arama

Hazar Havzası Petrol Boru Hatlarını Başka Bir Biçimde Okumak: Enver Paşa, Sultan Galiyev, Mustafa Suphi

Bülent PARMAKSIZ
Enver Paşa, Sultan Galiyev ve Mustafa Suphi… Enerji nakil hatlarının yaratacağı olası sonuçları anlamayı kolaylaştıran tarihsel geçmişin üç ismi… Yani madalyonun diğer yüzü. Bizim dışımızda mücadele alanının genişlemesi. Yeni bir ütopya ve gelecek imkânı. Bir başka kanaldan ama içimizden sosyalist mücadele deneyimi.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Bülent Parmaksız Bülent Parmaksız
  • 1 Star
    Loading...

Türkiye’nin geçiş güzergâhı veya ulaşılacak hedef olduğu Hazar-Kafkas Havzası enerji nakil hatları (Bakü-Tiflis-Ceyhan ham petrol boru hattı, Türkmenistan-Türkiye-Avrupa doğal gaz boru hattı, Azerbaycan (Şahdeniz)-Türkiye doğal gaz boru hattı projesi vs) denilince aklımıza ne geliyor? “Batı”nın “Doğu”ya yeni bir saldırısı, Hazar havzası petrolünün Batı pazarlarına taşınması, Orta Asya’nın emperyalizmin pazarı haline getirilmesi, Rusya’nın Güney’den kuşatılması… Velhasıl işin özü itibariyle savaş, sömürü ve talan geliyor. Bütün bunlar ilk anda akla gelebilecek ve kabaca görünen yanlar. Fakat bu boru hatlarının yaratacağı olası sonuçlar sadece bunlar değil. Çünkü en genel anlamda, maddenin ortaya çıktığı andan itibaren yeni durumda yaratacağı sonuçlar veya hangi biçimlerde gelişeceği tek bir oluşla açıklanamaz. Madde düz bir çizgide ilerlemekten çok içinde birden fazla olası gelişme durumunu barındırır. Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği biraz da öznel faktörlere bağlıdır. Bu anlamda Hazar havzası boru hatları, yukarıda saydıklarımızın dışında, aynı zamanda yeni fırsatlar ve yeni bir sürecin gelişmesi olasılığının imkânları demektir; tarihimizle yeniden buluşmadır. Kemalizm’le birlikte dondurulan toplumsal gerçekliğin çözülüşünü hızlandıran bir faktördür. Egemen sınıfların korkularından kaynaklı dünün “… cihanda sulh” politikasının yerini, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne tarihsel dinamiklerle buluşmaya” bırakmasıdır. Türk egemenlerinin, Orta Asya’da Basmacılar ayaklanmasında (1922) ölen Enver Paşa ile birlikte gömdükleri tarihsel bağların, 70 yıl sonra mezarın Türkiye’ye getirilmesiyle yeniden kurulmasıdır. Geniş bir alanda politika yapma imkânı ve gelişecek bir devrimin dalga dalga her tarafa yayılmasıdır.

Türk uluslaşmasının dinamikleri

Enver Paşa, Sultan Galiyev ve Mustafa Suphi… Enerji nakil hatlarının yaratacağı olası sonuçları anlamayı kolaylaştıran tarihsel geçmişin üç ismi… Yani madalyonun diğer yüzü. Bizim dışımızda mücadele alanının genişlemesi. Yeni bir ütopya ve gelecek imkânı. Bir başka kanaldan ama içimizden sosyalist mücadele deneyimi. Herkesin kendi sınıfsal penceresinden bakarak ondan öğreneceği yeni dönemin simge isimleri. Siyaseti büyük bir ufukla yürütme zorunluluğu… Evet; boru hatları bunların hepsidir. Farklı amaçlara sahip olsalar da bu üç isim üzerinden çıkartılacak bazı sonuçlar, Hazar-Kafkas nakil hatlarının bir diğer yüzünü gösterir. Her üçü de aynı zemin üzerinde Doğu’da, Müslüman ve Türk dünyasında politika yapmıştır. Ancak siyaset yapma tarzları ve varmak istedikleri hedefler kuşkusuz birbirinden ayrıdır. Enver Paşa’nın siyasal durumu, ideolojisi ve iç dünyasıyla diğer ikisinden farklı olduğu biliniyor. Biri burjuvazinin diğerleri emekçi sınıfların temsilcisidir. Ama Türk toplumunun dinamiklerini, tarihsel ve kültürel mirasını, ideolojik dayanaklarını göstermesi açısından bu üç ismin dünyasını iyi anlamak gerekir. Şimdi bunu ve “bölgeyle tarihsel bağlar ne zaman ve niçin koptu?” sorularına cevap arayalım.

