arama

Dünyayı Masallasak da mı Saklasak?

Arif ARSLAN
Masalların hesap edilmeyen dönüşü egemenlik ilişkilerinin serpilmesine mi yaramakta, yoksa kapitalizmin en boğucu katılığına karşı halkın kendini temize çekme eğiliminin neticesi olarak mı söz konusu olmuştur?
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Bir arkadaşımın masal anlatma etkinliğine katılınca, arkadaşım “Masalların 1970’li yıllardan itibaren, kadim kültürün bir ögesi olarak yeniden gündeme gelmeye başladığını” söyledi. Bunun üzerine düşünmek gerekliydi. Masallar, büyülü gerçeklik, geç kapitalizm, postmodernizm, neoliberal akıl… Oturup etraflıca düşündüğüm, özenli bir yazı yerine, tam da niyetlendiğim gibi serbest akışlı ve plansız bir yazı olacak yazdıklarım.

Şu soru kafamı kurcaladı: Masal egemenlik biçiminin ihtiyacını karşılamak üzere mi gündeme gelmektedir, yoksa halkın kaybolmakta olan kültürünü sürdürebilmenin bir direnci olarak halkın çekiştirerek sahneye çağırdığı utangaç bir sanatçı mıdır? Masal anlatmayı, dinlemeyi keyifle sürdüren büyüklere bir kastım yok elbette ancak günümüzde trend olan her şeye bir mim koymadan da geçemiyor eleştirel akıl. Sosyal medyada sık rastladığım ilanlar da var konuyla ilgili: Masal ve hikaye anlatıcılığı eğitimi, masal terapi sertifikası… Her şeyin sertifikalandırılması sürecinin bir parçası oluvermiş masal da. Milli Eğitim Bakanlığı, Bakanın da katılımıyla İstanbul Masal Zirvesi düzenledi, “Kütüphaneler hayat bulsun masal dinlemeyen çocuk kalmasın!” sloganlı bu zirve elbette piyasa dışı, kâr amacı gütmeyen bir faaliyet ve amacı da masalı çocukların dünyasında daha çok yer edinir hale getirmek olarak sunuldu. Ama bu da bir trend işte. İlgiyi yoğunlaştıran ve bu mecralara sevk eden dürtücü ne peki?

Masal düşlerle, eğlenceyle, çocuklukla, heyecanla… ilgiliydi elbette ama masalın böylesine yüzeye zıplamasının ardında onun bastırılması yatmıyordu ki… Masal çağı çoktan kapanmış, neredeyse iki asırdır romanın gerçeklik evresindeydik kafaca. Hatta şimdilerde o bile bir sanat biçimi olarak yerini sinemaya terk etmek üzereydi. Roman gemisi batmadı, yüzüyor ama üzerinden bir hayli yükü denize atarak su üzerinde kalabilmeyi başarıyor o kadar. Bu başka bir tartışma konusu zaten, şimdi girmeyeyim.

Masal da bir kültür ürünü olarak ancak bir ihtiyacı karşılamak için üretilmekteyse ona kimin ihtiyacı var? Masalla ilgili bu sorgulamam sürerken eski öğrencim Tanya, Masal Terapi (J.M. Liberman) adında bir kitap önermiş: “Bu kitap hayat yolculuğunda tılsımlı pusulan olacak” yazıyor kitabın üzerinde. Tılsımlı bir pusulaya ihtiyacım olmadığı için kitapla ilgilenmeyi düşünmedim elbette. Ancak bu tür kitapların çok ilgi gördüğünü biliyorum çünkü çağımızın tılsımlı sözcüğü masal değil, terapi. İnsanlar başarılı olmak, hayata tutunmak, mutlu olmak vb. amaçlar için kendi seçimleriymiş gibi gösterdikleri yönlendirmelere ihtiyaç duyuyorlar. Terapi, bir sağlık vaadi öncelikle; bütün olumsuzlukları kazıyıp atmayı vaat eden bir çaba. Efendim, terapinin kime zararı var? Bırakalım insanlar, keyif aldıkları şeyleri yapsın, madem mutlu oluyorlar! Buna diyeceğim yok şimdilik, başka türlü edebiyat istemeyeni Bereketli Topraklar’ın terli sayfalarını gezdirmeye niyetli değilim.

