arama

Devlet Kuramı Üzerine Tartışmalar (II)

Özgür ELİBOL
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Özgür Elibol Özgür Elibol
  • 1 Star
    Loading...

Bourdieu – Devlet Üzerine

‘Devlet’in kısa bir tanımını yapacak olursak der Bourdieu; “iktidar alanının ‘idari alan’ ya da ‘kamu hizmetleri alanı’ olarak tanımlayabileceğimiz bölümünün, yani devlet denildiğinde muğlak bir biçimde zihnimizde canlanan o bölümün, meşru fiziksel ve sembolik şiddet tekelini elinde bulundurmasıyla nitelendiğini söylerdim” der ve tanımı ilerletir: “devletin, toplumsal düzene ve toplumsal düzenin temel ilkelerine iştirak anlamında rızanın örgütlenme ilkesi olduğu, sadece uzlaşının değil ancak uzlaşmazlığa yol açan alışverişlerin varlığına da temel oluşturduğu söylenebilir.”1 Bourdieu, Marksist devlet kuramının kamu yararına yönelik bir aygıt olma yönünü ihmal ettiğini ve devletin varlığı sorusunu sormadığını sadece işlevi ile ilgilendiğini iddia eder. Marksizmin kökeni için tanımın eleştirisi, işlevselliğe odaklanma eleştirisi yerindedir, ancak köken ile ilgilenmediği eleştirisi haksızlık olur. Ayrıca, Marksist gelenek içinde kalıp işlevselci yaklaşımı aşmış yazarlar vardır.2 Ancak ilerleyen derslerde özellikle devlet teorisinin özgünlüğü olan ‘sembolik şiddet’ ifadesinin anlaşılabilmesi için Durkheim, Marx, Weber ve Kant’ı devreye sokmak gerektiğini ifade eder. Aslında ilginçtir ki teorisini de önemli sayılabilecek oranda, bazı Marksistler ile tartışarak geliştirir. Örneğin, Hirsch, Anderson, Althusser, Poulantzas, Sayer, Thompson vd. (İlginçtir, dersleri okurken bu yazarları okuyup okumadığından şüpheye düşmek mümkün.)

Weber’in devleti tanımlarken kullandığı meşhur fiziksel şiddet tekeline sahip olmak ifadesini, bahsettiğimiz sembolik şiddet ifadesi ile geliştirilmesinin elzem olduğunu ifade eder. Meşruiyet tanımak, kabul etmek ile ilgilidir. Fakat bunun ölçüsü nedir? Nüfusun çoğunluğu mu? İktidarın sürmesi için gerekli çoğunluğu mu? Sessiz çoğunluk üzerindeki azınlığın kabul ettiği ama çoğunluğun kabul eder göründüğü bir iktidar meşru mudur? Kitlelerin -olsa da- homurtularının sürdürülebilir bir iktidarı engellemeden, devletin idari işlerini gördüğü ve cebir tekeline alternatif oluşmayan iktidar meşrudur diyebiliriz. Ancak gayrı meşruluk bir iktidarın devam etmesine engel değildir. Nihayetinde politika bir güç oyunudur.

Dersleri boyunca adım adım devletin bu çeşitli işlevlerini, oluşum koşullarını araştırmayı sürdürür. Toplumsal sınıflandırmaların belirlenmesi, ölçü sistemlerinin tanımlanıp standartlaştırılması, eğitim sistemi ile toplumsal kimliklerin üretimi, konut bağları ile rızanın üretimi. Bu konularda devlet gerçekliğini anlamak için oldukça çeşitli açılımlar yaptığını ifade etmeliyiz.

Eğitim sistemi ile milliyetçilik üretilir. Bu devletin iktidarının üretildiği bir alandır. Bunun Fransa örneğinde evrensellik iddiasındaki seküler bir ‘akılcı’ kültür üretimi iken bazı ülkelerde dini niteliktedir. Hatta bu bir dönem Fransa’sı için ihraç malzemesi ve kültürel hegemonya aracı idi. Bildiğimiz gibi bu misyon ABD öncülüğündeki Anglosakson dünyaya kaydı. “Kültür bir meşrulaştırma ve tahakküm aracıdır” (Bourdieu, DÜ, s.197) ve Weber’in dinin egemenlere kendi imtiyazlarının teodise’sini sunar ifadesini hatırlatarak, bunun kültür ile yapıldığı duruma sosyodise der ve devam eder; “Kültür, son derece benzer işlevleri yerine getirerek dinin yerini almıştır: Ezilenlere, üzerlerindeki tahakkümün bir temeli olduğu hissiyatını verir. Bu ulusal düzeyde, ama aynı zamanda dünya toplumu düzeyinde de geçerlidir; mesela egemen sömürgeciler, vicdanları gayet rahat, evrenselin taşıyıcıları olarak hissedebilirler kendilerini.”