Enver Paşa geç ve çarpık doğmuş Türk burjuvazisinin en radikal temsilcisidir. Osmanlı Devleti çok uluslu konumunu yitirdiği ve Batı’dan geriye doğru püskürtüldüğü ölçüde, İttihat ve Terakki’nin (İT) lideri yönünü Doğu’daki Türk ve Müslüman dünyasına çevirmiştir. Fakat bunu sadece mecburiyetle izah etmek yanlış olur. Bu bakış Türk toplumunun dinamizmini ve o dönemdeki uluslaşma sürecinin gelişimini kavramaktan uzaktır. Çünkü o süreçte hem Doğu toplumlarında bir hareketlilik hem de Türklerde ulusal bir bilinç gelişmektedir (Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp’e “Türkçülüğün esasları” isimli kitabı yazdıran da aynı dinamiklerdir). Bu maddi zemin Enver’in Doğu’ya açılma politikasının altyapısını oluşturmuştur. O dönemi hatırlayalım: Türk uluslaşması iki ayrı kanaldan gelişmektedir. Birinci kanal bugünkü Osmanlı/Türkiye Türkleri’ninkidir. Burada iç dinamiklerden çok dış dinamiklerin etkisi daha fazladır. Bu dış etki Almanya’nın Pantürkizm teşviki ve Balkanlar’daki ulusal ayaklanmaların bilinçlerde yarattığı değişimdir. Sırp, Yunan, Bulgar, Makedon ayaklanmaları Osmanlı’ya Balkanlar’ı kaybettirir ama İT kadrolarının milliyetçi duygularının gelişmesinde çok önemli bir rol oynar. İT her ne kadar Paris ve Selanik merkezli örgütlerin birleşmesinden oluşmuşsa da, esas olarak hem ideolojik merkez hem de vurucu güç (3. Ordu) Selanik’tir. Türkçülük düşüncesini sistemli hale getiren Ziya Gökalp bile 1909’daki kongre sonrası İT merkezinde görev aldıktan sonra 1912’ye kadar Selanik’te kalmıştır. Almanya ise o dönemde Osmanlı üzerinden Doğu’ya açılma planları doğrultusunda, Türkçülüğün geliştirilmesini teşvik eder. Osmanlı’da bunun aşağıdan yukarıya bir burjuva uluslaşması biçiminde iktisadi alt yapısı yoktur ama siyasal nedenleri vardır. Osmanlı çok uluslu yapısını yitirmiş ve Batı’daki topraklarını kaybetmiştir. Doğu’ya yönelmek Osmanlı egemenleri için de devleti ayakta tutabilecek yegâne yol durumundadır. Bundan dolayı Türk uluslaşması yukardan aşağıya ve büyük ölçüde siyasal nedenlerle şekillenmeye başlar. Prusya benzeri geç kalmanın saldırganlığını içinde taşıyan yukarıdan aşağıya bir uluslaşmadır bu. Osmanlı’da Türkçülük bilincinin ikinci bir kanaldan geliştiği diğer yer ise Rusya’daki Kazan Türkleridir. Burada da dış dinamiklerin etkisi olmakla birlikte iç dinamiklerin rolü belirleyicidir. 1800’lerin ilk yarısında Türkoloji çalışmalarını ilk kez İngilizler başlattı. İngilizler, Rusya’nın Doğu kesimlerindeki Türk nüfusu milliyetçilik temelinde hareketlendirerek Rusların Güney’e inmesini engellemeyi ve Hindistan’ın güvenliğini sağlamayı hedefliyorlardı. Ancak Rusya’daki Türklerde ulusal bilincin gelişmesinde iç dinamiklerin etkisi daha belirleyicidir. Volga Tatar Türklerinin merkezi Kazan ve Kırım Türkleri bölgesi bunda rol oynayan iki merkezdir. Kazan’da ticaret ve sanayi gelişkindir. Tatar burjuvaları Rusya ile güçlü ilişkilere sahiptir. Bu durum, Rusların Türkistan’ı fethetmesi (1878) ile bozulur. Osmanlı da bundan çok rahatsız olur. Tatar burjuvazisi bunu Müslüman Türk dünyasının birliğini sağlayarak aşmayı düşünür. Kırım Türklerinden İsmail Gaspıralı’nın (1851-1914) 1883’te Türkçe ve Rusça çıkardığı “Tercüman” gazetesinde Rusya’daki Müslüman Türklerin sorunlarını işlemesi Tatar ticaret burjuvazisinin dikkatini çeker. Pantürkizm ve Panislamizm tam o dönemde şekillenir. Fakat 1905’e dek Tatarlar kısmi haklar için mücadele vermekle birlikte Çarlıkla iyi geçinir. 1905’te Rus-Japon savaşında Rusya yenilince Tatar Türklerinin bağımsızlık talepleri artar.

Görüldüğü gibi Anadolu ve Asya Türklerinde Türk uluslaşması iki farklı kanaldan gelişiyor. Ancak Kazan Türklerinin, Anadolu’daki Türk-ulusal bilincinin gelişmesinde kesin etkisi vardır. Bunu yapanlardan birisi de Kazanlı Yusuf Akçura’dır (1876-1935, İstanbul). Y. Akçura 1904’te Mısır’da çıkan “Türk” isimli gazetede “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi ile Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan nasıl çıkabileceğini göstermiştir. “Osmanlıcılık”, “Panislamizm” ve “Türk milliyetçiliği” olarak üç seçenek göstermiş ve bunun içinde en uygun olanın Türk milliyetçiliği olduğuna işaret etmiştir. Bu makalenin önemi şudur; ilk kez bu yazıyla Türkçülük, açıkça bir çıkış yolu olarak gösterilmiştir. İT’nin bu perspektiften etkilendiğini kabul etmek durumundayız. Çünkü sonraki süreçte fiilen bu politika doğrultusunda davranmıştır. Keza Türkçü düşüncenin kurucularından Ziya Gökalp’in Türklerin kendine özgü tarihi ve kültürel değerleriyle Batı’dan aldığı değerleri birleştirdiği ünlü sentezinde de bu etki görülebilir. Gökalp bu sentezini “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” olarak ifade etmiştir. Akçura’nın 1904’te siyasal bir kurtuluş yolu olarak gösterdiği “Üç Tarz-ı Siyaset”, Gökalp’te yeni bir ulusal kimlik arayışı olarak ortaya çıktı.

