süreci olarak katılmalıdır biraz da. Herkes birbirinin gözetimi altında olunca sosyalleşme azalır ve sessizlik tek savunma tarzı haline gelir, diyor Richard Sennett. Tam tersine, insanların aralarında maddi engeller çoğaldıkça insanlar daha fazla sosyalleşme talebinde bulunmaktadırlar: “…insan sosyalliğini hissedebilmek için başkalarının gözlemlerinden uzak olmaya gerek duymaktadır. Yakın temas arttığı anda sosyallikte düşüş başlar.”[4] Çünkü kişi, kamusal bir alanda kendini başkalarından kaçırdığı/koruduğu oranda, oluşan boşluğu, tercih ettiği insanlara kendini açarak doldurmaya yönelir. Sennett’e göre bu tavır, bir tamamlayıcılık ilişkisidir.[5]

            Aslında yaşamın bir maskeli tiyatro olduğu düşüncesi çok yeni de değildir; Platon (Devlet), Petronius (Satyricon), Shakespeare (“Dünya bir tiyatro sahnesidir, biz de oyuncularız.”), Balzac (İnsanlık Komedyası)… hep bu anlayışı benimsemiş düşünür/yazarlardır. Sosyolog D. Reismann[6], E. Goffman[7], P. Bourdieu[8] da bu “maskeli tiyatro” anlaşınca analizler yapmışlardır. Byung-Chul Han da bu anlayışı kabullenir: “İnsanlar arasında da bir yarık bulunur. Bu yüzden de kişiler arası bir şeffaflık oluşturmak mümkün değildir. Bu arzu edilir bir şey de değildir. Ötekinin şeffaf olmayışıdır ilişkiyi canlı tutan.”[9]

            Olumluluk toplumu hiçbir olumsuz duyguya izin vermez. Böylece insanlar eziyet ve acıyla başa çıkma, buna biçim verme becerisini yitirirler. Hegel’e göre, düşünme, kendisini dönüştüren deneyimler yaşamasına yol açan bir olumsuzluk barındırır içinde. Başka-hale-gelme olumsuzluğu, düşüncenin oluşturucu ögesidir. Her zaman aynı kalan hesaplamayla bir farkı vardır bu yüzden.[10] Böyle bir toplumda olumsuzluğun dönüştürücü gücü devre dışı kalmış durumdadır, çünkü insan yalnızca kendisi gibi olanlarla karşılaşır. Sosyal medya insana sadece hoşuna giden kişileri sunar. Böylece kamusal alanda dikkat edilecek hassasiyetler, teklifsiz bir mesafesizliğe evrilir. Farklı olanla karşılaşmayan insan, deneyim yoksulluğuna mahkum kalır. Bu da kendi sınırını tayin edemeyen, mesafesini kavrayamayan bir narsistik insan ortaya çıkarır. Narsist de çok kolay şekilde depresyona düşer. Yaşamın bütün zenginliği, tek boyutlu bir “başarı”ya endeksli olarak göz ardı edildikten sonra bunun kolayca telafi edilemediği de bir gerçektir.

            Fuzuli aşkın dert olduğunu şöyle dile getirir:

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.


[1] “Bifo” Berardi, F. (2018). Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam ve İntihar, Çev. Nalan Kurunç, İstanbul: Otonom Yayınları, s.153.

[2] Berardi, s. 19-20.

[3] Berardi, s.17.

[4] Sennett, R. (2010). Kamusal İnsanın Çöküşü, Çev. S.Durak ve A. Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 31.

[5] Sennett, s. 31.

[6] Reisman, David. Yalnız Kalabalık, Ankara: Heretik Yayınları.

[7] Goffman, Erwin. Günlük Hayatta Benliğin Sunumu, İstanbul: Metis Yayınları.

[8] Bourdieu, P. Bekarlar Balosu, Ankara: Dost Yayınları.

[9] Han, Byung-Chul (2017). Şeffaflık Toplumu, Çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları, s. 18.

[10] Han s.48.