Bourdieu kendi kavramsal çerçevesi içinde devletin bir blok değil, bir ‘alan’dır. “iktidar alanının özel bir dalı olarak idari alan, bir ‘alan’dır; yani özgün sermaye ve farklı çıkar biçimlerine bağlı karşıtlıklara göre yapılmış bir uzamdır.”3 Marksizmi bizzat Marx’ı da kastederek ekonomist olarak niteler, karşısına Pareto’yu koyar ve O’nu da siyasi indirgemecilikle suçlar. “Ekonomizm, devletin oluşumunu ekonomik sermayenin peyderpey birikmesi mantığıyla tanımlar. Bunun tam tersini söyleyip, önemli olanın siyasi sermayenin birikimi olduğunu ileri sürersek, siyasete indirgenmiş bir tarih yapmış oluruz.4 (Bourdieu, DÜ, s.95)

Bourdieu, devletin ortaya çıkışını bilgi birikimi, resmi dil ve kuralları, sermayelerin toplanması ile gerçekleşen süreç olarak ifade eder ve bunun bir evrenselleştirme olduğunu söyler. “Şimdiye kadar yaptığım tüm çalışmalar şöyle özetlenebilir: Bu kültür meşrudur, çünkü kendisini evrensel olarak, herkese açık olarak ortaya koyar; çünkü ona sahip olmayanlar o evrensellik adına, çekinmeden saf dışı bırakılabilirler. Görünüşte birleştirici olan ama aslında bölen bu kültür, onun tekeline sahip olanlar bulunduğu için (üstelik de, hususi olmakla itham edilemeyeceği için, korkunç bir tekeldir bu), en önemli tahakküm araçlarından biridir.” (Bourdieu, DÜ, s.129) Başka bir derste Poulantzas’ın (ve Gören Therborn, Claus Offe) başlattığı tartışma üzerine devletin şu veya bu sınıfa bağımlı olup olmadığını sorar. (Poulantzas’ın tavrı görece bağımlılıktır). Buna cevabı, doğrudan değildir, sınıf gibi pekçok ilişkinin de etkili olduğunu demeye getirir. “[M]evzubahis olan, olanların içinde, birbirlerine eklemlenmiş veya birbirlerine zıt vb. alt alanların içinde bulunan, karmaşık ilişkiler içindeki binlerce insandır.” (Bourdieu, DÜ, s.140) Bourdieu bu sorunun yapısal ilişki sorunu olduğunu ifade eder. Bu ifade tarzı devletin kökenine ilişkin yaklaşımından bağımsız değildir. Pek çok ilişkinin etkili olduğu konusunda haklıdır, ancak sınıf devlet içinde sınıf ilişkilerinin vurgulanması Marksist teorsiyenlere kalır ve Bourdieu indirgemecilikten kaçınma adına kritik unsurları gözden kaçırır, aslında görmek istemez.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Bourdieu’nun derslerinde belirttiği bir takım devlet etkileri devletin ne olduğunu anlamak için oldukça faydalıdır. Örneğin bahsettiği ‘imdi etkisi’, farklıyı düşünmeyi engelleyen durum budur dayatmasıdır. Bir başkası, güzel bir sorunun peşinden gelen bir ifadedir: ‘devletin, devletten başka yol olmadığına inandırmasıdır’. Bu konuda Foucault’nun iktidar teorisiyle bir bağ kuran Güney Çeğin’in çalışması dikkat çekicidir: “Her iki yazarın modern dünyada iktidarın faaliyetleri ve hakimiyet mekanizmalarının kuruluşuyla hemhal olmaları bir yana hem Foucault hem de Bourdieu araştırma tasarımlarını çoğu kez benzer nesneler üzerine inşa etmişlerdir. …Foucault, normalleştirme söylemleriyle denetim altına alınan ve disipline edilen uysal bedenlere odaklanırken, Bourdieu simgesel teorisi ekseninde hakimiyet ilişkilerinin faillerce doğallaştırılarak nasıl içerildiğine yoğunlaşmıştır.” (Çeğin, Terkipler, s.116) Bunu tarih okumasında mümkünler uzamını kapatarak yapar. Şu güzel ve bu konudaki bakış açılarını tasnif edeceği güzel bir sorunun cevabını ararken varılan bir noktadır (bir öğrenci sorusu): “Darwinci önermeye göre çevreye en uyumlu halinde olduğu için ayakta kalmayı başarmış olan devlet, mevcut haliyle en iyi olan mıdır?” Bunu ‘devlet tarihsel bir zorunluluk mudur?’ diye de sorabiliriz. Bourdieu’nun cevabı bir eğilimi yansıtır ve zorunluluk olmadığı yönündendir. “Sosyal bilimlerde, tarihsel mantığa mantık yürüterek ulaşılan sonuçları tatbik etmenin yol açtığı gösterişçi bilimselliğe direnmek gerekir.”(Bourdieu, DÜ, s.174) Devletin, devletten başka yol olmadığına inandırması ve tarihteki mümkünler uzamını kapattığı doğrudur. Ancak, Marksizmin klasik devlet görüşünde haklılık payı var ise, sınıflar olduğuna göre devlet de olacaktır. Bunun zorunluluk olduğu söylenebilir. Ancak tikel devletlerin niteliklerinin ve günümüz tikel kapitalist devletlerinin olumsallık olduğunu söyleyebiliriz. Bir prensliğin hanedanlığa dönüşmesi veya bir ulus devletin hegemonik bir emperyalist devlete dönüşmesinde de bu geniş tarih mümkünler makasını arayabiliriz. Bu tartışma Bourdieu’nun Marksizmden ne derece farklı durduğunu görmek açısından önemlidir ve bizce Marksizm bu konuda haklıdır.

