arama

Hayatı Yeniden Kurmak (I)

Bülent PARMAKSIZ
Karşımızda bazı yanlarıyla değişmiş bir dünya var. Yeniden algılamak ve yorumlamak şart. Değiştirmenin pratiği bununla iç içe gelişecek. “Teori mi, pratik mi?” tartışması bu anlamıyla, tarihsel eşiğin karşımıza çıkardığı bugüne ait bir soru.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Bülent Parmaksız Bülent Parmaksız
  • 1 Star
    Loading...

dünle beraber gitti cancağızım
ne kadar söz varsa düne ait
şimdi yeni şeyler söylemek lazım
Mevlana

Devrimci hareket bugün bir kriz yaşıyor mu? Hayır diyenler veya sorunların varlığını kısmen kabul edip bunun örgütsel, taktiksel ve politik açılımlarla aşılabileceğini iddia edenlere diyecek bir söz yok. Onlar bildikleri biçimde yollarına devam edebilirler. Ama varolan durumu hâlâ aşılamayan bir tıkanıklık olarak algılanlayanların konumu farklı. Onlar yeni bir yol açmak için derinlikli bir tartışma yürütmek zorundadır. Krizin, köklü nedenleriyle nasıl tarif edileceği ve hangi çözümlemelerle aşılacağı meselesi bu noktada çok önemli hale gelir.

tıkanıklık teoride mi? politika üret(eme)me ve araçlarda mı?

Kuşkusuz “sorun yoktur” diyenler tartışmaya daha az ihtiyaç duyarlar. Çünkü onlara göre sıkışma, pratiğin örgütlenmesinde ortaya çıktı. Bunun çaresi de, esnek örgütlenme modelleri, yeni taktikler ve güncele cevap verebilecek politik hamleler olarak gösterilir. Onlar, yaşadığımız devasa sorunların sadece bu boyutlarını görmekte ve buna uygun çözüm üretmekte. Ama problemi daha iyi bir pratiğin örgütlenmesi ve bu pratiği yaşama geçirecek araçların yaratılması dışında görenler açısından durum farklı. Tartışma da asıl bunlar için bir zorunluluk.

Sorun bir başka biçimde şöyle de formüle edilebilir; tıkanma, öncellikli olarak politika üretme, araçlar ve mücadele biçimlerinde mi? Yoksa Dünya’yı ve ülkemizi yeniden anlama, anlamlandırma ve duruma uygun yeni bir teorik temellendirme meselesinde mi? Eğer bugünkü problemlerimiz araçlar ve mücadele biçimleri olsaydı bunu aşmak kolay olurdu. Ne de olsa son 50 yıldır her türden birikmiş pratik deney var. Fakat cevabın orada olmadığı ortada. Çünkü 1960’lara kadarki dönem bir yana, son 50 yıldır bu ülkede neredeyse bütün mücadele biçimleri denendi, bir kısmı hâlâ bu pratiği yaşama geçirmeye çalışıyor ama gelinen noktada büyük bir tıkanma var.Yasal-yasadışı, şehir-kır, barışçıl-askeri, sendikal, demokratik, parlemento içi faaliyet dahil uygulanmayan yöntem kalmadı. Şöyle bir iddia da çok anlamlı değil: “Bu yöntemler denendi ama hakkıyla yerine getirilemedi!” Hayır. Eksiklikler bir yana, bu konularda atılan adımları önemsemek gerekiyor. Töbder- Disk gibi Avrupa ve bölgemiz çapında örneği nadir bulunacak demokratik hareketler örgütlendi. Kırda ve şehirde şiddeti eksen alan örgütler kuruldu, eylemler yapıldı. Yasal partilerle seçimlere girildi. Neredeyse 45 yıldır etkinliklerinin dayanaklarını yasalardan değil toplumsal meşruiyetten alan gruplar hâlâ  varlıklarını, zayıflayarak da olsa, devam ettiriyor. Bunun gibi bir sürü örnek sıralanabilir. Demek ki sorun araç ve politikaların hakkının yeterince verilip verilmediği ile ilgili değil. Bunu bir başka biçimde de gösterebiliriz. 1980 öncesinin yüz binleri harekete geçirebilen örgütlülükleri biliniyor. O gün kullanılan araçlar ve politika yapma biçimleri bugün de var. Ama harekete geçirilen kitle o dönemin karikatürü olabilecek nicelikte. Halbuki aynı araçlar kullanılıyor. O gün bir anlam ifade eden araçlar bugün niçin aynı düzeyde kitleleri harekete geçiremiyor? Bu da bize sorunların artık politika üretme ve araçlarla ilgili olmadığını gösterir.

Aynı soruyu biraz kabalaştırarak bir başka biçimde ifade edelim. Bugünkü problemlerimizin kökeninde teori ne oranda pratik ne oranda yer işgal ediyor? Yolumuzu yeni bir başlangıç aşamasında öncelikle hangisi açacak? “Teori mi, pratik mi?” tartışması kuşkusuz indirgenmiş ve üzerinde spekülasyon yapılmaya müsait bir tartışma. Teori ve pratiğin, felsefi olarak ve mücadele pratiğinde ne anlama geldiği biliniyor. Sol  hareketin (Sol kavramıyla, kendini Marksist öğretiye bağlı hisseden, açık ya da gizli çalışma yapan tüm grupları kastediyorum) bu konuda fazlaca tecrübesi var. Dolayısıyla mücadeleye  yeni başlamış ve hiçbir tecrübesi olmayan bir sol gerçeklik üzerinden yapmıyoruz bu tartışmayı. O mevzu teorik boyutta ve 50 yıllık mücadele pratiğinde aşıldı. Sorunu bu ikileme indirgemenin amacı, bir tarihsel konak noktasına gelinerek tıkanmayla karşılaşıldığı, bu açmazın şimdi nasıl aşılabileceği ve öncelikle neye ihtiyaç duyduğumuzu belirlemektir. Açık veya gizli, bugünkü sol hareketin teorik temellerinin 1970’lerin başında atıldığı biliniyor. O ideolojik yönelim doğrultusunda geliştirilmiş bir pratik yaşandı son 50 yılda. Dönemin teorik saptamaları, sol pratiği buraya kadar taşıdı. Ama bu çizginin ve teorik dayanakları iyice zayıflamış mevcut pratiğin artık yol açıcı olmadığı, yaşanan tıkanıkla birlikte daha iyi görülüyor. Tam da bu noktada, güçlü bir pratik yürüyüş için yeniden teorik bir tartışmaya ihtiyaç var. Çünkü karşımızda bazı yanlarıyla değişmiş bir dünya var. Yeniden algılamak ve yorumlamak şart. Değiştirmenin pratiği bununla içiçe gelişecek. “Teori mi, pratik mi?” tartışması bu anlamıyla, tarihsel eşiğin karşımıza çıkardığı bugüne ait bir soru. Yoksa salt felsefi bir tartışma yapmak isteyenlerin veya pratik faaliyeti erteleyerek yol alınabileceğini düşünenlerin ileri sürdüğü türden bir ikilik değil.

Devrimci hareket uzun bir zamandan beri kriz içinde. Büyük tıkanıklık yaşıyor. Kitlelerle bağını yitirmiş ve daralmış durumda. Günü kurtarmanın ötesinde adım atacak hali yok. Gelişmeler karşısında, gideni ve geleni algılayıp yorumlayacak teorik kapasitesi zayıf. Çağımızın sorunlarını ve buna ilişkin çözüm yollarını güçlü bir biçimde izah edemiyor. Yazıp çizme dahil her faaliyet güncel politikanın alanına sıkışmış ve yeni yollar, yeni araçlar yaratamıyor. Bütün yaptığı geçmişten gelen birikimle ve onu tekrar ederek yola devam etmek. Fakat artık eski biçimiyle yürümenin imkanı kalmadı. ‘70’lerin teorik kabulleri geliştirici sınırlarına çoktan gelip dayandı ve daha fazla ilerletmiyor. Bunda inat etmek, eskide ısrarlı olmak hayatın gerisine düşmek anlamına gelir. Bugün yapılan bu… Bundan dolayı mevcut haliyle sol, aralarında derece farklılıkları olmakla birlikte eskimiştir. Eskimek, değişen yaşamla ve yeni nesillerle ilişkilenmeyi becerememek ve onun dışına itilmek anlamına gelir. 2013 yılında yaşanan, “hakikatın çığlığı” olarak görülebilecek “Gezi Ayaklanması” sonrasında sokağa çıkan milyonlarca genç kitlenin sol gruplara katılmaması bunun en somut göstergesidir (Gezi ayaklanmasından makro ölçekte iki temel sonuç çıkarmak mümkün; a) O dönemde sokağa çıkan milyonlarca genç insan, eylemlerin sonrasında mevcut sol örgütlere katılmadı. Gençlik, bu tavrıyla varolan grupları “tarih dışı” olarak gördüğünü göstermiş oldu. b) Fakat kendileri de, bambaşka bir proğram ve zihniyetle örgütlenmiş yeni bir “yol” açamadı. Gezi gençliği, 1971’de Deniz, Mahir ve Kaypakkaya’nın, o dönem varolan örgütlerin dışında, üstelik o döneme dek kullanılmayan mücadele araçlarını da kullanarak yeni bir yol açmaları türünden, yeni bir dönemin önünü açacak benzeri bir sıçramayı gerçekleştiremedi. Gezi gençliğinin böylesine büyük bir paradigma değişikliğini yapabilecek güce sahip olmadığı görüldü. Aslında var olan durumu en sade şekilde, “eski öldü yeni doğamıyor” sözü ile tarif etmek mümkün).