Türk uluslaşması bu şekilde iki ayrı kanaldan gelişti. Ancak bu süreçte Anadolu’da, ulusal bilincin gelişmemesi dikkat çekicidir. Gelişmeyi bırakın, 1920-23 Bağımsızlık Savaşı döneminde bile Osmanlı yanlısı isyanlar yaşanmıştır. Anadolu, açıkça hilafet ve Osmanlı yanlısıdır. Bunun tek nedeni ulusal burjuvazinin yokluğu değildir. Osmanlı geçmiş dönemde Türklüğü o denli ezmiştir ki bu, ulusal bilincin gelişmesini engellemiş, İslam’ı güçlendirmiştir. Ulusal bilincin gelişmesinde dış dinamiklerin belirleyici etkisi bu nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Tarihimizden Kaçamayız

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yeniden geliştirilen ve sınırlı da olsa iç içe geçen bu ilişki, 300-400 yıldır zayıflayan ilişkilerin ardından yeniden kuruldu. Yeniden kuruldu, çünkü Osmanlı Türklerinin Asya Türkleri ile bağları 1500’den itibaren çok zayıflamıştı. Bunun kabaca iki nedeni vardır: Birincisi; Osmanlı ile Orta Asya arasındaki ilişkide duvar görevi gören Şii Safevi (bugünkü İran’da) devletinin varlığı… Sünni Osmanlı ve Sünni Özbek Türkleri (Cengiz Han’ın devamcısı Çağataylar) arasında kalan Türk Şii devleti Safeviler, ilişkinin kesilmesinin en önemli nedenidir. Tabii o dönemde mezhep farklılıklarının çok ciddi bir çatışma nedeni olduğu biliniyor. Bu çatışma o denli keskindir ki, Celali ayaklanmaları döneminde (1500-1600) Kızılbaş isyanları Osmanlı tarafından çok şiddetli bir şekilde bastırıldıktan sonra, Türkmenlerin bir kısmı Safevi topraklarına sığınmak zorunda kalmıştır. Mezhep ayrılığından kaynaklı bu gerilim bugün bile resmi tarih anlayışında devam ettiriliyor. Türk resmi tarih anlayışına göre tarihte Türklerin kurduğu kabul edilen on altı devlet içinde Safeviler yoktur. Gerçekte ise Türk olduğu kabul edilen bu on altı devletin birçoğundan çok daha fazla Safeviler Türk’tür. İkincisi; Osmanlı’da 1700’lerden itibaren başlayan Batılılaşma çabası Doğu’yu küçümsemeyle birlikte gelişti. Bu küçümseme Osmanlı’yı Asya’dan uzaklaştıran diğer önemli bir faktördür.

Kazan bölgesinin Ruslar tarafından alınması (1552) Türkistan’ın Çarlık tarafından sömürgeleştirilmesinin kapısını açmıştır. Tatarların yardım çağrılarına Don ile Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek bunun üzerinden ulaşmak isteyen Osmanlı, kanalın yapımı için uzun bir dönem uğraşmış fakat bunu başaramamıştır. Bundan sonrasında yukarıda saydığımız iki nedenle birlikte Osmanlı’nın bölgeyle ilişkisi giderek zayıflar. Fakat 1783’te Kırım Hanlığı’nın Rusların eline geçmesi Osmanlı’yı çok rahatsız eder. Çünkü Kırım Tatarları Sünni’dir ve bundan dolayı Osmanlı bunları kendine çok yakın görmektedir.

Bu kopukluk döneminde çok sınırlı da olsa ilişkiler devam ettirildi. Şehzadeleri yetiştiren hocaların bir kısmı Semerkand’dan gelmektedir. Diğer yandan bölgeden hacca gitmek isteyenler, Safevilerin topraklarından geçmek zorunda olduklarından dolayı, gerekli izinlerin alınması için Osmanlı’ya başvururlar. Osmanlı, bu dönemde Safeviler ile çatışma halindedir. Bu tür durumlarda çatışmaları durdurur ve gerekli izinleri alır. Ayrıca hacıların masraflarını bizzat kendisi karşılar. Hindistan’da Türk topluluklarının kurduğu Babür Devleti, Portekiz sömürgecilerinin saldırısına uğradığında Osmanlı’dan yardım ister. Osmanlı Hint Okyanusu üzerinden bunlara yardım etme çabası içine girer. Aynı şekilde Ruslar 1860 sonrası Orta Asya’da Türkistan’a saldırılarını yoğunlaştırdığında, Osmanlı içinden bir grup subay direnişe destek vermek için Doğu Türkistan’a gider. Türkistan’da o dönemde merkezi devletler yoktur. Kaşgar, Hive, Buhara, Astragan, Özbek gibi küçük hanlıklar vardır. Bölgedeki kimi güçler Rus saldırılarını durdurmak için Osmanlı adına para bastırır, padişahlar için hutbe okutur. Amaç buraları Osmanlı’nın bir parçası gibi göstermektir. Fakat sonuç olarak bütün bunların bir işe yaramadığı ve 1876’dan sonra tüm bölgenin Rusların eline geçtiği biliniyor.

1800’lerin sonunda yeniden canlandırılan bu ilişki 1923’te Kemalist rejimle birlikte dondurulur. TC, geçmişle ulusal ve tarihsel bağlarını öyle kopartır ki, bırakın Asya’yı, içinden doğduğu ve aslında basbayağı devamcısı olduğu Osmanlı ile de bağlarını silip atar. Derinlemesine bir tarih bilinci olmayan ve köksüz bir devlet çıkar ortaya. Kemalizm tarihi kendisi ile başlatıp bütün bir geçmişi silip atmakla yetinmez, aynı zamanda toplumsal farklılıkları da dondurur, tek tipleştirir. Toplumu sınıfsız ve imtiyazsız bir kitle ve herkesi Türk olarak tanımlamakta bir sakınca görmez.