Bourdieu’nun devlet teorisinin en önemli ayırt edici unsuru sembolik şiddet ya da sembolik tahakküm olarak adlandırdığı şeydir. Bunu “nesnel yapılarla zihinsel yapılar arasında gerçekleşen ve bilincinde olunmayan mutabakatlara dayanan kısıt türleri” olarak tanımlar.5 Bu devletin zihinlere koyduğu farkında olunmayan kısıt türleridir, açığa çıkarılması zordur. Ancak, Bourdieu devletin bu sembolik zoru vasıtasıyla cebir üzerinden tanımlanmasını sorunlu buluyor. “Bu bir değer yargısı taşımak ve patalojik bir devlet biçimi tanımlamaktır… bugün sağlam kurulmuş bir devletin, cebirden neredeyse vazgeçebileceğini ortaya koymak istiyorum” (Bourdieu, DÜ, s.186). Nasıl olup ta değer yargısı taşıdığını anlayamadığımı itiraf edeyim. Ayrıca cebirden vazgeçmiş bir devlet örneği olmadığı gibi sembolik şiddet anlaşılır bir gerçeklik olduğu halde, sadece sembolik şiddet ile cebirden vazgeçmiş bir devletin nasıl mümkün olduğu bizim açımızdan anlaşılmazdır. Bourdieu’nun egemen-tabi karşıtlığı üzerinden kurduğu ve bu ikilinin ilişkileri üzerinden tanımlanan sembolik şiddet kavramı, devlet-iktidar adına meşruiyet üretim mekanizmasını açıklama adına, bir iktidar teorisi olarak oldukça kullanışlıdır. Ancak, bunu (iktidardan farklı olarak, bir şey olarak) devlet teorisinin merkezine oturtunca sorun oluşturuyor. Adeta sembolik şiddet abartılıyor. Devlet bir ilişkiler alanı ayrıca uzlaşmaz sınıfları barındıran bir topluma ait bir ilişkiler alanı ise, bir direniş her daim mümkündür ve zor daimidir, belirleyicidir. ‘Sağlam kurulmuş’ devlet bu itirazın yükselemeyeceği bir devlet midir? Bunun ortaya çıkması için direnişin ‘sembolik’ olmaması yeterlidir. Ne zor kurumları kendini feshetmiştir, ne de bundan vazgeçmiş bir devlet örneği vardır.