Bugün en temel sorunumuz, geçmişin birikimi üzerinde yeni bir başlangıcı inşâ etmektir. Sorunlarımız, yeni bir yol açmanın zorunluluğundan dolayı pratik değil “dünyayı yeniden anlama” ve “yorumlama” boyutuyla daha fazlasıyla teoriktir. Bir diğer deyimle söylenirse politik değil teorik, güncel değil tarihsel; örgütsel ve taktiksel değil düşünseldir. Artık ‘70’lerin başında anlamlı olabilecek açık-gizli, şehir-kır, barışçıl-şiddet eksenli türünden mücadele biçimine dair yaşanan gerilim veya ikilemler üzerinden yapılan politika üretme ve mücadele biçimleri tartışması bugünkü sorunların önünü açacak türden sonuçlar yaratamaz.

Yaşanan tıkanmayı araç, taktik ve politikanın sınırlı ufkunun aşamamasının kabaca iki nedeni var: Bir; (eksiklikleri/yanlış uygulamaları tartışılabilir) reel sosyalist ülkeler bloku 1989’da çözüldü. Çözülüş, siyasal sonuçları dışında Marksist teoriye olan güveni de sarstı. Bu güvenin yeniden sağlanması, politik değil teorik düzeyde, yaşanan dönemin her türden çelişki ve dinamikleriyle yeniden hesaplaşmayı gerektirir. İki; içeride ise kapitalist sistem ve devlet aygıtında, sınıf hareketinde, toplumda ve sol’da, 1970’lerden bu yana bir hayli değişim yaşandı. Bu değişimi anlamlandırmak ve önümüzü görebilmek yine yeniden teorik bakışı güncellemeyi zorunlu kılmakta.

Aslında sol’un, yaşadığı tıkanıkla ilgili bu tartışmayı çok önceden yapması gerekirdi. İki tarihsel dönemeç bunu zorunlu kılıyordu ama bu kırılmaların  yeterince ayrımına varılamadı ve herkes –ne yazık ki- kaldığı yerden, aynı biçimde yoluna devam etti. İlki ülkemizle ilgili bir eşik; 1980 yılında gerçekleşen askeri faşist darbe… Sol, 12 Eylül karşısında ciddi bir yenilgi aldı. Ama bu yenilginin köklü nedenleri anlaşılamadı. Uzun bir kesintinin ardından gruplar, eski tarzda yeniden siyaset sahnesine girdi. İki; 1989’da reel sosyalist blokun çözülüşü, 1980 darbesini de aşan problemleri gündeme getirdi. Ama sol hareket yine hiç bir şey olmamış gibi yürüyüşüne devam etti. Bütün Dünya’da büyük bir şok ve hayal kırıklığı yaratan çöküşün, devrimci hareketi fazlaca etkilememesini anlamak kolay değil. Her iki yenilgi sürecini herhangi bir yenilenme ihtiyacı duymaksızın anlamsız bir iyimserlikle görmezden gelmesinin en temel nedeni, 1984’den başlayarak yükselişe geçen Kürt Hareketi’nin yarattığı siyasal iklimdir. Onun açtığı kanal, kimi konularda siyaset yapmanın imkanlarını arttırdı. Fakat Kürt Hareketi’nin bölgede ortaya çıkan her yeni duruma karşılık geliştirdiği politik/teorik açılım ve yönelimler karşısında sol’un herhangi bir politika geliştirememesi onun politikasızlığını ve tarih dışılığını bir kez daha göstermiş oldu.

Bugüne kalan ve hala devam ettirilen, daha fazlasıyla bir direniş geleneğidir. Yetersizliği ayrı ama sol’daki bu gelenek asla görmezden gelinemez. Dünya’da ezici çoğunluğun idaellerinden vazgeçtiği bir zamanda, insanlarımız, sosyalizme olan inançlarından aldıkları güçle mücadeleye devam ediyor. Ama bu direnme gücünün tek başına  yeni bir yol açmadığı ortada. Bu kararlılığı, yeni bir başlangıcın önünü açabilecek teorik bir açılımla birleştirmek gerekir.

SORUNLARIN KÖKLERİ VE KAYNAĞI

tarihsel birikim ve felsefi düşünce zayıflığı

Sol’un çok boyutlu bir kriz yaşadığı genelde kabul görüyor. Fakat sorun şu: Tıkanmanın boyutları kavranamıyor, kavrayanlar açısından bunun köklü nedenlerini açığa çıkartacak güçlü sorular sorulamıyor veya bu düzeyde birikmiş sorunlara derinlikli cevaplar verilemiyor.  Her üç zaaflı durumun da nedenleri itibariyle ortak böleni, düşünme ve felsefe geleneğinde yaşanan problemde aranmalı. Bu anlamda, ülkemizin en temel sorunu düşünce ve felsefe geleneğinin  çok cılız olmasıdır. Cılızlığı, az da olsa var olan birikimin ihtiyaç haline gelip kendini geliştireceği maddi bir ortama sahip olamamasıyla ilgili. Böylesi bir gelenek eksikliği sol dahil hayatın bütün alanlarını etkiliyor. “Peki, niye böyle bir gelenek yok?” sorusunun cevabı özellikle sol’u ilgilendiriyor. Hem bugünkü çıkışsızlığı anlamak ve aşmak hem de yeni bir gelecek kurmak için bu zorunlu. Yaşanan kısırlık Türkler’in tarihi ile birebir ilişkilidir ve aşılması derin bir tarihsel çözümlemeye bağlıdır.

Orta Asya’da içinde bulundukları coğrafi koşullar gereği hayvancılık ve talanla geçinen Türkler’in, tarım toplumuna evrilmesi ve dolayısıyla yerleşik hayata geçişi gecikmelidir. Üretim ilişkilerinin yarattığı bu zorunlu durum devletin ortaya çıkışını geciktirmiş, yazılı kültür de yine bu nedenlere bağlı olarak geç ortaya  çıkmıştır. Zorlu doğa koşulları içinde göçerlikle hayatını devam ettirme ve büyük sürülerle sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, topluluklar arasındaki otlak çatışmaları, yerleşik tarım topluluklarına yapılan talanlar ve onların içinde erimeme çabası Türkler’de esas olarak örgütlenme ve savaşçılık yeteneklerini geliştirdi. Ayrıca bu durum onları pragmatik de yaptı. Sürekli din değiştirmeleri bunun bir sonucu. Örgütlenmedeki ustalık ve bundan aldığı güçle devlet kurma yeteneklerinin gelişmesi, içine girdikleri her ortama hızla uyum sağlama ve onu kendi koşullarına uyarlama becerisi, Türkler’in tarih içinde biriktirdikleri diğer önemli bir özellik. Ama pragmatikliği de içinde taşıyan bu beceri hep bir eksiklikle bugüne geldi: Kendine özgü bir düşünce geleneği yaratamaması ve din dahil karşılaştığı her türden düşünsel-inançsal akımları kendi koşullarına uyarlayarak yüzeyselleştirmesi…

Türkler’in kurumsal anlamda devletleşmesi ve gerçek anlamda yerleşik tarım toplumuna geçişi, İslam dinine topluca katıldığı dönemlerin ardından gelir. Fakat o dönemlerde İslam, çağının en ileri özelliklerini bağrında toplama becerisini kaybetmek üzeredir. Hem felsefi anlamda gericileşmeye hem de devlet olarak zayıflamaya başlamıştır. Zaten bir süre sonra Abbasi Halifeliği, Tuğrul ve Çağrı Beyler döneminden başlayarak Selçuklular’ın denetimine girer. O süreçte İslam felsefesi ise eski parlak günlerini yitirerek statükonun devamlılığını sağlayan bir araca dönüşmüş, özgürlüklerin kısıtlanmaya başlaması ile birlikte Endülüs Emevileri’nin bölgesine (İspanya) kaymıştır. 12.yy’de felsefe artık Doğu’dan Batı’ya geçiş aşamasındadır.

Türkler’in İslam’a kitlesel olarak katıldığı süreçte İslam felsefesinin ve halife devletinin içinde bulunduğu durum bu. Felsefi gericilik ve yönetimsel zayıflık, Türkler’in İslam’ı kendilerine göre yorumlama ve yaşama tarzındaki pragmatizmiyle çakıştı. O süreçte İslam, çok önceden farklı sınıfların ihtiyaçlarına göre mezheplere de bölünmüştü. Türkler, kendi içlerindeki sınıfsal ayrışmaya denk düşecek şekilde bu bölünmeden etkilendi (Yeri gelmişken belirtmek gerekir. Türkler’de sınıflaşma geç ortaya çıktı. Göçerliğin ileri evrelerinde başlayan bir süreç bu. Daha sonrasında yerleşik tarım toplumuna geçişle birlikte ayrışma derinleşti. Yerleşikler ve göçerler biçimindeki ayrışma göze çarpan ilk farklılaşmadır). Buna göre başlangıç döneminde egemen sınıflar Sünniliği, göçerlik ve eski yaşam alışkanlıklarında ısrar edenler ise daha fazlasıyla Aleviliği tercih etti. Fakat her iki grup da onu kendine göre yorumladı. Sünniliği tercih edenler İslam felsefesiyle ciddi bir şekilde ilgilenmedi. Halbuki Ortaçağ’da İslam felsefesi, Antik Yunan’ın bir devamı ve felsefi gelişkinliğin en ileri düzeyiydi. Aleviler için de benzeri bir durum söz konusu. Türkler, Aleviliğe kendi göçer yaşamları döneminden izleri kalan Şamanizm, Manizm, Budizm, Nasturilik, Yahudilik… dinlerinden edindikleri etkilenmeleri taşıdılar. Bir bütün olarak bakılacak olursa Türkler’in, İslamla ilişkileri pragmatist ve onun ardındaki felsefeyi algılayışları yüzeysel oldu. Bunun iki nedeni var: Bir; Türkler’in o süreçte, İslam’daki felsefi derinliği anlayacak tarihsel/kültürel birikimden yoksun olmaları. İki; tam da o dönemde felsefe İslam coğrafyasında ihtiyaç olmaktan çıkmış ve bundan dolayı da tutuculaşmaya başlamıştır. Kuşkusuz bu, Türkler için bir kayıp. Çünkü o birikim, düşünme ve felsefe geleneği yaratabilmek açısından önemli bir başlangıç olabilirdi.