Kemalizm’in tarih ve toplum gerçekliğine bu biçimde yaklaşması tamamen bir korku ve kendine güvensizliğin eseridir. Büyük bir imparatorluk olan Osmanlı’dan küçülerek çıkan TC, eldekini de kaybetmemek için kendini kapatmıştır. Üstelik bütün bunları kendi tarihsel dinamiklerinden uzaklaşarak, kaba bir Batılılaşma çabasıyla iç içe yürütür. Geniş halk yığınları içinde Kemalizm derinlikli biçimde toplumsallaşamaz ve yabancı bir ideoloji gibi algılanır. Toplum, dışarıdan ithal edilen bu yaşam tarzına ayak direyerek, kendi geçmiş değerlerine sahip çıkar. Türk toplumunun bütün tarihsel gerçekliği aslında hiç de Kemalizm’in tariflediği gibi değildir. 90 yıl zorla dondurulmuş bu tarih ve toplum şimdi yeniden kendi dinamikleri doğrultusunda hareketlenmenin imkânlarına sahip. Bunu, içeride Kürt meselesi dışarıda Sovyetler Birliği’nin çöküşü açığa çıkarttı.

Türk toplumunun tarihine iyi baktığımızda ilk göze çarpan olgu çok hareketli oluşudur. Birçok bölgede, farklı zaman dilimleri içinde devlet kurmuşlardır. Anadolu’da (Selçuklu, Osmanlı, TC) 1000 yıl, Hindistan’da (Babür Devleti, 1500-1800) 300 yıl, Mısır’da (Türk Memlukları, 1250-1517) 250 yıl, Balkanlar’da 500 yıl, İran’da (Akkoyunlu-Karakoyunlu, Safeviler) 800 yıl, Orta Asya’da (Göktürkler’den Gazneliler’e, Çağatay’dan bugünkü Türki Cumhuriyetlere) en az 2000 yıl, Hazar ve Karadeniz’in üst kısmında (Atilla Hunları ve Hazar Hanlığı’ndan Cengiz İmpatorluğu’nun devamcısı Altın Orda’ya kadar) 1000 yıl kabile federasyonları veya daha büyük devletler şeklinde yaşamışlardır. Bunların dışında Sibirya’nın kuzeydoğusunda dağınık kabileler halinde yüzlerce yıldır yaşayan Yakutlar’dan bahsetmek gerekir. Bütün bu tarihsel geçmiş Türk toplumunun -zorunlu maddi koşullardan kaynaklı olsa bile – dinamizmini göstermektedir. Kuşkusuz bugün bu tarihsel geçmiş olduğu gibi tekrar edecek veya hareketlilikten aynı biçimleri anlayacağız demiyoruz. Ama toplumun bugünkü reflekslerini anlamak için tarihsel gerçekliğini iyi kavramak gerekiyor.

Türk tarihi Kemalizm’le birlikte nasıl dondurulamamışsa Anadolu’nun dinamizmi de bastırılamamıştır. Bugün Anadolu coğrafyası minik bir Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’dır. Her üç bölgenin kültürü, tarihi, insanı hepsi bu toprakların içindedir. Çeçenistan Savaşı ülkemizdeki Çeçenleri; Abhazya-Gürcistan çatışması Abhaz, Ubıh, Lezgi vd Çerkes toplulukları; Ermeni-Azeri çatışması Ermeni ve Azerileri; Çin’in “Uygur Bölgesi”ndeki gerginlik Doğu Türkistanlıları; Bosna, Sırbistan, Kosova, Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya’daki çatışmalar Boşnak, Sırp, Bulgar ve Arnavutları; Kıbrıs’taki gerilim Rumları; Arap-İsrail çatışması Arapları ve Yahudileri etkilemektedir. Sadece bunlar değil; son dönemde Orta Asya’dan binlerce Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Azeri öğrenci eğitim için Türkiye’ye geldi. Şimdi bunların bir ayağı Asya’da ise bir ayağı burada. Kürtlerin özel durumu zaten biliniyor. Sonuç olarak biz istemesek de çevremizdeki her gelişme bizi direk içine alıyor. Resmi ideoloji 1923 sonrası bu mozaiği tek tipleştirebileceğini sandı. 90 yıl sonra görüldü ki, bu gerçeklik zorla bastırılamadı. Nitekim de öyle oldu. Bu topraklar yeniden kendi gerçekliğine döndü.

Dün egemen sınıflar içinden Enver Paşa, bugün dışarıdan ABD, üstü örtülemez bu gerçekliği kendi lehlerine kullanmak istediler. Türkiye’de bu politika değişikliğini, 1990’da Sovyetler Birliği’nin çökmesi ardından ortaya çıkan boşluğu doldurmak babında ilk kez T. Özal dile getirdi. Özal, inkâr ve imhaya dayanan geleneksel Kürt politikasını esnetmeye ve “çözmeye” çalışarak, daha “büyük oynamak” gerektiğini düşünüyordu. Türkiye artık bu dar dünyadan ve onun tek tipçi yaklaşımlarından kurtulmalıydı. Bugünkü mevcut durum Türkiye gerçekliğini yansıtmıyordu. Tabii bütün bu görüşler aynı zamanda ABD politikasıydı. Fakat Kürt meselesinin yükselişinin yarattığı gerginlik, o gün bunun bir devlet politikası olarak kabulünü önledi. Bugün bu politika artık bizzat devlet politikası haline getirilmiştir. Çünkü içeride Kürt hareketinin yükselişi kısmen durdurulmuş, dış yönelime göre içerisi dizayn edilmiştir. İsrail-TC askeri işbirliği anlaşması (1996) bunun altyapısını hazırlamak için yapıldı. Boru hatları projesi bu yeni yönelimin en somut ifadelerinden biridir.