Bourdieu, David Hume’un yönetilenlerin sayıca çok olmaları ve bundan dolayı fiziksel güçlerine karşın az sayıdaki yönetenlerin rahatça yönetebilmesi konusundaki şaşkınlığını paylaşıyor. Bunun makul cevabının ancak sembolik iktidarda olduğunu söylüyor. “ (Yönetilenler) Nasıl bu kadar kolay boyun eğiyorlar?” Devletin elindeki adeta sihirli gücü anlamanın bilişsel yapıları ve devletin bunları nasıl ürettiğinin sorgulanması ile mümkün olduğu kanaatindedir. Yeni Kantçılardan ödünç ‘sembolik form’ kavramını kullanır. “Bu sembolik formlar, toplumsal gerçekliğin inşa esaslarıdır: Toplumsal failler sadece fiziksel kuvvetlerce hareket ettirilen parçacıklar değil, aynı zamanda bilişsel yapıların taşıyıcısı olan, bilen faillerdir.” (Bourdieu – DÜ, s.203) Devletin bu sembolik formları dayatacak yetkisi ve gücü vardır. Bourdieu devletin toplumsal düzen kurma boyutu nedeniyle bir inandırıcılık etkisi olduğunu savunur; kırmızı ışıkta insanların durması örneğinde olduğu gibi düzen kurma becerisi. Bourdieu burada bir hata yapmaktadır. Devlet konusunda misyonunu adeta anti-tezini kurmak zorunda imiş gibi davrandığı Marksist devlet tezlerinin (ayrım yapmaz, sadece Marksizmin yetersizliğinden dem vurur) devletin tahakküm aracı olma yönünün temel olması gerektiğini kabul etmediği ve buna rağmen bir tahakkümden bahsedip bunu açıklamak zorunda hissettiği için yapar bu hatayı. Yukarıdaki ‘bilişsel’ uyum konusu devletin ‘sembolik şiddet’ mekanizmasının üretim süreci ile ilgisi olsa da, kendisi değildir, bu bir sosyal psikoloji süreci olarak ele alınabilir. Biraz daha dikkatli bir inceleme bunun ‘devletsiz’ topluluklar için de geçerli olduğu anlaşılır. Yani devlete ait bir ayrıcalığı açıklamak için uygun değildir. Hatası ve sevabı ile Marksizm içindeki ideoloji tartışmaları bize daha fazla anlama imkanı sunar. Basitçe soralım, Türkiye’de kalabalık ve disiplinli bir ordudan bahsederken, kurallara pek uyulmayan bir trafik olgusu nasıl açıklanabilir? Veya bir Avrupa ülkesindeki tersi durum? Şimdi kısaca değinelim, sanki devlet mekanizmasının toplum dinamiklerine fiili müdahalesi bu konuda daha etkili. Elbette devlet kutsallarını egemenlik altındakilere kabul ettirebilme kudretine sahip. Peki bir direniş karşısında yaptığı bu bilişsel sihir gösterileri ile hipnoz etmek midir kitleleri? Ancak, özellikle açık çatışmanın ve güç gösterilerinin olmaması durumlarında devletin nasıl yönetilenlerin bilişsel dünyaları üzerinde etkili olduklarını, devlet iktidarını yeniden üretme süreçlerini inceleyelim, bu konuda Yeni Kantçılardan da yararlanalım ancak durumun bundan ibaret olmadığını unutmayalım. Bourdieu, silahlı, büyük paralarla oluşturulan bir güç ve kontrol teknololojisinin dönüştürücü etkisinden bahsetmez. Marx’a karşın Weber’in üstünlüğünden bahseder, “egemenler nasıl hükmediyorlar?” sorusunun sorulmasından. Elbette şu sorunun sorulması da meşrudur; Marx’ın artısı üzerinde neden durmuyor; “bu hüküm nasıl alt edilir?”. Dediğimiz gibi, devletin sembolik iktidarı ve işlevlerini sorgulamanın anlamaya faydasını yadsımıyoruz.