Felsefenin 12.yy’dan başlayarak Avrupa’ya geçişindeki nedenleri anlamak önemli. Çünkü bu, o dönemden başlayarak Selçuklu ve Osmanlı gibi merkezi devletler kurmuş Türkler’de niçin felsefi bir gelenek yaratılamadığını da açıklar. Bu noktadan devamla birbirinin tersi iki soru sormak gerekiyor. Felsefe, niçin Batı (Avrupa)’da gelişti? Veya  tersten sorarsak niçin İslam felsefesi geriledi? Önce ilk sorunun cevabını arayalım. Felsefe zihinsel bir süreçtir ama sadece zihinsel talebin bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Onu ortaya çıkaracak maddi alt yapı veya diğer bir deyimle ihtiyaç haline getirecek üretim ilişkilerinin varlığı şart. Tabii bir de felsefe gelişebileceği özgür bir ortam ister. Bunun sağlanamadığı koşullarda düşünsel faaliyet gelişmez.

Dönemin Avrupası yüzlerce kent devletleriyle parçalanmış, dar bir alanda sıkışmış ve kendine yetemez bir durumdadır. 11.-13. yy’ler arasındaki Haçlı Seferleri de esas olarak bu ekonomik yetmezlik üzerine bir arayış olarak gündeme gelir. Yetmezlik, arayış ve parçalılığın getirdiği rekabet ile dinamizm ve bunların bir ürünü olan coğrafi keşifler, üretici güçlerin gelişmesini hızlandıran alt yapıyı oluşturdular. Buna ek olarak Ortaçağ Avrupası’nda teknolojik kimi gelişmeleri de sürecin kapitalizme evrilmesini sağlayan faktörler olarak eklemek gerekir (Avrupa’daki Ortaçağı, tamamen durgun bir zaman dilimi olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bu anlayış, burjuvazinin tarihi yeniden yazarken kendinden önceki her gelişmeyi önemsizleştirme çabasının bir sonucu olarak algılanmalı). Sonuçta ticaret, zanaat, peşinden manifaktür sanayinin gelişmesi ve coğrafi keşifler, Avrupa’da yepyeni bir sınıfı, burjuvaziyi ortaya çıkardı. Burjuvazinin, eskinin egemen sınıfları olan toprak senyörleri ve kilise ile çatışması bu süreçte gelişir. Fakat bu çatışma sadece ekonomik temelde olmaz. Üst yapı kurumlarına da sıçrar. Burjuvazi, bilimsel ve felsefi etkinliği destekler. Dinin, hayatın bütün alanlarındaki hakimiyetine ve dogmalarına karşı, sekülerleşmeyi ve aklı savunur. Artık çatışma sadece burjuvazi ile senyörler ve kilise arasında ekonomik alt yapıda değil, aynı zamanda akıl-felsefe-bilim-laikleşme ile din arasında ideolojik boyuttadır. Coğrafi keşiflerin ve yeni ticaret yollarının insanlığın önünde açtığı yeni ufuklar, yüzlerce kent devleti arasındaki rekabetin dinamizmi, bunun yarattığı görece özgürlük ortamı ve yeni gelişen üretici güçlerin toprağa dayalı eskimiş üretim ilişkileriyle aralarındaki çelişkiler; felsefe ile aklın, dinsel dogmalardan ayrışmasının maddi imkanlarını yarattı. Felsefe tam da bu maddi değişim ihtiyacının bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Üretici güçlerdeki ilerleme, bilimsel gelişmelerin de önünü açtı. Başlangıçta Descartes’in rasyonalizmi ve F. Bacon’un gözlem ve deneyi, bilimsel sıçramanın önünü açacak temel yöntemler olarak ortaya çıkar. Bilim ve felsefe arasındaki ilişki ise bu dönemde içiçe geçmeye başladı. Özellikle kilisenin en büyük dogması Batlamyus’un “Dünya merkezli evren” tasarımını, Copernicus’un “Güneş merkezli evren” anlayışı ile yıkması, dogmalara olan güveni sarsarak insanlığa yeni düşünme biçimleri imkanı yarattı.18. yy Aydınlanma Aklı ve 19. yy. felsefesi, 17. yy’daki bu bilimsel gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Felsefe ve düşünme geleneğinin Batı’da gelişme imkanı bulması, Avrupa’daki üretici güçlerin gelişmesinin ve burjuvazinin, kilisenin dogmalarıyla çatışmasının bir ürünüdür. “İslam felsefesi niçin gelişmesini devam ettiremedi?” sorusunun cevabı da tersten bir okuma ile burada saklı. Uygarlığın başlangıçta Dicle-Fırat, Nil, İndüs, Sarı Irmak gibi nehirlerin kenarında geliştiği biliniyor. Bu ise Wittfogel’in deyişiyle “merkezileşmiş su imparatorlukları”nın kurulmasına neden oldu. Emevi ve ardından kurulan Abbasi devletleri döneminde de bu merkezilik devam etti. Büyük ve merkezi bir imparatorluk olmaları ve önemli ticaret yollarını ellerinde tutmaları itibariyle İslam devletleri, ekonomik anlamda içe kapalı ve kendine yeter durumdadır. Bundan dolayı üretici güçlerin geliştirilmesini zorlayacak dinamik bir arayışa ihtiyaç duymazlar. Bu durum ise ekonomik yapının kendini tekrar etmesine ve üretim ilişkilerinin durağanlaşmasına neden olur. Böylece gelişme dinamizmini yitiren üretici güçler ve statükoculaşan üretim ilişkileri, hem felsefeyi ihtiyaç olmaktan çıkartır hem de giderek gericileşen merkezi yönetim, düşüncenin ihtiyaç duyduğu özgürlük ortamını boğar. İslam coğrafyası tam da bu durumla karşılaşır. El Kindi, Farabi, İbni Sina vb ile parlak bir dönem yaşayan İslam felsefesi artık gelişme imkanlarını yitirmiştir. 11. yy’ın sonunda Gazali’nin felsefeyi gereksiz bir uğraş ilan etmesi bu süreçte oldu (Ama kimilerinin iddia ettiği gibi İslam felsefesini Gazali bitirmedi. Bu mümkün değil. Gazali, kendi döneminin bir ürünüdür. Esas olan şu ki, felsefe o süreçte İslam coğrafyasında gereksizleşmiş, Gazali de bunu ilan etmiştir).

İslam felsefesi, bu maddi koşullar nedeniyle Doğu’da gelişme imkanını yitirmesine rağmen görece özgür bir ortam olan Endülüs’de bir süre daha gelişmesini devam ettirir. Endülüs, İbn Rüşd’le doruk noktasına varır ama uzun boylu bir gelişme imkanı sağlayamaz. Çünkü o süreçte üretici güçlerdeki gelişme Endülüs’de değil esas olarak Avrupa’da başladı. Bunun için Endülüs’deki İslam felsefesinin ömrü çok kısa olur ve felsefe gelişme imkanları nedeniyle tamamıyla Batı’ya kayar.

600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde ciddi bir düşünce geleneğinin yaratılamamasının nedeni de kendinden önceki İslam ülkelerinde görüldüğü üzere, üretici güçlerdeki  bu durgunlukta aranmalı. Bir yandan Türkler’in İslam felsefesine yüzeysel yaklaşması diğer yandan kendine yeter ekonomisi ve ticaret yollarını kontrol altında tutması, felsefeyi ihtiyaç olmaktan çıkardı. Avrupa ise o süreçte zenginleşme ve yeni ticaret yolları arayışı içine girmişti. Dolayısıyla 15.- 16. yy’larda üretici güçler dahil Osmanlı her alanda statükoyu, Avrupa dinamizmi; yine Osmanlı merkezi otoriteyi, Avrupa ise yüzlerce kent devletinin kendi aralarındaki rekabeti ve dinsel dogmalarla çatışması nedeniyla görece özgürlük ortamını temsil eder.

Kimileri İslam felsefesindeki bitişi Gazali’ye bağladığı gibi Osmanlı’da bilim ve felsefenin çok az gelişmesini de Ebusuud Efendi’nin fetvalarına bağlar. Güya Ebusuud Efendi, İslam coğrafyasında devam eden Gazali ile İbni Rüşd arasındaki tartışmada Gazali’den yana tavır alarak buna neden olur. Kuşkusuz gerçek neden bu değil. Tarihte hiçbir birey bu düzeyde bir rol oynayamaz. Osmanlı’da bilim ve düşünme geleneğinin gelişememesinin nedenleri, İslam coğrafyasında 1000 yılından sonra yaşanan tıkanmanın nedenlerine çok benzer. Asıl sebep burada aranmalı.

Bugün Arap aleminde kısmen geçerli bir görüş var. İslam coğrafyasının günümüzdeki geriliği, Türklerin, özellikle Osmanlı Devleti’nin İslam coğrafyasını ve İslam’ı kendi himayeleri altına almalarına bağlanır. Güya Osmanlı, İslam’ın dinsel doğru ve buyruklarının içine boşaltarak gerilemenin koşullarını yaratır. Osmanlı’nın etkileri olmakla birlikte İslam ülkelerindeki mevcut gerilemeyi izah eden esas neden bu olamaz. Eğer o mantık üzerinden yürünürse, Arapların son 100 yıldır İslam hükümleri doğrultusunda devletleştiği halde niçin halen gelişemediği sorusu boşlukta kalır.

tanzimatla başlayan modernleşme düşünsel zenginleşmeyi ne kadar sağladı?