Bölge Ülkelerinin Durumu

Hazar havzası ve Orta Asya (Batı Türkistan) ülkeleri 1990 sonrasında bağımsızlığına kavuştu. Hepsi bağımsızlığını pekiştirme ve ekonomik olarak ayakta kalma çabası içinde. Bölge petrol, doğalgaz, su, değerli madenler ve elverişli tarım arazilerine sahip. Bu önemli özelliklerin yanında emperyalistler açısından aynı zamanda büyük bir pazar alanı. Nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman Türklerden oluşuyor. Bunun dışında Çerkez, Çeçen, Gürcü Müslümanlar ve Ermeni, Gürcü, Rus Hristiyanlar bölgede ikinci çoğunluğa sahip.

21. asrı “Avrasya yüzyılı” (siz onu Asya; siyasal-kültürel terimle Doğu’nun paylaşılması olarak anlayın) ilan eden ABD açısından, bu alan tutulması zorunlu bir bölge.

Çünkü birincisi; çok zengin maden, petrol ve doğalgaz yatakları var. Aynı zamanda yeni bir pazar. İkincisi; Uzak Asya ve Pasifik bölgelerine giriş kapısı. Üçüncüsü; bu bölgeyi kopartabilirse, Rusya’nın zayıflayacağını biliyor. Çünkü Rusya bölgenin yer altı ve yer üstü kaynaklarına muhtaç. Buralar Rusya’dan kopartıldığı ölçüde Güney’den kuşatılmış ve ABD, en büyük hedefi olan küçültülmüş ve emperyalist rakip olmaktan çıkmış Rusya hedefine bir adım daha yaklaşmış olacaktır. Şimdilerde aralarında kimi gerginlikler olsa da, ABD bölgedeki bu hedeflerin bir kısmına TC üzerinden ulaşmak istiyor. TC’nin çıkarları ise bu politikayla uyum içindedir. Yeni süreçte büyümenin imkânları olarak bakmaktadır bölgeye.

ABD; bu stratejisinin önünde politik anlamda engel olarak Rusya, Çin ve İran’ı, ideolojik anlamda ise “radikal İslam” ve Doğu uygarlığının kültürel mirasını görüyor. “Laik, demokrat ve Müslümanlığının bilincinde bir Türkiye” ise bölge için ABD’nin örnek gösterdiği ülkedir. Bunun dışında ABD, bölgedeki mevcut yönetim kadrosu ve devlet başkanlarından ciddi biçimde olmasa bile yine de rahatsızdır. Bunları yeterince Rusya’dan kopamamakla, sosyalizm döneminden gelen eski alışkanlıklarını devam ettirmekle, tutuculukla ve bürokratizmle eleştiriyor. Bu kadroların çoğu Sovyetler dönemindeki eski Komünist Partisi yöneticileri olduklarından dolayı yer yer siyasal dengeleri hesap ederek, ABD’nin istediği tarzda hızla Batı’ya kucak açmamaktadır. Örneğin, kısa bir süre öncesine dek Kazakistan Devlet Başkanı olan Sultan Nazarbayev, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türki Cumhuriyetler’in Bağımsız Devletler Topluluğu’na (BDT) üye olmasını sağlamak için epey uğraşmıştır. Kuşkusuz mevcut yöneticilerin çoğu Batı yanlısıdır. Ama ABD çok daha fazlasını istiyor. Hiçbir şekilde pazarlıktan yana değil. Bölge, bugünkünden çok daha hızlı bir biçimde emperyalizmin talanına açılmalıdır!

Kabaca bu bölgeye “Ön Asya” diyebiliriz. Bugün Ön Asya büyük bir tehdit altında. Yer altı ve yer üstü kaynakları bir yandan bu ülkeleri zenginleştirmekte ama diğer yandan emperyalist güçler arasında sömürgeleştirilecek bir rekabet alanı haline getirmektedir. ABD, “21. asır Avrasya yüzyılı olacak” diyerek daha baştan bunu ilan etti. 1990 sonrası bölge hiç savaşsız, darbesiz, ambargosuz bir gün görmedi. Gelecekte Ön Asya’yı bugünkü Afrika ve Ortadoğu’ya benzeme tehlikesi bekliyor. Afrika nasıl 17. yüzyıl sonrasında talan edilip, şimdi insanlar açlıktan ölecek biçimde ortada bırakıldıysa; Ortadoğu yine aynı dönem içinde cetvelle çizilen uyduruk sınırlarla koca bir Arap ulusu paramparça edilerek petrol boğazlaşmasına itildiyse, bu tehlikelerin hepsi şimdi Ön Asya’yı bekliyor. Kaldı ki, Ön Asya’nın ulusal, dinsel, mezhepsel, güncel ve tarihsel çelişkileri her iki bölgeden fazladır.

Özellikle Kuzey Kafkasya ve Batı Türkistan (Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek) bölgesindeki sınırlar bu tehlikeye zemin sunuyor. Çünkü yapaydır. Hâlbuki bu bölgedeki halkların dilleri, tarihleri, kültürleri, ulusal kökenleri, ortak soy geçmişleri aynıdır. Örneğin Orta Asya’daki halklar geçmişte aynı sınırlar içinde Cengiz İmparatorluğu, Çağatay, Hive, Buhara ve Hokand hanlıklarında kabileler halinde yaşamıştır. Birine Kazak, diğerine Özbek denmesinin ciddi hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla bu sınırlar emperyalizmin kirli oyunlarına zemin sunmaktan başka hiçbir işe yarayamayacaktır.