Cevabının aranmasında fayda olan bir soru daha var; ‘nasıl oluyor da devlet bu ideolojileri kullanarak kitleleri yönlendirebiliyor?’ Devletin kendine kendini yeniden üretmekte kullanabileceği, tarihsel olarak meşruluğuna hizmet eden ideoloji(ler)ye sahip. Kitleleri bu devlet ideolojisi içinden düşündürmeye çalışıyor. Ancak devlet(ler) bu ideoloji konusunda sanıldığından daha esnek. Kontjoktürel ihtiyaçlarına göre, devlet mekanizmasına hükumet eden etkin yapıların türüne göre, dönemsel ihtiyaçlara göre esneyebiliyor. Örneğin herhangi bir devlet, kendine engel veya tehdit gördüğü herhangi bir unsura yönelik olarak temsil sistemi içinde veya dışında doğrudan kitleleri şiddete yönlendirerek, farklı ideolojileri kendi ideolojisine eklemleyerek veya kendi ideolojisini dönüştürerek tasfiyeye girişebilir. Bu ideoloji bir çeşit anti-komünizm, ırk kışkırtması, milliyetçilik veya başka bir şey olabilir. Kapitalist ulus devlet için bu ideolojinin milliyetçilik veya buna bağlı dini ideolojiler olması oldukça makuldür. Sorumuza kolaylıkla bir cevap vermek çok zor. Öncelikle kitlelerin yönlendirilmesi sadece ideolojiler ile gerçekleşmiyor, ideolojiler bir ortak dil, bir ortak temsil görevi görüyor. Genelde kitleler devlet çıkarlarına yönelik kitlesel tavır alışlarda bir ideoloji çevresinde ve kendiliğinden hareket etmezler. Bourdieu’nun kurumsallaşma ritüeli olarak kavramsallaştırdığı eğitim kurumu sayesinde toplum hiyerarşisi kurulur. Bu kurumsallaşma aynı zamanda doğrudan propaganda yapar, devlet resmi tarihini yeniden üretir, idari kurumsal sisteme kitleleri hazırlar. Bunun yanında medya ve devlet kontrolündeki iletişim sistemleri kitleleri harekete geçirme ve bağımlılığı yeniden üretmede çok etkilidir. Ancak bunların temelinde çıplak zor vardır. Bu potansiyel veya hareket halinde olabilir. Bourdieu bunu atlamaktadır.

Bahsettiğimiz bu kurumsallaşma ritüeli olarak eğitim emek dünyasının hiyerarşilerini tesis ettiği gibi, “bu nesnel bölümlenme esaslarını, varlığına boyun eğen zihinlere yerleştirir” (Bourdieu, DÜ, s.223) Buradan yola çıkarak toplumsal dünyayı üreten yapı olarak devletten söz eder. Bourdieu’nun buradaki hatası ufkunun sınıflı toplumlarla sınırlı olmasıdır. Söz konusu teşekkül devletin bu uzlaşmazlıklar içindeki zorunlu ama formu olumsal olan varlığında kaçınılmaz olarak gerçekleştirilecektir. Bu teşekkül her şeyden önce egemen iktidarın yeniden üretilmesi için elzemdir. Ayrıca başka zaman ve koşullardaki bir devletsiz toplumda kendi demokratik teşekkül mercilerini üretecektir. Yani bu devletin tanımı olamaz. Bourdieu’nun tuhaf sermaye kullanımı ile verdiği nihai devlet tanımı şu şekildedir: “Devlet; ekonomik sermaye, fiziksel güç sermayesi, sembolik sermaye, kültürel sermaye veya bilgi sermayesi gibi farlı sermaye türlerinin kademeli şekilde birikmesinin ürünüdür.” (Bourdieu, DÜ, s.226) Bu toplaşma bu iktidarların üstünde bir üst iktidar oluşturur, o devlettir. (Bourdieu, DÜ, s.229) Bourdieu’nun çalışmaları devletin anlaşılması için zengin malzemeler sunsa da, bu tanım çerçevesinde dönen devlet teorisinin açıklayıcılığı sakatlanmıştır. Ona göre tüm bu sermaye türleri zorunlu olarak bir tanıma türü olan sembolik sermayeyi oluşturur. Örneğin soyluluk ritüelleri, askeri statü simge ve ritüelleri ‘sembolik sermaye’dir. Bourdieu burada iktidarın sembolizmden geldiğini düşünme hatası yapıyor. Burada görünüşü, özün önüne geçiriyor. Çıkış yolu olarak da, tüm bu ikilikleri reddettiğini söylüyor. Ancak felsefi sorgulama onu terk etmiyor.

“Eğer devlet sahiden de benim olduğunu söylediğim şeyse, yani bir tek noktada toplanma ve birikme süreci ise, üzerinde düşünülmesinin bukadar zor oluşunu anlayabiliriz, zira pek çok şeyi aynı anda düşünmek gerekmektedir.” (Bourdieu, DÜ, s.237) Burada sermayeler kavramsallaştırması, sembolik olana verilen belirleyici önem, başka hatalı sonuçlara da yol açıyor. Örneğin, Joachim W. Stieber’in ‘modern devlet’ dışında devlet yoktur ifadesini savunması6 gibi hatalı tarihi yorumlar bu devlet algısının ve kavramsallaştırmaların bir sonucu.