Sol’daki her türden gerilik, dogmatizm, kendini yenileyememe, taklit ve kendi özgünlüğüne denk düşen teorik bir hat oluşturamama gibi sorunların kaynağında işte bu tarihsel birikimsizlik yatmakta. Ciddi bir felsefe ve düşünme geleneğinin eksikliği, hastalıklı yanların görülüp aşılmasını engelledi. Bu tarihsel zayıflık Cumhuriyet sonrası dönem dahil modernleşme çabalarının son 200 yılında da kapatılamadı. Tanzimat’tan bugüne modernleşmenin düşün dünyamızda niçin önemli bir sıçrama yaratamadığı meselesi bu noktada irdelenmek zorunda.

Avrupa’da modernleşme son 500 yılın ürünü. Temelinde sınıf mücadeleleri, burjuvazinin toprak aristokrasisine, sonrasında da işçilerin burjuvaziye karşı mücadelesi ve onun yansımaları olan felsefe ve aklın, dinden ayrışması; Rönesans, Reform, 17. yy’da bilimdeki sıçramalar; 18. yy Aydınlanma Aklı ve 19.yy felsefesi yatar. Bütün bu gelişmeler üretici güçlerdeki ilerlemenin bir sonucu olarak tamamıyla kendi iç dinamiklerinin zorlamasıyla ortaya çıktı. Osmanlı’da ise modernleşme çabaları ihtiyaçlara cevap vereceği düşünülen dışsal bir olgunun kaba taklidine dayanır. Ama bu modernleşme çabasını zihinsel bir olgu gibi algılamak doğru olmaz. Çünkü  imparatorluktaki gerilemenin ardından, “devleti kurtarma” arzusunun bir sonucu olarak gündemleşti. Belirtmek gerekir ki, nedenleri farklı olan sorunların yarattığı farklı ihtiyaçlardır söz konusu olan. Bu yanıyla Osmanlı’da modernleşme, alt yapıda yeni bir sınıfın ve üretici güçlerin gelişmesiyle bir ihtiyaç ve sonuç olarak değil, devlet aygıtındaki ve üretim ilişkilerindeki yaşanan tıkanmanın ardından, statükonun devamlılığını/sürdürülebilirliğini sağlayacak bir politika olarak görüldü.

18. yy’de Osmanlı toprak kaybetmeye başladı. Gerileme ve savaşlardaki başarısızlık iyice belirginleşir ve artık Avrupa için bir tehlike olmaktan çıkar. Böylesi durumlarla karşılaşan tüm devlet yönetimlerinde olduğu gibi Osmanlı’da da bundan sonrasında nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda tartışma başlar. Ya kendinden ileri olanın yaptıkları referans alınacak ya da içine düşülen duruma dinsel-geleneksel değerlerden kopuşun yol açtığı düşüncesinden hareketle geçmişe dönülmesini önermek biçiminde bir tutuculaşma yaşanacaktır. Osmanlı’da ilk eğilim ağırlık kazandı. Böylece başlangıçta, Avrupa’daki teknik gelişmeler ithal edilir. Osmanlı geriliğin nedenini, teknik üstünlüğünü yitirmesi sebebiyle savaşları kaybetmesinde gördüğü için reformlara öncelikle ordudan başlar. Eğer ordu yeniden eski savaş kabiliyetine kavuşursa gerilemenin durdurulacağına inanılır. Bu doğrultuda 18. yy. sonlarında orduyu teknolojik olarak güçlendirici okullar açılır. Fakat bu çabaların sonuç vermediği görülünce Tanzimat’tan itibaren Avrupa benzeri reform hareketleri başlatılır. Hem orduda hem de hayatın tüm alanlarında bir yenilenme çabasıdır bu. Ama ne Tanzimat Fermanı ne arkasından gelen Islahat Fermanı ne de 1. ve 2. Meşrutiyet denemeleri bu çöküşü durduramaz.

 Osmanlı, Avrupa’yı Avrupa yapan nedenleri, o nedenlerin yarattığı çatışma ve birikimleri dikkate almaksızın sadece sonuçlarla yetinip görünenleri taklit ederek sorunlarını çözebileceğini düşündü. Fakat aynı nedenleri yaşamayan Osmanlı için Avrupa’nın kendi deneyimlerinin bir ürünü olan sonuçları yukardan aşağıya uygulamak geliştirici olmadı. Çünkü Avrupa’da modernleşme daha fazlasıyla sınıf mücadelesinin ve kendi tecrübelerinin doğrudan ürünü olarak ortaya çıkarken, Osmanlı’da ise ne üretici güçlerin geliştirdiği sınıf mücadelesi ne de bunun bir yansıması olan Aydınlanma dönemi yaşanmadığından; modernleşme, bir sonuç olarak değil “devleti kurtarma” adına Avrupa’yı taklit etme isteğinin çabası olarak ortaya çıktı. Halbuki Avrupa’da yeniden şekillenen devlet de sınıflar mücadelesinin yani “toplumsal sözleşme”nin bir ürünüydü. Osmanlı’da ise devlet toplumsal bir “sözleşme”yle kendini yenilemedi. Çünkü bu sözleşmeyi yapmayı zorunlu kılacak, “sened-i ittifak” (1808) türünden devletli sınıfların kendi aralarındaki iktidar mücadeleleri dışında, esas olarak ezilen sınıflarla egemen sınıflar arasında sürekliliği olan bir sınıf çatışması yoktu. Tam tersine Osmanlı’nın son 100 yılında ne yapıldıysa devletteki statükoyu koruma/devletin çöküşünü engelleme adına yapılmıştı (yaklaşık yüz yıl boyunca süren “Kızılbaş Ayaklanmaları”, 16. yy’ın sonunda bastırıldıktan sonra, Anadolu’da 20. yy başına dek ciddi bir direniş yaşanmadı. Sonrasında, Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa önderliğindeki “isyanlar” hep İstanbul’da yaşandı. Bunları ise ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekir).

Alt yapıdaki değişimle ilişkilenmeyen modernleşmenin sonuçlarının  zayıf ve güdük olmasının, Tanzimat’tan  sonra  ikinci bir örneği 1908’deki 2. Meşrutiyet sonrası süreçte gözlenebilir. 2. Meşrutiyet 1900 yılının ilk 10 yılında,  1905 Rusya , 1906 İran ve 1910’da Meksika’da ortaya çıkan, meşrutiyet talepli ve kiminde burjuva devrimlerine uzanan toplumsal hareketlerle aynı dönemin ürünüdür. Fakat sonuçları farklı olur. Rusya’da kitlelerin, barış ve toprak talepleriyle katıldığı demokratik devrim önemli kazanımlarla sonuçlandı. Meksika’da geniş köylü yığınlarının toprak talepli katılımıyla, sonuçları sınırlı da olsa bir köylü devrimi yaşandı. Osmanlı’daki 2. Meşrutiyet hareketinde ise hem ezilen sınıfların kendi talepleriyle örgütlü bir katılımı olmaz hem de kazanımlarının ömrü sınırlı kalır (Bütün zayıflıklarına rağmen kuşkusuz Osmanlı/Türk modernleşmesinin en önemli uğrak noktalarıdır, Tanzimat’la başlayıp 1. ve 2. Meşrutiyet ile devam eden süreç. Kesintilere uğrasa da eğer bu 200 yıllık modernleşme süreci yaşanmasaydı, biçimsel bile olsa Cumhuriyet ve onun kazanımları günümüze dek ulaşamazdı).

Gerçek olan şu ki, alt yapıda ciddi bir değişim olmadan üst yapıdaki kimi düzenlemelerle kalıcı sonuçlar alınamaz. Meselâ, akıl ve felsefenin dinden ayrışmasıyla ortaya çıkan Batı felsefesinin, burjuvazinin toprak aristokrasisine karşı mücadelesinin bir sonucu olduğu biliniyor. Dolayısıyla ne 17. yy’da Bacon ve Descartes’in felsefe ve bilimde çığır açan görüşleri ne de 18.yy’de Aydınlanma Aklı tek başına zihinsel bir çabanın sonucu değil. Bu nedenle Avrupa modernleşmesinin kimi kurum, zihniyet ve görünümlerini yukarıdan aşağıya empoze eden Osmanlı Tanzimatı ve sonraki modernleşme hamleleri yeterince güçlü felsefi bir gelenek ortaya çıkaramadı. Namık Kemal, Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Prens Sabahattin, Yusuf Akçura, Ahmet Cevdet Paşa, Sait Halim Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi, Tunuslu Hayrettin Paşa vb kimi düşünürlerin veya Osmanlıcılık, Panislamizm, Pantürkizm gibi akımların, sorunların kökenine inen tartışmalar geliştirememesi bununla ilgilidir.

Benzeri durum Cumhuriyet’ten  günümüze kadar devam eder. Yeni yönetimin modernleşme adımları da Tanzimat sonrasının bir devamlılığı olarak yine yukardan aşağıya empoze edildi. Çünkü kitlelerin örgütlü bir talebi ve ihtiyacı olarak gündeme gelmedi. Mantık değişmemiştir. Atılan adımlar devleti kurtarma ve yaşatma adına yapılır. Merkezi ceberrut yönetim anlayışı da olduğu gibi kendini devam ettirir. Ne merkezi otoritenin kontrolü dışında, muhalif görüşlerin özgürce gelişebileceği bir toprak parçası ne de Avrupa’daki burjuvazi-toprak aristokrasisi çatışmasının bir sonucu olarak –biçimsel bile olsa- ortaya çıkan özgürlük alanları türünden o alanları koruyacak bir burjuvazi vardır orta yerde.