Asya kıtası veya Doğu, sadece 1917 sonrası sosyalizm döneminde dikkat çektiğimiz tehlikelerden uzak kaldı. Ondan öncesinde, 16. yy. sonrası bölge zaten sömürgeleştirilmişti. Özellikle Çin ve Hindistan, İngiltere’nin sömürgesi olduğu dönemde tam bir talan ve yozlaşmanın içine itildi. Aynı şekilde Çarlık Rusyası kendi kontrolündeki bölgelerde terör estirdi. 1917 sonrası Sovyetler Birliği çatısı altında kalan halklar tarihlerinde ilk kez sömürüden kurtuldu. Peşinden 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığa kavuşması ve sonrasında “Bağlantısızlar bloku” içinde yer alması, 1949’da Çin Devrimi emperyalizmin bölgedeki etkinliğini çok ciddi olarak zayıflattı. Asya’nın bu en büyük üç ülkesinin ardından, ulusal ve sosyal mücadelelerle Vietnam, Kamboçya, Kuzey Kore, Laos ve yine ABD yanlısı Şah rejiminin devrilmesiyle İran’da neredeyse etkinliğini tamamen yitirdi. Şimdi bu dönem sona erdi. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması ardından bölgede bir boşluk doğdu. Emperyalizm bu boşluğu doldurmaya çalışıyor.

Bölgedeki Türk-Müslüman toplumların siyasal gündemi ise iki kanaldan yapılan fikri tartışmalarla belirleniyor. Birincisi; Rusya Türkleri arasında 19. yüzyılın sonlarında eğitim-kültür alanında yenileşme ve İ. Gaspıralı’nın deyişiyle, “Dilde, fikirde, işte birlik” yaratmak amacıyla başlayıp, 1905 Devrimi sonrası liberal, siyasal ve toplumsal bir hareket olan “Cedidcilik” akımının mirasını devam ettirenler… İkincisi; Şeyh Mansur ve İmam Şamil’in fikri temelleri etrafında muhafazakâr, anti-Rus ve antikomünist olan kökten dinci akımların bugünkü sürdürücüleri… Bu iki akım yüzyıl önce de çatışma halindeydiler. Bugün benzeri tartışmalar sürüyor. ABD’nin günümüzdeki tavrı ise biliniyor. Radikal İslam kaynaklı Batı karşıtı bir eğilimin güçlenmesini istemiyor. S. Arabistan ve İran’dan ziyade bölgede “laik ve demokrat” bir Türkiye’nin etkinlik kazanmasını istemesinin nedeni bu. Batı yanlısı, “ılımlı İslamcı” Fethullah Gülen’in bölgedeki örgütlenmesini yıllarca bu amaçla destekledi (ABD’nin, “Yeşil Kuşak” projesiyle Sovyetler’i kuşatmaya çalıştığı süreçte ve sonrasında sosyalizmin çözülüşü ardından bir dönem cihatçı-radikal İslami akımları desteklediği/örgütlediği ise sır değil). Türki Cumhuriyetler içinde sosyalist hareketin bugün en güçlü olduğu ülke ise Azerbaycan’dır.

Ön Asya halkları yakın gelecekte bugünkü Afrika ve Ortadoğu durumuna düşmemek için, bölgede anti-emperyalist mücadeleyi yükseltmek zorundadır. Antiemperyalist yanı güçlü olmayan hiçbir ulusal-sosyal hareket bölgede halkları birleştiremez ve kazanımları kalıcı hale getiremez.

Tarih Önüne Çözebileceği Problemleri Koyar

Bizim dışımızda yeni bir dönem başlıyor. Bunun dışında kalmak mümkün değil. Biz istemesek de süreç bu yönde akacak. 1990 sonrası kurulan ilişkiler, boru hatlarının ve “uygarlık merkezi”nin Asya’ya doğru kaymasının yaratacağı imkânlarla daha da derinleşecek. Bazı zamanlarda kesintiye uğrasa da bir yandan yoğun siyasal, kültürel, ekonomik ilişkiler geliştiriliyor diğer yandan uzun yıllardır Kazak, Özbek, Türkmen, Kırgız, Azeri binlerce öğrenci Türkiye’de eğitim görüyor. Demirel bu öğrenciler için, “Türkiye’nin en büyük yatırımı”dır dedi yıllar önce. Hem kendi tarihimizin iç dinamikleri ve kültürel mirasımız hem Anadolu coğrafyasının Balkan, Kafkas, Ortadoğu kökenli halkları, dışarıyla ilişkileri çok yoğun olarak zorluyor. Resmi ideolojinin, bu toprakların tarihsel mazisi ile hiç bağdaşmayan donuk politikası çatladı.

Bu kaçınılmaz sürecin dışında kalınabilir veya “bizi ilgilendirmez” denilebilir ama bu durum, gerçekliği değiştirmez. “Su kendi yolunda akar”. Sol olmazsa varolan boşluğu bugün olduğu gibi yarın da İslamcılar, ırkçı faşistler, devlet doldurur. Tabii bu boşluğu en fazla ABD’nin doldurmak isteyeceğini unutmamak gerekir.

Bütün bu gelişmeler güçlü bir tarih bilinci ve ütopyaya sahip olmaksızın kavranamaz. Sol’un, özellikle son 30 yıldır çevremizde gelişen bu olaylar karşısında söyleyecek bir sözünün olmamasının nedeni tarih bilinci eksikliğidir veya tersinden söylenirse Kemalist tarih bilincine sahip olmasındandır. Şu bir gerçek ki, 95 yıllık resmi ideoloji bütün belleğimizi silmiş, insanımızı tarihinden koparmıştır. Ortaya çıkan sonuç, köksüz ve tarihi kendisiyle başlatan bir ideolojinin ürünüdür. Fakat bellek kaybı ve tarihsizlik sadece “yönetilenler” için geçerlidir. Onlara “resmi tarih” öğretilir. Egemenler ise yönetebilmek için “gerçek tarih”i bilir. Çünkü bunu bilmezlerse tarihsel devamlılığı sağlayamayacaklarından dolayı yönetemezler.