Vergi toplama diyor Bourdieu, “inanç, itaat, boyun eğme, iyi niyet düzlemindedir: Yani sembolik sermaye, yani meşruiyet” (Bourdieu, DÜ, s.245). Peki neden bunun ‘toplumsal sorumluluk’, ‘devlete karşı yükümlülük’ olarak şekillenmiş ve ‘devletin ideolojik aygıtları’yla desteklenmiş bir ideoloji olduğunu söylemeyelim? (Bourdieu’nun ideoloji kavramına ve onun özellikle Marksizm’deki ifadelerine mesafesi bilinmektedir, ancak burada vurgulamak istediğimiz sembolik “sermaye”/sembolik iktidar kavramına fazla önem vermesidir ki devlet teorisini dayandırdığı alemeti farika budur). Neden bunun devletin ceza, vergi memuru, tahkikat ve sonunda polis tehdidi ile belirlendiğini söylemeyelim? Bourdieu bu tip açıklamaları küçümserken, daha açıklayıcı bir kavram kullanmıyor. Oysa şu cümleyi de kurabiliyor: “Bir tür meşru iç savaş olan vergi toplama, vergiyi dayatmaya muktedir bir ordunun mevcudiyetiyle eş-zamanlıdır.” (Bourdieu, DÜ, s.246) Peki bu durumda nasıl oluyor da ‘ekonomik sermaye’ hatta ‘zor sermayesi’, ‘sembolik sermaye’ye bağımlı oluyor? Bourdieu açıkça tutarsızdır. İktidarı sürdürmek için yanıltıcı ideolojileri kullanması, yalana başvurması ile sağlanan meşruiyet (‘sembolik sermaye’) ekonominin ve gücün sonucudur. Bir yeniden üretim diyalektiğinden söz edilebilir. Ancak, Bourdieu bunu tersten kuruyor: “devletin inşası büyük ölçüde zihinsel bir icattır. Sembolik gücün tatbiki, vergi toplama işinin hayata geçirilebilmesi açısından son derece önemlidir.” Oysa fiili güç olmasa sembolik güç imkansız olurdu. Şu halk türküsüne bakın,

“Çekirgenin teşiri / Arpa buğday devşiri / Tel çekelim devlete / Kimden alacak öşürü”7

burada zor yanında sembolik zorun belirleyiciliğinden söz edilebilir mi?

Bourdieu İngiltere’nin durumunu tartışıyor “sembolik” ile sınırlanmış kraliyet iktidarı ve “teknik” ile sınırlanmış hükumet iktidarı bir arada bulunuyor diyor. Bunu derken bile sembolik iktidara ait söyledikleri boşa çıkmaktadır. Tek başına sembolik iktidar söz konusu değildir, ekonomik olan temel olmak üzere zora dayalı iktidar kendi sembollerini üretir. Bu anlamda Bourdieu’nun alanlar teorisi içinde bir sembolik alandan söz etmek bana sorunlu geliyor, her alan kendine ait semboller üretir. Elbette düşünceler toplumsal şartların ürünü ve aynı zamanda toplumun üreticisidir. Bourdieu sembollere bu anlamda rol yüklerken haklı, onu belirleyici bir iktidar alanı olarak belirlerken sorunludur. Ayrıca, faillerin kurucu rolünü abarttığını düşünüyorum.

Devlet Dersleri’nde ilgi çekici bir husus da, uluslar ve devlet ilişkisi üzerinedir. Bourdieu, Mosse’den faydalanır; (Burjuva) ulus devlet bir kamusal temsile dayanır, bu adeta sivil bir din ayinidir. Ulus devletler bu ‘ayin’ler vasıtasıyla kendilerini nesneleştirip var ederler. Yurttaşlık ruhu da buna dahildir. Bourdieu, Nazizmi bu formun bir özgüllüğü olarak değerlendirir ve şunu ifade eder: “Nazizm, esasında Rousseau’nun evladıdır.” (Bourdieu, DÜ, s.414) Fakat katılmakta güçlük çektiğimiz nokta devlet inşasında ifade ettiği gibi ulusları da entelektüel bir inşa olarak kabul etmesidir, vurguyu belirlenen koşullara yapsaydı konu anlaşılır olurdu. Şu ifade yeterli midir? “Hukukçular, devleti inşa ederken ulusu değil, ama ulusun üretilmesinin toplumsal şartlarını inşa etmişlerdir.” (Bourdieu, DÜ, s.415) Cevap olarak hayır demek durumundayım. Buradaki sorun yukarıda ifade ettiğimiz ‘sembolik alana’ abartılı bir önem vermesi ve rasyonel insan faaliyetinin kurucu yönünü abartmasıdır. Bourdieu’nun beslendiği meta-teori hakkında nispeten detaylı bir inceleme için Vandenberghe’nin çalışmasına8 bakılabilir.