Sorunlar geçmiştekine çok benziyor. Osmanlı’dan TC’ye geçiş ve Cumhuriyet modernleşmesi de sınıflar uzlaşmasının bir ürünü olarak değil üretim ilişkilerinin yukarıdan aşağıya dönüştürülmesi ile gerçekleşti. Bir yandan böylesi bir eksiklik diğer yandan merkezi otoritenin baskısı, Kemalist modernleşmenin sonuçlarını daha fazlasıyla simgesel kıldı. Düşünsel zenginlik ve onun yeşerebileceği bir zemin ortaya çıkmadı. Bu durum günümüze kadar sürdü. Hâlâ kadınların nasıl giyineceği şeklindeki simgesel sorunlarla uğraşılması bir düşünsel birikimin yaratılamadığının göstergesi olarak algılanmalı.

Roman, modernleşmenin hem niçin gerçek anlamda sonuçlar yaratamadığını hem de ondaki güdüklük ve çarpıklığı göstermesi açısından çağının iyi bir tanığı. Dikkatli bir okuma ile bu görülebilir. 19. yy sonu ve 20.yy başındaki Namık Kemal, Ahmet Mithat, Recaizade Mahmut E., Halit Ziya U., Hüseyin Rahmi G., Refik Halid K., Ahmet Hamdi T., Halide Edip A., Yakup Kadri K., Reşat Nuri G. benzeri edebiyatçıların eserlerinde sınıf mücadelesi, onun çözdüğü toplumsal ilişkiler ve kırılmalar yoktur. Yukarıdan aşağıya inşa edilen modernleşmenin ortaya çıkardığı Doğu-Batı gerilimi, kimlik/aidiyet sorunu, yabancılaşma ve Batı’yı taklidin  getirdiği gülünç durumlar  türünden sorunlar işlendi daha çok. N. Kemal’in İntibah’ı, Recaizade’nin Araba Sevdası, Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu‘su, Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü, Ahmet Hamdi’nin Huzur‘u, Yakup Kadri’nin Yaban‘ı, Halide Edip’in Sinekli Bakkal‘ı, Hüseyin Rahmi’nin Metres’i  bunun örneklerindendir. İngiliz ve Fransız edebiyatında  Dickens, Zola, Balzac, Stendhal, Hugo, Anatole France  vb.lerinin eserlerinde ise sınıflar çatışması, çözülen ve yeniden kurulan toplumsal ilişkiler görülür.

düşünsel ve örgütsel sürekliliğin sağlanamaması

Kuşkusuz bir ülkenin tarihsel birikiminin zayıflığı, sol’un imkanlarını da belirler. Bugün yaşanan sıkıntıların kaynağında bu birikimin ve düşünme geleneğinin zayıflığı yatmakta. Birikimin azlığı ve sürekliliğin sağlanamaması, sorunların köklü biçimde açığa çıkartılmasını ve çözümünü  engelliyor. Tarihsel birikimin zayıflığı, nedenleri ve sonuçları yukarıdaki kısımlarda yazıldı. Süreklilik meselesine gelince… Öncelikle belirtmek gerekir ki, süreklilik, salt örgütsel devamlılığın sağlanamamasıyla ilğili bir sorun değil. Resmi ideoloji/din/mezhep dışında  farklı düşüncelerin varlığını  sürdürememesi de madalyonun diğer bir yüzü. Bu anlamda hem Osmanlı hem de T.C. tarihinde, sürekliliğini sağlayabilmiş aykırı bir fikir akımı veya muhalif hareket yok. Düzen, merkezi otoritesinin devamlılığını sağlayan resmi ideoloji dışında hiçbir akımın gelişmesine izin vermedi. Meselâ 1500’lü yıllarda uzun bir süre devam eden Kızılbaş ayaklanmaları bastırıldıktan sonra yüzyıllar boyunca Anadolu’dan aykırı tek bir ses çıkmadı. Sonrasında, içerikleri tartışmalı olmakla birlikte kimi muhalif kalkışmalar hep İstanbul’da oldu (Patrona Halil, Kabakçı Mustafa ve yeniçeri ayaklanmaları). Eğer Anadolu’daki bu hareketler varlıklarını sürdürebilselerdi cılız da olsa varolan felsefi gelenek gelişme imkanlarını yakalayabilir ve bunun etkileri günümüze taşınabilirdi.

Sürekliliğin sağlanamamasının iki önemli olumsuz sonucu oldu. Bir: Resmi ideolojinin dışındaki her türden fikir akımı, içinde kendini geliştirebileceği maddi zemini yitirince kısırlaştı. İki: Muhalif her kalkışma, kendinden önceki tecrübelere sahip olmadığından, benzeri hataları tekrar ederek yenilgiyle karşı karşıya geldi. Osmanlı ve TC dönemlerinde kendiliğinden veya örgütlü kalkışmaların zayıf  olmasının bir nedeni de bu birikimsizlikte aranmalı.

Süreksizlik ve birikimsizlik, evrensel veya yerel düzeyde düşünce geliştirmenin önündeki en büyük iki engel. Bu durumda hem düşünce kısırlığı yaşanıyor hem de taklit. Fakat bu sadece siyaset veya sol`la sınırlı alanda yaşanan bir sorun değil. Ülkenin her alanını ilgilendiren bir problem. Felsefe, edebiyat, resim, sinema vs’de aynı kısırlık var. Roman, Avrupa romanını taklit ederek; pop müzik, yabancı şarkıların üzerine Türkçe söz yazarak (aranjman); resim, İslam’da yasaklı olması nedeniyle zaten hepten bir taklit olarak ortaya çıktı. Kemalizm’in temel paradigmalarından biri olan pozitivizm kabalaştırılarak algılandı. İslami düşünürlerin durumu da bundan çok farklı değil. Osmanlı düşün dünyasında İslam felsefesinin etkileri sınırlı kalmış, 19. yy’da İslam’da modernleşme çabalarının başını C. Efgani, Seyyid Ahmed Han, M. Abduh; 20. yy’da siyasallaşma çabalarının başını ise M. İkbal, H. El-Benna, S. Kutup, A. Şeriati v.s yabancı düşünürler çekmiştir. Sol hareketin sorunu da derecesi farklı olmakla birlikte aynı… Süreksizlik, birikimsizlik ve kendine özgü bir çizgi oluşturamaması. Bunun en somut örneği bugünkü sol hareketin, ilk olarak gayrimüslümler içinde örgütlenen sol hareketlerin ve 1920’ler TKP’sinin değil, esas olarak 1971 devrimciliğinin bir devamcısı olmasında görülebilir. Çünkü TKP çok uzun bir zaman önce kurulmuş olmasına rağmen, hem örgütsel devamlılığı sağlayamaması hem de kalıcı bir gelenek yaratamaması nedeniyle, özellikle çağdaşı diğer partilerle karşılaştırılırsa, zayıf kaldı. 1971 devrimciliğinin, kendi kuyruğunu kendisinin kesmek zorunda kalması daha çok bu boşlukla ilgili. Kuşkusuz bu durum bir çok zaaf ve tecrübesizliği beraberinde getirdi.

yabancılaşma sorunu

 Düşünsel gelenekteki zayıflığın sonuçları, sol’la birlikte düzenin kendisi dahil çok geniş kesimleri etkilerken, yabancılaşmanın ortaya çıkardığı problemler en fazla sol hareketi etkiler. Çünkü düzen, halka yabancılaşsa bile iktidar gücüyle varlığını, en azından bir süre devam ettirir. Kemalist modernleşmenin, ülke gerçekliğine yabancılaştığı halde tüm eğilip bükülmeleriyle varlığını sürdürmesi bunun göstergesi. Fakat kuşkusuz hiçbir düzen, yabancılaşmanın sonuçlarını uzun süre taşıyamaz. İllah ki, kendisini onaylayacak ve içinde ideolojisini yeniden üreteceği bir taban yaratmak zorunda. Kemalist ideoloji de bu tabanı yarattı. Sol ise varolanın dışında yeni bir düzen arayışı içindedir. Bu yeni düzenin kurulabilmesi o düzeni kuracak sınıflarla ilişkiden geçer. Dolayısıyla yabancılaşmayı daha en başından aşmak zorunda. Eğer bunu yapamazsa yeni düzen arayışı sınırlı sayıda insanın ütopyası olmaktan öteye gidemez.

Marksizmin, dünyamızı ve insanlık tarihini bir bütün olarak açıklayarak geleceği öngörülebilir hale getiren, evrensel düzeyde geçerli yasaları açığa çıkardığı biliniyor. Fakat Marksizmin bu evrensel boyutu, yerelliği görmezden gelerek tek tip bir siyasal çizgiyi ve mücadele tarzını dayattığı anlamına gelmez. Böyle bir kavrayış Marksizmi, ekonomizme ve üretim tarzlarındaki yasalılığın bilgisine indirger. Gerçekte ise Marksizm, ekonomik alt yapıyı temel almakla birlikte, bunun her ülkenin tarihselliği içinde aynı zamanda ve aynı biçimde yaşanmadığını, ayrıca üst yapıya ait kurum, ideoloji ve olguların da o ülkenin sınıf mücadelesinin  biçimini etkileyeceğini bilir. Dolayısıyla ilgili ülkedeki üretim tarzının tarih içinde hangi evrelerden geçtiğinin ve bunun üst yapıdaki sonuçlarının açığa çıkarılmasını zorunlu görür. Bu durumu açığa çıkarmak ise o ülkenin orjinalitesini bilmek anlmına gelir. Yerel koşulları hesaba katmayan Marksizm, o topluma yabancılaşır. Tersten söylenirse, ezilen halkların genel çıkarıyla bütünleşmeyip, yerelliğe sıkışıp kalmış Marksist yorum da daralır-güdükleşir. Sınıflar arasındaki çelişkinin temel olduğu nasıl değiştirilemez bir gerçekse (sınıfsal dinamikler), tarih boyu birikmiş her türden sorunun sadece iki sınıf arasındaki çelişkiye indirgenerek açıklanamayacağı da bir diğer gerçektir (tarihsel dinamiklerin gözardı edilemeyecek etkisi. Buna, bir diğer deyimle, yerellik/yerel dinamikler de denilebilir).