Tarih bilincinin zayıflığı en büyük tahribatını devrimci harekette gösterdi. Okullarda öğretilen “resmi tarih”, tarih bilincini silip atmış, geçmişin bilgisini kuru bir masala dönüştürmüştür. Sol’un tarih bilgisi de bundan dolayı, Batı Avrupa burjuva devrimleri ve Bolşevik Parti tarihiyle sınırlıdır. Hal böyle olunca, reel sosyalizm sonrasında Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda gelişen yeni durumu kavramakta zorlanmıştır. Irak ve Sırbistan bombalandığında “tarafsızlığının” gerekçesini, “Saddam ve Sırp faşizmi ile ABD emperyalizmi çatışması” söylemiyle; Kafkaslardaki bağımsızlık talepli çatışmaları “mikro milliyetçilik”le ve kendilerini ifade edebilecekleri yegâne kimlik olan din eksenli çizginin bir araya getirdiği halkların ABD karşıtı haklı tepkisini “İslami gericilik”le izah eder. Aslında sol basbayağı şaşkın ve politikasızdır. Söyleyecek sözü yoktur veya örtük olanı kavrayamadığından suyun üstünde ne gördüyse o kadarlık politika yapar. Tarihsel bilincin zayıflığının düşüncede yarattığı tahribatın sonuçları ise derindir. Olasılıkçı düşünememe ve tek boyutlu kavrayış, devamlılığın bilincinde olmama, yabancılaşma ve ütopyasızlık bunun yansımalarıdır.

Marx’ın dediği gibi tarih, önüne çözebileceği problemleri koyar. Her yeni sorun olasılıklı gelişme imkânları dâhilinde çözümünü içinde taşır. Bu anlamda maddenin ileride nasıl bir şekil alacağı meselesi, bütün olasılıklar göz ardı edilerek illa ki tek biçimde gerçekleşmesi zorunluymuş gibi bir sonuca indirgenerek kavranamaz. Bu bilime aykırıdır. Çünkü mekanikçi yorumun bir çıktısı olarak aynı nedenler her zaman aynı sonuçları verecekmiş gibi düşünen, dış etkilere kapalı bir bakıştır bu. Sol’un düşünüş tarzı da böyledir. Boru hatları meselesinde bunu rahatlıkla görebiliriz. Sol’a göre Bakü-Ceyhan vd boru hatları yayılmacı politikanın somutlaşmış görünümüdür ve Türkiye’yi emperyal anlamda “büyüten” bir gelişmedir. O halde buna karşı durmak gerekir! Çünkü tam dile getirmese de bu gelişmenin mantıki sonuçları onu korkutur. Türkiye’nin “büyümesi” üretici güçleri geliştirecek, sistemin krizini alabildiğince azaltacak, bu da devrimin objektif şartlarını zayıflatacaktır! Kestirmeden vardığı tek sonuç budur. Burada yanlış, mekanikçi tarzda, “aynı nedenler her zaman aynı sonucu doğurur” yorumundadır. Bu yoruma göre aynı nedenler, yukarıda izah ettiğimiz şekilde, hep aynı biçimde tek bir sonucu doğuruyor. Gerçek durumsa böyle değildir. Bu ihtimal de içinde olmakla birlikte her zaman birden fazla farklı gelişme olasılığı vardır. Bu görülebilirse yeni gelişmeler kimseyi korkutmaz. Boru hatlarından devam edelim. Yukarıdaki mantıkta üç yanlış vardır. Birincisi; enerji nakil hatları bir tarafıyla yayılmacı bir çizgidir, bu doğru, ama hepsi bu değildir. Çünkü tarihsel-kültürel özellikleriyle bölge bizim parçamızdır. Dolayısıyla tek yanlı bir ilişki kurulmamaktadır. Bu karşılıklı ilişki bizi oraya, onları buraya taşıyacaktır. İkincisi; ekonomik ve siyasi büyümenin üretici güçleri geliştireceği doğrudur ancak buradan sadece devrimin gecikeceği sonucunu çıkarmak yanlıştır. Çünkü boru hatları yeni çelişkileri/gerilimleri ortaya çıkaracak ve var olanları hızlandıracaktır. Yıllardır Türkiye, Kafkaslar’da kriz ortamının bir parçası haline geldi. Şimdilerde arası iyi olmakla birlikte, Rusya ve İran’la bölgesel rekabet ve gerilimi hep olacak. Öte yandan nakil hatlarının yaratacağı ilişkilerin bir başka çıktısı da, coğrafyamızdan yapılacak bir devrimin etkisinin dalga dalga Ön Asya’ya doğru yayılmasının koşullarını hazırlayacak olmasıdır. Üçüncüsü; bu indirgemeci yorum, öznel faktörlerin değiştirici gücünü hesaba katmıyor. “Şu nedenler illa ki şu sonucu doğurur” gibi indirgemeci bir bakış vardır.

Mekanikçi kaba mantık devrimin olabilirliğini salt iktisadi alt yapıdaki krize bağlar. Tabii alt yapıyı tek belirleyici faktör olarak gördüğünden dolayı boru hatları üzerinden geliştirilebilecek yayılmacı bir yönelimin, sistemin krizini yumuşatarak devrimi geciktireceği gibi tekil bir sonuç çıkarmaktan geri durmaz. Hâlbuki Marx ve Engels, “Biz hiçbir zaman ekonomik faktörler tek belirleyendir demedik. Başka etkenlerle birlikte, son tahlilde belirleyicidir dedik”, diyerek ekonomik indirgemeciliği eleştirmiştir.