Bir kere masalı oturttuğum yeri açayım: Kabataslak bir yorumla düşünüş biçimlerini sihirsel, dinsel, bilimsel/gerçekçi (Alaaddin Şenel) diye aşamalandırdığımızda sihirsel/mitsel düşünüş biçimine denk gelen anlatı mitos ve destandır. Mitoslar ve destanların temel niteliği gerçeklikle ancak simgesel düzeyde ilişkide kalmasıdır; dinsel düşünüş ise aşkın bir öznenin kudretinde yansıtır eylemenin gücünü. Dinsel düşünüş de menkıbelerde, kıssalarda, fetihnamelerde ve masallarda yansımasını bulur. Her yeni dönem, eskisini de genetiğinde taşır elbette. Destan bu düşünüş biçiminde de mevcuttur ama önceki dönemden farklı şekilde, bir dava uğruna, bir topluluğun yeni gerçekliğiyle ilişkili olarak… Bir köprü tür olarak masal, fantazya ile gerçeklik arasındadır. Masal da dinsel düşünüş dönemine denk gelen bir sözel üretimdir. Destan ile roman arasında bir tür olarak da görebiliriz. Roman ise ayakları yere basan, bu dünyanın sınırlarında ve dünyaca bir dille sunulan gerçekçi algının edebi ürünüdür.  Masallar anonim olması itibariyle tahakküme karı halkın direnme bilgisi ve deneyimini yansıtır. Çocuklara ait veya onların dünyasına hitap ediyormuş gibi görünür ama genel bir uygarlaşma sürecinin parçasıdır. Dil, dünyayı nasıl ki metaforlar ile ifade ediyorsa, halkın günlük yaşamının hoşnutsuzluk ve arzuları edebi ürünlerde metaforlar olarak ifade bulur. Masalları, biraz da bu yönden incelemeye yatkınız.

Türk masalları çok hoştur bir kere. Her şeyden evvel, başında bulunan tekerlemenin ezgiselliği, anlamsal absürtlüğü dinleyiciyi, henüz masala başlamadan önce, içinde yaşanılan gerçekliğin katılığından kurtarır zihni. Tekerleme, dinleyiciyi anlamaya çağırmaz; keyfe çağırır. Tekerleme, anlatının oyunsallığının dile gelmesidir; dinleyiciyi irite eden bir tekniktir bu: Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek; soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide-gide bir arpa boyu gitmemiş miyim? Natal – matal martaval, işte size duyulmadık bir masal. Tekerlemenin irite edici niteliği, evrensel bir sanat modeli için ip ucu da olabilir pekala. Bu modeldeki sanat, hayata dairdir ama hayat değildir işte.

Mesela biri bana dilini, konuşmasını, Türkçesini geliştirmek için ne yapması gerektiğini sorsa (bu bazen olur), bulabilirse Eflatun Cem Güney’in kaleme aldığı masallar ve Nasreddin Hoca fıkralarını salık veririm. Örnekleyeyim. İşte Sırmalı Pabuç masalının girişi: “Bir gün başımdan kavak yelleri esti… Nasip kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek dere, tepe düz gittim, üç köy çıktı uğruma. İkisi viran, meran; birinin de aslı var, astarı yok… Aslı astarı yok köyde üç kuyu kazdım, üç kuruş kazandım. İkisi silik milik, birinin de yazısı var, turası yok. Turasızı aldım, çarşıya daldım. Bir de baktım, tüfekçinin birinde üç tüfek. İkisi kırık mırık, birinin de kundağı var, çakmağı yok… Ne ona baktım, ne buna baktım, çakmaksızı dala taktım.(…)” Her şeyden önce sessel ritmi, dilin ezgili kullanımı ve akışkanlığı terapötik değil mi? Sonra, Keloğlan Masalları var; orada dışlananların, ötelenmişlerin inatçılığını ve direnişlerini, engelleri alt etmesini, hadsizlere had bildirmenin keyfini de sürebiliriz (Fuat Ercan hocam, vaktiyle hayat ile hikayat arasındaki ilişkiye yer açan müthiş keyifle izlettiği Kim Uyumuş Kim Uyanık: Mitoloji Masal Üzerinden Hakikate Yolculuk dersleri kurmuş idi).

Romanın, gerçekçi düşüncenin edebi ürünü olduğunu söylemiştim. Oysa günümüzde roman türünün gerçekçi düşünüş ile ilgisi erken zamanlarındaki gibi değil. Latin Amerika halklarının masalsı dünyasının, büyülü gerçeklik olarak romanı kuşatması da değil derdim. Bilim kurgu romanlarının gelecekçi kurguları da değil. Zamandan ve mekandan münezzeh dünya kurguları, fantastik yıkımcı savaşlar, deforme yaratıklar, kötücül ve vahşi karakterlerle dolu piyasa romanları. Bu kurguların gerçek dışılığı tepegözlerin, yedi başlı canavarların gerçek dışılığından çok farklı.