Türkiye Solu’nda bu problem, diğer boyutu daha az olmakla birlikte esas olarak kendi yerelliğinin bilince çıkarılamaması şeklinde yaşandı. Sol,  ülke gerçeğini sadece iki sınıf arasındaki artı değer sömürüsüne indirgeyerek, onun dışındaki tüm çelişkileri görmezden geldi veya yeterince derinleştirmedi. Yüzyıllardır üst üste yığılmış sorunların yeterince farkında değil. Kendi topraklarının rengini ne  proğramına ne de mücadele araçlarına yedirebildi. Tarih bilinci zayıf. İnsanına, tarihine, kültürel değerlerine ciddi biçimde yabancı. 1970’lerdeki mücadeleye kitlesel katılımlarsa bu gerçeği değiştirmez. Ne olduğuna çok bakmaksızın daha fazlasıyla kendiliğinden bir katılım var orada. Öyle ki, ne ’70 öncesinde ne de sonrasında böyle bir yükseliş var. Bunu da kuşkusuz sadece kitleler üzerindeki baskı ile izah edemeyiz.

Yabancılaşmanın somut bir göstergesi ise sol’un Orta Anadolu’da bir türlü yeterince gelişememesidir. Anadolu, bu topraklara ana rengini veren Türk ve Sünni topluluğun en fazla kümelendiği bölge. Normalde Türkiyeli sol bir hareketin buralarda güçlü ilişkilere sahip olması beklenir. Ama bölgede sol değil esas olarak İslamcılar ve MHP hakim. Düzeltilmesi gereken çarpık bir durum var orta yerde. Hem bu çarpıklığın giderilmesi hem de yeni bir düzenin kurulması, varolan yabancılaşmanın aşılarak ana gövdeyle yeterince ilişkilenmesini ve onun rengini almasını zorunlu kılar.

Sol’un bu düzeyde yabancılaşması tabi tersten sonuçlarını da yarattı. Kitleler, Sol’u kendisinin bir parçası olarak değil dışsal bir olgu gibi görmekte. Verilmekte olan mücadeleyi ise kendisiyle ilişkilendirmeksizin düzenle sosyalistler arasındaki bir kapışma gibi izliyor. Kazanımları kendisinin kazanımı, yenilgiyi kendisinin yenilgisi gibi algılamıyor. Sol’un mücadeleyi büyük emek ve direnişle yürütmesine rağmen bu emeğe denk bir ilerleme kaydedememesinin en büyük nedeni budur.

Kitlelere yabancılaşmanın en temel nedeni, sol’un, Kemalist modernleşme projesinin bir uzantısı olarak algılanmasıdır. Cumhuriyet modernleşmesi, Tanzimat’la başlayan sürecin bir devamı. Bu yanıyla Osmanlı’dan sonra birden ortaya çıkan yepyeni bir proje değil. Tam da bu noktada öncellikle, “1919-1923 bağımsızlık savaşı sürecinden niçin başka bir güç değil de Kemalist hareket çıktı?” sorusu irdelenmeli. Kestirmeden şu söylenebilir: Tarihsel olarak Kemalist hareket dışında iktidarı alabilecek ve sonrasındaki sürece damgasını vuracak örgütlü ciddi bir güç yoktu. Bu yanıyla Kemalizm, tarihin o evresinde bir zorunluluk olarak Türk modernleşmesinin tek biçimi olmak durumundaydı denilebilir. Hilafet yanlısı grupların, Enver Paşa’nın devleti Doğu’ya yayma çabalarının, TKP ve sol eğilimli halk güçlerinin, İslamcıların veya kimi bölgelerdeki Kürtler’in iktidarlaşma şansı yok denecek kadar azdı. Bunun nedenleri belli. Özellikle Osmanlı’nın son 100 yılı bu süreci hazırladı. Osmanlı modernleşmesinin başından itibaren üretim ilişkilerinin bir ihtiyacı ve sınıflar mücadelesinin bir sonucu olarak şekillenmediği, halka rağmen tepeden inmeci tarzda empoze edildiği yukarıda yazıldı. Bu eksikli durum hem halk hareketinin örgütlü çıkışına sekte vurdu hem de modernleşme çabalarını güdükleştirdi. Esas olarak Tanzimat’la başlayan modernleşme veya aynı anlama gelmek üzere Batılılaşma hamleleri, çöküşü durduramadı ama devletin tarihsel bir yönelimi olarak çizgisini hep sürdürdü. Devamlılığını sağlayan bu çizginin neredeyse zorunlu ve mantıksal bir sonucudur Kemalizm. İdeolojik olarak böyle olduğu gibi, Tanzimat dönemi dahil, sonraki süreçlerde halk hareketinin kendisini örgütleyebilme koşulları olmadığından, bağımsızlık savaşına da, İttihat Terakki ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın var olan kısmi örgütlü gücüne sahip, Osmanlı asker-sivil elitlerinin damgasını vurması anlaşılabilir bir sonuçtur. Bundan dolayı o dönemde Anadolu’daki Çerkez Ethem Birlikleri, hilafet yanlısı İslamcılar, TKP veya Bolşevizm’den etkilenmiş halk şûralarının ciddi bir iktidar alternatifi olma şansı yoktu. Panislamizm ve Pantürkizm akımları ise pratikte yaşam bulamadığından zaten Osmanlı’nın son döneminde gündemden düşmüş, Enver Paşa’nın, Orta Asya’daki yeni bir Pantürkist hamlesi ise daha doğmadan boğulmuştu. Diğer yandan egemen sınıfların içinden, 100 yıllık Osmanlı modernleşmesini geriye çevirecek bir gücün iktidarlaşma şansı da yok denilecek kadar azdı. Bütün bunların toplamı bize, ister Kemalist hareket isterse bir başka liderlik etrafında olsun, bugün içinde bulunduğumuz yönetim şekli ve ideolojik yönelimin neredeyse zorunlu olarak ortaya çıktığını gösterir (Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp’in “Kürtçülüğün Esasları”nı değil de, Türkçülüğün Esasları’nı yazması anlamlıdır; başka türlüsü imkan dahilinde olmadığından dolayı bu durum tarihsel zorunluluktu, denilebilir).

Kemalist modernleşmenin bu biçimiyle Osmanlı’nın bir devamı olması, ondaki tüm hastalıkların benzeri biçimde içerilmesine neden oldu. Çarpıklık ve güdükleşme derinleşerek devam etti. Kuşkusuz bu durum varolan problemleri de arttırdı. Çünkü halkların yüzlerce yıllık dinsel kültürel birikimiyle çelişme yaşanıyordu. Her iki düzende de bu projeler kitleler tarafından gönüllülükle benimsenmedi. Fakat yukarıdan aşağıya dayatmalar sürdürüldü. Cumhuriyet’in ilk yılları bu gerilimlerle geçti. Kitleler bu dayatmalara karşı koyamadı ama tepkilerini daha geriye çekilerek, İslamcı ve muhafazakar kimlikler üzerinden alttan alta devam ettirdi. 1920’de bağımsızlık savaşının hemen arifesindeki Yozgat, Konya, Düzce vs ayaklamaları bunun ilk örneklerinden biridir. Hem ulusal bilincin gelişmemesi hem de İttihat Terakki’nin devamı olarak görülen Kemalist hareketin benzeri modernleşmeci eğilimlere sahip olmasıydı bu sonucu doğuran.

Bir toplumsal mühendislik projesi olarak örgütlenen modernleşmenin yarattığı sonuçlardan olan yabancılaşma, Cumhuriyet sonrasında hızlandı. Modernleşme; müzikli balo, şapka, kılık-kıyafet vs simgelere indirgendi. Bunlara itiraz etmenin bedeli ise oldukça ağırdı. Sonuçta reformlar yaşama geçti ama bu kimi sosyologların “merkez-çevre gerilimi” diye bahsettikleri çelişkinin ortaya çıkması ve bunun günümüze kadar varlığını devam ettirmesi pahasına oldu. Sol, bu gerilimde “merkez”e yakın bir güç olarak algılandı kitleler tarafından. O da Kemalist modernleşmenin sol versiyonuydu! Kitlelere yabancılaşma tam da bu noktada başladı.

Bunun kabaca iki nedeni var: Bir; Sol, Kemalizmi burjuva ideolojisi olarak görmedi. Onu, sınıfsal temelllerinden kopartarak sadece bağımsızlıkçı küçük burjuva bir çizgi gibi değerlendirdi. Dolayısıyla onunla kurulan bu bulaşık ilişki, kitleler nezdinde halkçı yanının zedelenmesine neden oldu. İki; Kemalist reformlar dahil son 200 yılın tepeden inmeci modernleşme projelerine eleştirel yaklaşmadı; tam tersine uyum içinde davrandı. (Kemalizm; özellikle kentsoylu kesimler arasında zemin bularak kitleselleşmesini, 1950-60 yılları arasında iktidardaki Menderes Hükümetine karşı ortaya çıkan tepkilere borçludur. Bunun ardından gelen 1961 anayasasının görece özgürlükçü yanları, Kemalizm’in, hak ve özgürlüklerin teminatı olarak görülmesini sağladı. “1968 gençliği”, “tam bağımsızlık” vurgusunu da referans alarak, bu saiklerle kendini Kemalizm’in devamcısı gibi tarifledi. Sol’da, Kemalizm tartışması ise esas olarak 1970’lerin ikinci yarısında başladı. Günümüzde, Kemalizm’i ikinci kez yeniden kitleselleştiren dalga, Akp hükümetlerine duyulan tepkinin ardından meydana geldi).