Doğu’da politika yapma tarzı bazı yanlarıyla Batı’dan farklı özellikler gösterir. Çünkü tarih boyunca uluslaşma süreci Batı’dakine benzer bir gelişme seyri izlemedi. Batı’da kapitalizmin gelişmesiyle birlikte burjuvazi, kendi pazarını yaratmak için dar ulusal sınırlar çizmiştir. Milliyetçilik, bu çıkarları korumak kaygısındaki ulusal burjuvazinin ideolojisi olarak ortaya çıktı. 19. ve 20. yüzyıl Avrupası’nda büyük ulusal-sosyal çatışmaların bir nedeni de bu milliyetçiliktir. Tabii milliyetçilik ilk çıktığı haliyle kalmamış giderek ırkçı faşist temelde derinleşmiştir. Hitler, Mussolini, Franco, Salazar gibi faşistlerin sadece Avrupa’dan çıkması bu maddi zeminden kaynaklanır. Daha sonrasında Avrupacı bakış, iç dinamiklerinin kendine özgü koşullarda geliştirdiği bu uluslaşma sürecini sanki aynı biçimde yaşanması gerekiyormuş gibi dışarıdan bir müdahaleyle Doğu’ya dayatmıştır. Doğulu siyasetçilerin bir kısmında içselleşen bu yanlış bilinç, bölgenin tarihine yabancı ve zorlama ulusal sınırların oluşmasına neden oldu. Çoğu zaman da Batı Afrika, Ortadoğu ve Asya’nın uzak kesimlerinde yapay sınırları bizzat kendi eliyle çizdi. Ulusal boğazlaşmaların Doğu’nun “makûs talihi” haline gelmesi, Batı’nın bilinçlerde yarattığı bu çarpıklık ve dış müdahalelerden kaynaklanır. Gerçekte ise Doğu’nun geçmişinde halklar arasında böylesi düşmanlıklar yoktur. Sınırlar çok anlam ifade etmez. Merkezi devlet sınırları içinde yaşayan her halk çok özel çatışmalı durumlar dışında kendi kimliğini baskı görmeksizin yaşar. Bir İslam bilgini veya tüccarı, İspanya Emevileri’nin topraklarından Orta Asya’ya kadar her yere gümrük ödemeksizin rahatça girip çıkabilir. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş gibi Türk düşünürlerinin görüşleri Horasan’dan Balkanlar’a kadar bu rahatlıkla hareket eden müritleri tarafından yaygınlaştırılmıştır. 19. yüzyılın sonunda Türk milliyetçisi görüşlerin Selanik’ten Kazan’a, Mısır’dan Kırım’a kadar geniş bir alanda tartışma imkânı bulması bundandır. Örneğin Yusuf Akçura meşhur makalesini Mısır’da çıkan “Türk” gazetesinde yayınlamıştır. Veya Enver Paşa’nın Kafkaslar ve Orta Asya merkezli yeni politik hedeflerine bu bölgede zemin bulabileceğini düşünmesi yine bu tarihsel geçmişten kaynaklanır. Sultan Galiyev’in Doğu’da “sömürgeler enternasyonali” ve büyük bir devlet kurmak isteği, gücünü buradan alır.

Bütün bu gelişmelerin alt yapısını Doğu’nun kendine özgü iç dinamikleri hazırladı. Bir diğer deyişle Doğu’daki iktisadi, siyasi ve tarihsel şekillenme, uluslaşma sürecinin Batı’dan farklı gelişmesine neden olduğu gibi, Enver Paşa’nın projeleri dâhil geçmişte yaşanan kimi olayların yukarıda anlattığımız biçimde gelişmesini sağladı. Eski Mısır hariç Doğu’da bir üretim biçimi olarak kölecilik yaşanmadı. Feodalizm ise Batı’daki gibi toprakları ve merkezi otoriteyi parçalamadı. Merkezi otorite neredeyse her dönem varlığını korudu. Yine üretim aracı olan toprak, Batı’daki gibi özel değil, devlet mülkiyetinde oldu. Batı’da ulusal pazarı yaratma kaygısının bir sonucu olan uluslaşma, hemen ardından diğer halklara yabancılaşmayı ve milliyetçilik temelinde çatışmaları beraberinde getirdi. Feodalizm dönemindeki çok parçalı tarihsel geçmiş de buna siyasal zemin hazırladı. Fakat Doğu’nun çok uluslu ve merkezi devletler biçiminde şekillenen tarihi, Batı’daki tarzda bir çatışmayı başlangıçta engelledi. Sonraki kapışmalarda ise Batıcı bilinç çarpıklığı ve dış müdahalelerin çok önemli bir rol oynadığını belirtmiştik.

Görüldüğü gibi Doğu’nun tarihsel geçmişi ve uluslaşma süreci, dün olduğu gibi, bugün de geniş bir coğrafyada politika yapma imkânı veriyor. Sol hareketimizin tarihi de hem bunun hem de yer yer iç içe geçmişliğin örnekleriyle doludur. 1923’ler sonrası sağ’dan sol’a tüm güçlerin siyasal ve kültürel anlamda bu ilişkiyi yitirmesi, Sovyetler Birliği ve TC’nin çok farklı iki ayrı siyasal sisteme sahip olmasından kaynaklıdır. Üstelik Kemalizm’in toplumsal bilinci tarihsel geçmişimizden kopartması, bu ilişkisizliği daha da derinleştirmiştir. Ancak bugün yeni bir sürecin eşiğindeyiz. Yarını kurmada dünü kavramak bu anlamda çok önemlidir.