1Bourdieu – age

2Bourdieu marksime yönelik benzeri bir haksız değerlendirmeyi -doğrudan Marx’ı hedef alarak- burjuva devrimleri değerlendirmesi üzerine yapar. Marksizmin devrim teorisini geliştirirken Marx ve Engels’den, Lenin ve Troçki’ye Fransız burjuva devrimini çok detaylı etüd ettikleri bilinmektedir. Bourdieu bunu bizzat Marx’ın ve marksistlerin burjuva devriminin tek yolu olarak değerlendirdikleri yönünde eleştirir. Ama durum böyle değildir, bahsettiği İngiltere’de burjuva devrim olmamıştır demez, yine Japonya incelemeleri için keza. Bu bize Bourdieu’nun Marksizm okumasının zayıf veya yargılı olduğunu düşündürür. Bu konuda bkz. Güney Çeğin “Devlet Mekanizması Nasıl İşler?” http://www.gazeteduvar.com.tr 13.Ekim.2016

3Bourdieu – age s.37 Bu ifadedeki ‘sermaye’ Bourdieu’nun iktisadi sermaye ile anoloji kurarak kavramlaştırdığı çeşitli birikim türlerini ifade eder, sorunlu bir kavramsallaştırma olduğunu düşünüyoruz. Aynı eserde Bourdieu “birikim sürecini ekonomik boyutuna, birikimi de maddi kaynakların biriktirilmesine indirgeyen koca bir Marksist gelenek var. Mesela devletin, yeniden bölüşümü mümkün kılacak şekilde kaynakların bir arada toplanmasıyla başladığı söylenir ama akılda sadece ekonomik kaynaklar vardır. Oysa anlattıklarım hep, ekonomik kaynakların biriktirilmesini mümkün kılan (en az bir o kadar önemli) bir başka biriktirme türünün daha olduğunu ima etmektedir.” der. Bourdieu ‘bir o kadar önemli’ diyerek başka kategorideki ‘birikimleri’ iktisadi birikimle birlikte ele alırken yanılıyor. İlk insan toplulukları oluşurken, ilk soyutlamalar ortaya çıkıp insan toplumunu ve bizzat bireyi ortaya çıkarırken, güdü geçim derdi idi. Diğer herşey bunun çevresinde oluşmuştur. Bourdieu güncel görüntüden yola çıkarak sembolik birikime göre ekonomik birikimin ikincil olduğunu söyleyebiliyor. Bunun antropoloji çalışmalarının iyi yorumlanmaması olduğunu söyleyebiliriz.

4Bu konuda farklı bir değerlendirme için, Sean Creaven, aşağıda Jessop başlığında değinilmiştir.

5Çeğin, Bourdieu’nun ‘sembolik şiddet’ kavramı ile Foucault’nun ‘tabiiyet'(subjection) kavramları arasında yakınlık kurar, Bourdieu’nun kavramı felsefenin soyut alanından ‘sosyolojinin somut sahası’na çekmek olara yorumlar. (Çeğin, Özpolat – Tabiiyet ve Simgesel Şiddet Kavramları Üzerinden Foucault ve Bourdieu’yü Birlikte okumak, Terkipler)

6Bourdieu – age s.238 Strieber’e göre 17. yy öncesinde devlet değik, hanedanın mülkünü yönetmesi söz konusu idi ve bu da devlet olarak adlandırılamazdı. Bourdieu açıkça bu yargıyı savunduğunu ifade etse de, Hanedan devleti kavramını kullanmaktadır. Buna rağmen genel eğilimi bu yöndedir.

7Ahmet Ozansoy – Türkülerde Vergi (2015)

8Frederic Vandernberghe – What is Critical About Critical Realism