Peki dünyanın “yeni aklı” masallara nasıl bir yer açar? Bu yeni aklın, temel izleği olan genelleşmiş bir rekabet var mı mesela? Çağın aklı, yaşamın bütününü girişimcilik üzerinden okur. Her faaliyet girişimcil olma bakımından değerlendirilir. Hep bir köşe kapma ya da kapılmış köşenin korunması dürtüsü belirleyicidir. Nasıl ki masal karakteri daima dönüşür ve gelişirse, insan da daimi bir dönüşüm ve gelişim içinde olmalı, ayakta kalabilmenin gerektirdiği becerilere sahip olma yarışında geride kalmamalıdır: “Yeni özne, rekabet ve performans insanıdır. Kendi kendinin girişimcisi, ‘başarmak’ için ‘kazanmak’ için oluşmuş bir varlıktır.”[1] Özgeçmişler (CV) bir dolu sertifikayla süslenmelidir; güçlü bir benlik, iletişimsel esneklik, uyumlu bir kişilik, stresle baş edebilme, duygularına hakimiyet, yeni zamanların “performans çileleri” (Eric Pezet) her “girişimci özerk özne”nin olağan niteliği olmak zorundadır: “Neoliberal akılsallık, ben’i, rekabette hayatta kalabilmek için kendini güçlendirme yönünde kendi üzerinde etkide bulunmaya teşvik eder.”[2] Çağın girişimci bireyi düzgün konuşmalı, iletişimsel becerisi, pazarlama marifeti gelişkin olmalı; masal anlatıcısı prezentabl bir pazarlamacının rol modeli olmalıdır. Büyülü sözleriyle bir anda sahneyi, karanlık mağaradan cennetimsi erik çiçekleri serpilmiş çimenliğe dönüştürebilmelidir.

“Girişimci özne”nin hikayeye ihtiyacı vardır; bu hikaye sürprizli başarılar vaat etmelidir. Masalın dünyası küçük bir kozmostur ve orada işler o kadar da tıkırında gitmez; birçok engel vardır: devler, cüceler, hırsızlar, haydutlar, canavarlar… Zamanenin dünyasında herkes benzer bir kozmosun içinde aktör durumundadır, göz korkutucu engellerin kolayca alt edilebilmesi söz konusudur; mutlu sona doğru ilerlemek için bu engeller kaçınılmazdır ve her canavarın bir zaafı bulunmaktadır; masalın kahramanı karşısındaki devlerin zaafını kullanmayı becerebilmeli ve onları alt etmelidir. Bu kozmosun yasaları vardır ve bu yasalar bilinmelidir ki mutlu sona ilerlemek mümkün olsun; bilmek uyumlu olmayı kolaylaştırır.

Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu kitabında günümüz kapitalist toplumunda her şeyin şeffaflaşmaya yöneldiği gözlemini yapar. Bu yönelim derinlerde, olumlulaştırılmış dünya tasarımının yansısıdır.Olumluluğun hakim olduğu toplum sadece birincilere dikkat kesilir; ondan gerisi adeta çöptür. Hep kazananların yer aldığı bu dünyada kaybetmek hiçliktir, böcek olmaktır. Olumluluk tercihi ve güzellemelerinin günlük hayata ve eylemlere bu düzeyde egemen oluşu, bir taraftan da kapitalist sömürünün olumsuz sonuçlarının görünmezleşmesine varır. Bu olumluluk dünyasında öne çıkan, nasıl elde edilip edilmediği önemli olmayan başarıdır. Olumluluk dünyasında deneyimin otantizmi ve kendiliği önemli olmayacak, sonucun kendisine odaklanılacaktır. Bir iş, ilişki, karşılaşma muvaffakiyete değil, başarıya endeksli olacaktır: “Her şeyin olumlulaştığı bir dünyada temel kriter ‘başarı’ olacaktır. Başarısızlık ise kişisel yetersizlik ve eksiklik olarak içselleştirilerek sömürü rekabet, güvencesizlik gibi çatışmalı toplumsal ilişkilerin bir sonucu olarak gözükmeyecektir.”[3]

Başlarken iki güzergahlı bir tereddütüm vardı: Masalların hesap edilmeyen dönüşü egemenlik ilişkilerinin serpilmesine mi yaramakta, yoksa kapitalizmin en boğucu katılığına karşı halkın kendini temize çekme eğiliminin neticesi olarak mı söz konusu olmakta? Bu soruların ilkine yöneldim sadece, bu düşünceler belki sağlamlaşacak ve kendine yeni kanıtlar bulacak ya da ikinciye yönelerek kendi hüsnükuruntusuna tebessüm edecektir.

4 Eylül 2019


[1] (Dardot, P. & Laval, C., (2012). Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal Toplum Üzerine Deneme, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s.389.

[2] A.g.e, s.370.

[3] “Bifo” Berardi, F. (2018). Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam ve İntihar, Çev. Nalan Kurunç, İstanbul: Otonom Yayınları, s.153.