Kitlelerin alttan alta tepkili olduğu modernleşmenin bir versiyonu gibi çıkan sol hareket, başlangıçtan itibaren yabancılaşma sorunu ile yüzyüze kaldı. Bu durum, M. Suphi TKP’si varlığını devam ettirebilseydi bugün belki bu düzeyde tartışılmayabilirdi. Çünkü TKP’nin 1920 Bakü kuruluş kongresi, 1925’deki 2. Kuruluş kongresinden farklılıklar taşır. 1920 Bakü TKP’si; Ş. Hüsnü’nün “Kurtuluş” ve “Aydınlık” birikimli İstanbul çevresi; Suphi’nin, Ekim Devriminden birebir etkilenenlerin yanısıra o dönemde Rusya’da bulunan Türkler’den oluşan çevresi ve cılız da olsa Anadolu’dan gelen yerel grupların bir koalisyonudur. Bu bileşim, ‘20 TKP’sini bölgenin renkleri ile şekillenmiş daha yerel bir hareket haline getirdi. Fakat parti daha kuruluş aşamasında tasfiye oldu. Aynı süreçte Anadolu’daki sol tandanslı denilebilecek yerel halk şuraları; Ekim İhtilali’nden etkilenmiş, hem sola hem İslam’a yakın Ç. Ethem birlikleri; varlığı tartışmalı da olsa “Yeşil Zümre”; Halk İştirakiyun Fırkası gibi gruplar da aynı akibete uğradı. Kuşkusuz ‘20 TKP’si yaşasaydı bu grupların kimisiyle ayrışabilir veya bunları ciddi biçimde dönüştürerek güçlü bir biçimde yoluna devam edebilirdi. Ama sonuç olarak bu daha yerel bir sol hareket olurdu. 1925 Ş. Hüsnü TKP’si böylesi eksikliklerle ve esas olarak İstanbul çevresinin birikimiyle kuruldu. Sonrasında varlığını devam ettiren TKP de asıl olarak budur zaten. ‘25 TKP’si ülke yerelliğinden/tarihsel dinamiklerden yeterince beslenmediğinden dolayı, yabancı bir güç gibi algılanarak varlığını devam ettirdi. Köklü bir gelenek yaratamamasının en büyük sebebi de burada aranmalıdır.

‘71 devrimciliği böylesi bir boşluğun üzerinde gelişir. Ülkenin genel birikimsizliği, sürekliliğin sağlanamaması, cılız ve yabancılaşmış sol bir gelenek yeniden güçlü bir çıkışın koşullarını zayıflattı. Dönemin gençliği, iç dinamizme daha az bakarak, dış güçlerin politik mücadele deneylerini esas alarak örgütlendi. Bu da baştan birçok zaafı içinde taşıdı. Ayrılıkları, ülke özgüllüğünün iç dinamikleri değil daha fazlasıyla sosyalist ülkelerin politik ihtiyaçlarından kaynaklı ayrışmalar belirledi. Tabii birikim ve sürekliliğin eksikliğinden kaynaklı bu durum, bir özgünlüğü değil diğerlerine benzeme isteğini doğurdu.

‘71 devrimciliği, tamamlanmamışlığı ve kimi yanlışlarına rağmen geçmişten bir kopuştur. Fakat bu kopuş daha çok politikalarda, taktiklerde ve mücadele biçimlerinde oldu. En temel sorunlarda geçmişteki zaafları benzeri derecelerde yeniden üretti. Kemalizmi burjuva ideolojisi değil, bağımsızlıkçı bir çizgi olarak değerlendirmesi, kendi özgünlüğümüzü açığa çıkartan yerel renklerden beslenen bir sol hareketin temelini atamaması ve bu zaafların bir sonucu olarak ortaya çıkan  yabancılaşma bunların başında gelir.

1960’larda Kemalizmin sol içinde yeniden üretilmesi ise “Milli Demokratik Devrim” (MDD) tezleri ile olur. Bu tez, işçi sınıfının rolünü görmezden gelen yanları dışında başka problemleri de içinde taşır. Yukarıdan aşağıya bir modernleşme projesi olan Kemalizm’in mantalitesiyle örtüşen, tepeden inmeci yanlara sahiptir. “Yön Hareketi”nin MDD üzerindeki etkisinin göstergesidir bu durum. Her iki projede de Kemalizm, burjuva ideolojisi değil, ilerici dinamiklere sahip, emperyalizm karşıtı, halkçı bir ideoloji olarak görülür. Böylece, resmi ideolojiden kopuşamama, tepeden inmeciliğin yarattığı yabancılaşma ve özellikle 27 Mayıs’ın etkisiyle dar ulusalcı çizgi yeniden üretilir solda. Dönemin her üç gençlik hareketi de aralarında derece farklılıkları olmakla birlikte bu MDD tezlerinin içinden gelir. MDD üzerinde yapılan kimi revizyonlarsa temel sorunları çözmekten uzaktır. Sol’da bugün yaşanan teorik kısırlığın önemli bir nedeni, bu tezlerin yarattığı siyasal iklim; bir diğeri ise dışarıdaki sosyalist hareketlerin aralarındaki ayrışmalara göre şekillenen bölünmedir. Her iki kanalın tezleri ülke gerçekliğini anlamada, fizikte olduğu türden ucu açık olmayan “kapalı sistemler”e benzer. Yabancılaşmanın ortaya çıkışı ve yeniden üretimin sağlanamaması bu temel zaaflarla ilgili  bir sorundur.

’71 devrimciliğinin önünde ciddi bir deney olmadığından böylesi temel sorunlara çözüm gücü olamaması anlaşılabilir bir durum. Fakat ardıllarının durumu bundan farklı. Dönemin kazanılmış doğrularını geliştirmediği gibi var olanı tekrar etmekle yetinir. Bu günkü darlık ve teorideki kısırlık da bunun bir sonucu. Gelinen noktada zaaflar çok net biçimde kendini gösteriyor. Sol, tüm direnişçi yanlarına rağmen, bu toprakların bir parçası gibi görülmüyor. Resmi ideoljinin ileri olan herşeyi batıyla eş gören, onun dışındaki her özgünlüğü küçümseyen modernist, elitist yanları, büyük ölçüde sol’a bulaştı. Bu durum onu yerel dinamiklerden, tarihsel çelişkilerinden ve kültürel derinliğinden önemli ölçüde kopardı. Batıcı yabancılaşma öylesine içselleşerek yaşanıyor ki, bitişiğimizdeki komşu ülkeler dahil bütün “Doğu Dünyası”na, Avrupamerkezci bir gözle baktığının farkında bile değil.

Düşünme geleneğinin zayıflığı, birikimsizlik ve sürekliliğin sağlanamaması türünden zaaflar, problemlerin kaynağı olarak gösterilirken şu soru akla gelebilir: Meselâ Güney Amerika’da evrensel düzeyde teorik-pratik etkileri olan güçlü bir sol mücadele var. Niçin orada felsefe ve düşünme geleneği, bu düzeyde eksikliği hissedilen bir sorun olarak gündeme gelmiyor? Bunun cevabı, o ülkenin ne kadarlık bir tarihi geçmişe sahip olduğu meselesinde yatar. G. Amerika’nın yerli geçmişi yok edildiğinden,  tarihleri esas olarak son birkaç yüzyılla sınırlı denilebilir. Bilinen uygarlık tarihiyle karşılaştırılırsa, neredeyse tarihsiz denilebilecek düzeyde bir kısalıktır bu. Devlet geleneği, tarihsel tecrübesi, kültürel çeşitliliği, içsel dinamikleri vs kısa bir zaman diliminin ürünü. Dolayısıyla tarih içinden katlanarak gelen birikmiş sorunları daha az. Sorunların daha az karmaşık ve güncelliğin sınırlarında birikmiş olması, çelişkileri, kitleler nezdinde daha kolay kavranır hale getiriyor. Bu da düşünce birikimini görece daha az ihtiyaç haline getirmekte. Bundan dolayı G. Amerika’da “suni denge” türünden indirgenmiş soyutlamaları kavramlaştırmak veya pratikte denge durumunu bozmak, nispeten kolay.

Bölgemizin tarihi ise çok eski. Bu bir yanıyla zenginlik ve tecrübe; ama diğer yandan da katlanarak büyüyen sorunlar anlamına gelir. Böylesine karmaşıklaşan sorunların nedenlerini köklü biçimde açığa çıkarmak ve çözüm gücü olmak ise ciddi bir tarih bilinci ve düşünme geleneği ister. Eğer tarih, önüne çıkan her sorunu kökten çözerek ilerleseydi, kuşkusuz ki bu düzeyde bir bilgiye ihtiyacımız olmazdı. Ama tarihin böyle ilerlemediğini biliyoruz. İşte bunun için sorunlarımız büyük; fakat çelişkiler, kitlelerin kolaylıkla kavrayacağı düzeye indirgenmiş değil. Bu da derinlikli bilgiye olan gereksinimi arttırıyor.

sol’da tarih bilinci var mı?

Sol’un bir diğer temel problemi de zayıf bir tarih bilincine sahip olmasıdır. Üzerinde yaşadığımız bölgenin çok köklü tarihi olduğu düşünüldüğünde, böylesi bir eksikliğin yaratacağı zaaflar daha iyi anlaşılır. Tarih bilmemenin ilk sonucu yabancılaşmadır. Toprağına yabancılaşan bir güç ise asla yeni bir düzen kuramaz.

Sol’un tarih bilgisi çok sınırlıdır. Tarih bilmediği, okumadığı ve bunun eksikliğini hissetmediği bile söylenebilir. Tarih bilinci adına dağarcığında varolan sadece 19. yy’daki toplumsal mücadeleler ve Bolşevik Parti tarihidir. Halbuki ne Marksist teori ne de sosyalizmin öğretisi, 19. yy’da birden bire gökten inmedi. Tarihsel sürecin ürünüdür her ikisi de. Ve bunların derinlemesine kavranması illah ki insanlık tarihi bilgisini zorunlu kılar. Çünkü teori, tarihsel sürecin ortak bölenlerinin soyutlanarak netleşmiş bilgiye ulaşılması ve tarihsel yasaların açığa çıkarılmasından başka bir şey değil. Bu soyutlamalar doğru algılanmaz veya onun hangi tarihsel tecrübenin ürünü olduğu bilinmezse, teori, hangi niyetle yutulursa ona hizmet edecek bir hap haline gelir. Zaman ve mekân gibi kendi bağlamından kopartılan teori anlamsızlaşır. Teorinin geçerliliği ancak bu bağlam içinde bir anlam ifade eder, yani her teori tarihsellikle ve mekanla sınırlıdır.

Marksist teori de önümüzü açan, salt teorik saptamalar dizgesi olarak okunamaz. Sonuçları kendi zamanının sınırlarını aşar; ama bu onun 19. yy’ın bir ürünü olduğu gerçeğini değiştirmez. 500 yıl önce değil de ancak 19. yy’da doğma imkanı bulması Marksizm’in tarihin bir ürünü olduğunu gösterir. Bu birikim ne tek başına Fransız İhtilalinin ne de 19.yy’ın sınıfsal mücadelelerinin tarihidir; tam tersi bütün bir insanlık tarihinin ürünüdür. Sınıf mücadeleleri tarihi, felsefe tarihi, dinler tarihi, imparatorluklar tarihi, bilim ve teknoloji tarihi, Aydınlanma Aklı’nın bilgisi vb. ile bu birikim güçlü biçimde kavranabilir.

Sol hareket, teoriyi tarih bilgisinin eksikliğini hissetmeksizin okur. Birbirinden çok farklı Marksizm yorumları çıkması bununla ilgili. Aynı şekilde ülkemiz gerçekliğini de benzeri tarzda algılamaya çalışır. Çünkü kadim Anadolu ve Türk tarihini yeterince bilmez, bunun eksikliğini hissetmez, okumayı gerekli görmez. Dünya’yı Sarsan On Gün filminde olduğu türden, iki sınıfın varlığına indirgenmiş bilgiyle yetinir. Bunun için de meselâ Türkler’in meşhur “beşli üretim tarzı” şemasını nasıl yaşadığını, köleci üretim biçimini niçin yaşamadığını ve bunun ne tür sonuçlar yarattığını bilmez. Türkler’in İslam’la ilişkisi, Alevilik ve Sünniliğin nasıl bir tercihin ürünü olarak ortaya çıktığı ve günümüzde bu sorunun aldığı biçim, devlet ve asker-millet geleneğinin hangi tarihsel ihtiyacın ürünü olarak fetişleştirildiği, bunun günümüze (sol dahil) yansıyan etkileri, tarihte Türkler’de sınıf mücadelesinin hangi görüngüler altında geliştiği vs. sorularının değil cevabını bilmek, niçin bunların sorulması gerektiğini dahi fazlaca önemsemez. Bu zaaflı durumun bir yanı tarih bilinci eksikliğiyle, diğer yanıysa Türk tarihinine bakışıyla ilgilidir. Sol’un genelde Türk tarihini algılama biçimi, Avrupa’nın bakışında olduğu türden “barbarlık” tarihi olarak okunması ile Kemalizm’in, Osmanlı geçmişini görmezden gelip, tarihi kendisiyle başlatmasına neden olan kırılma ve inkâra dayalı tarih okuması arasında gidip gelir. Böylesi bir algı tabii ki tarihimize ilişkin bilgiyi öğrenmeyi gereksizleştirir. Kendi tarihiyle barışık olmayan bir anlayıştır bu.

Tarihin bu tarzda zaaflı okunması Kemalizm’den etkilenmenin bir sonucudur. Bu etkilenme zihinlerdeki en büyük tahribatlardan biri olarak görülmeli. 1923’te yeni Türk düzeni Osmanlı’nın inkârı üzerine, bir kırılma biçiminde kuruldu. Yakın geçmiş adeta yok sayılarak tarihsel devamlılık hafızalardan silindi. 1930’ların başında ilân edilen “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” ile bu tarihsel boşluk doldurulmaya çalışıldı. Her ne kadar bu tezler kısa bir süre sonra önemini yitirse de toplumsal hafızada istenen sonuçlar elde edilerek tarih bilinci ciddi biçimde tahrifata uğratıldı. Diğer yandan Latin alfabesine geçilmesi ise bellek yitimini iyice derinleştirir. Yakın geçmişi yok sayan tarihsizleştirme anlayışının devamı olarak gündeme getirilmese alfabe değişimi kuşkusuz ki anlamlı olacaktı. Ancak aynı zamanda yapılmak istenen bir başka işe hizmet ettiği için sorunludur bu değişim. Alfabe değişimi ile yeni nesiller artık geçmiş kaynakları kendi dillerinden okuyamayacak hale gelir. Zaten zayıf olan tarihsel  birikim yeni nesiller tarafından derinlikli biçimde kavranamayacağından eskinin üzerine yeni bir birikim inşâ etmek iyice zorlaşır. Nitekim ortaya çıkan sonuçlar bunu doğrular. Kendi tarihine, kaynaklarına, kültürüne yabancılaşmış ve tamamıyla Avrupa merkezci kaynaklardan beslenen kuşaklar çıkar ortaya.

Türkler ilk kez alfabe değiştirmiyor ki? Tarih içinde benzeri süreçler yaşandı denilebilir. Bu doğru… Türkler; Göktürk, Soğd, Uygur, Sami vb. farklı alfabeler kullandı. Fakat bu değişikliklerin etkileri sınırlı oldu. Çünkü; birincisi, tarihsel inkârın bir parçası olarak yürümedi o süreç. İkincisi; o dönemde uzun zamana yayılmış, yazılı bir birikim zayıftı. Ciddi bir yazılı külliyat olmadığından dolayı alfabe değişiminin sonuçları da sınırlı oldu. Ama Osmanlı dönemi, çok uzun bir zamana yayılan ve Türkler’de yazılı kültüre ait ne varsa ezici  çoğunluğuyla o süreçte biriktirilen bir dönemi kapsar. Bundan dolayı Latin alfabesine geçişin etkileri diğer dönemlerden farklı değerlendirilmek zorunda.

Sol’da bugün yaşanan tıkanmaya ilişkin politik, örgütsel, taktiksel bir sürü neden sayılabilir. Bu türden zaaflar olmakla birlikte bunlar yüzeydeki sorunlar olarak görülmeli. Sorunların bu denli üst üste katlanarak birikmiş olması varolan tıkanmaya daha teorik bakma zorunluluğunu dayatıyor. Uluslararası sol hareketin genelde yaşadığı ve açmazlarımızın en az yarısını oluşturan kriz boyutu bir yanda tutulacak olursa, daha içeriden bir bakışla, sorunların kaynağında; felsefi geleneğin zayıflığı, çarpık modernleşme, sürekliliğin sağlanamaması, yabancılaşma ve tarih bilinci eksikliği olduğunu göstermeye çalıştık. Buna, sol’un 1920 ve 1971 çıkışındaki zaaflı yanları da katmak gerekir. TKP’nin; NEP politikasından sonra hedef küçültmenin bir başka işareti olan I. Doğu Halkları Kurultayı akabinde kurulması ve ardından Kemalist hareket tarafından tasfiye edilmesi, sonrasında 1925’de yerel damarı eksilerek yeniden kurulan TKP’nin de resmi ideolojiden ayrışamaması, çıkışındaki zaafları göstermektedir. 1960’larda MDD ile burjuva ideolojisinden ayrışamama halinin yeniden üretilmesi ve Dünya Solu’ndaki ayrışmaya göre şekillenen bölünmeler de, ‘71 devrimciliğinin çıkışını zaaflı hale getirir.

Fakat bütün bu eksikliklerine rağmen sol’un önemli kazanımları var ve bunlar asla gözardı edilmemeli. Çünkü o kazanımlar her seferinde yeni başlangıçların temel dayanağı olacak. Özelllikle 1960’lardan bu yana tüm baskılara karşın sol’un devamlılığını sağlayabilmesi ve özgürlükler ve toplumsal hakların genişletilmesinde oynadığı temel rol, ilk elde görülebilecek kazanımlardan. Bunun dışında coğrafyamızın bir parçası olan Mezopotamya topraklarında gelişen Kürt Hareketi’nin, 1970’lerin etkisiyle sol bir kimlik kazanması çok önemli. Talabani-Barzani türünden ilkel milliyetçi hareketlerin değil de meseleye sol’dan bakarak çözüm üretmeye çalışan bir hareketin maya tutması Türkiye Solu’nun başarılı bir diğer yansıması olarak görülmeli. (Devam edecek)