arama

Önce Barış Vardı

Mehmet AKKAYA
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Mehmet Akkaya Mehmet Akkaya
  • 1 Star
    Loading...

Sömürücüler için amaç olan savaş; enternasyonal proletarya, ezilen halklar ve onların çıkarlarını savunan komünistler için yalnızca araç olarak ele alınmaktadır.

Savaş sınıflı toplumlarla geldi. ‘Önce söz vardı’ görüşü de gerçekleri yansıtmaktan uzaktır. Önce barış vardı. Barış, üretim alanındaki eşitliğe dayanır. Ne zaman ki “biri yer biri bakar” anlayışı egemen olmaya başladı, işte o zaman savaş maddi zeminini bulmuş oldu. Savaş bir başladı mı, onu sürdürenler de başlatanlar da isteseler bile -çoğu zaman- savaşı durduramazlar. Savaşlar yalnız insan için yıkım getirmekle kalmaz; havaya, suya, toprağa, ormana, iklime, hayvanlara ve bir bütün olarak canlı ve cansız doğaya da yıkım ve ölüm getirir. Savaşın birçok anlamı olduğu gibi, birçok türü, aracı ve pek çok da yöntemi vardır. Fakat kesin olan bir şey var ki Marx’ın Manifesto’da ve başka eserlerinde de altını çizdiği üzere tarih ve toplum, savaş gerçekliğinden ibarettir. Buna göre Marksizmin bir savaş teorisi olduğunu ileri sürmek kadar onun bir barış teorisi olduğunun da altını çizmek gerekir. Özcesi Marksizm, diyalektiğe uygun olarak hem bir savaş teorisi hem de bir barış teorisidir. Zira materyalist tarih anlayışı başlangıçta barışın olduğunu, bunu korumak ve elde etmek içinse sürekli mücadele (savaş) edildiğini işaret etmektedir. Savaş dediğimizde, mücadele ve kavga gibi terimleri de konumuz bağlamında anlamdaş olarak kullanmakta bir sakınca görmüyoruz.
Savaşların asıl mekanı emeğin sermaye tarafından gaspedildiği üretim alanları olan fabrikalar, tarlalar ve benzeri yerlerdir. Bu alanlara barış gelmedikçe savaşlar kaçınılmazdır. Üretim mekanlarına barışın gelmesi ise emek gaspının, yani artıdeğerin sömürülmesine son verilmesiyle, feodal ve burjuva özel mülkiyetin toplumsallaştırılmasıyla mümkündür. Gerisi teferruattır; savaş ve barış üzerine “lafoloji” yapmaktır. Emekçiler ve ezilen halklar, savaş deyince “hangi savaş”, “neden savaş”, “kimin için savaş” sorularını sormak zorundadır. Yalnızca haklı, üretenden yana ve insanlığı ilerletici özelliği olan savaşlar meşrudur. Devletlerin veya sömürücü sınıfların birbirlerine karşı yaptıkları savaşlar meşru değildir. Gericidir, dünyaya ve insanlığa yıkım getirmektedir. Savaş doğaldır ki kendisini kültürel planda dışa vururken bilim, politika, felsefe ve bizzat da sanatta akılsal ve duygusal boyutuyla gözler önüne serilir.

Savaşın Amacı, Savaşı Ortadan Kaldırmak Olmalıdır
Eskiden olduğu gibi çağımızda, günümüzde ve ülkemizde savaş ve barış sorunsalı, emekçi sınıflar kadar insanlığın da merkezi bir sorunsalıdır. Bu yüzden Marksist teorinin kurucuları Marx ve Engels başta olmak üzere bu teorinin sürdürücüleri, katkıcıları ve uygulamacıları da konuya ilişkin köklü, kapsamlı ve çarpıcı açıklamalarda bulunmuşlardır. Marx ve Engels’in birçok eserinde, Lenin’in “Savaş ve Sosyalizm” makalesinde yazdıkları, Mao Zedung’un “Savaşın Yasaları” adlı metninde ve daha pek çok yazısında üzerinde durduğu, Troçki’nin “Emperyalist Savaş” başlıklı yazısında dile getirilenler konunun önemini gösterir. Bizim yakın tarihimizde ilk olarak yayınlanan sosyalist gazetenin manşetinde de (Sosyalist Hilmi: İştirak, 1920) “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” ibaresinin bulunması bu konudaki evrensel ilkeye işaret etmektedir.
Sömürücüler için amaç olan savaş; enternasyonal proletarya, ezilen halklar ve onların çıkarlarını savunan komünistler için yalnızca araç olarak ele alınmaktadır. Marksistlerin savaşla neden ilgilendikleri sorusunu yanıtlayan Mao “Savaşın amacı, savaşı ortadan kaldırmaktır” başlıklı yazısında “haklı savaş” ve “haksız savaş” ayrımı yaptıktan sonra şöyle söyler: “İnsan toplumu, sınıfların ve devletlerin ortadan kalktığı noktaya vardığında, artık devrimci ya da karşı-devrimci, haklı ya da haksız hiçbir savaş olmayacak, insanlık için sürekli barış çağı başlamış olacaktır. Devrimci savaşın yasalarını, bütün savaşları ortadan kaldırmak istediğimiz için inceliyoruz. Biz komünistler ile bütün sömürücü sınıflar arasındaki fark işte burada yatar.”

Liberalizm, Savaş Gerçeğinin Özünü Gizlemektedir
Marksist teori, egemen fikirlerin iktisaden egemen olan sınıflara ait olduğu önermesini ileri sürer. Bu önermenin bir savaşı ilan ettiği açıktır: Egemen fikirlerle egemen olmayan fikirlerin savaşı. Her fikrin ve sanat eserinin -son çözümlemede- bir sınıfı yansıttığı yadsınamaz. Fikirlerin arkeolojisi ise bizi toplumsal varlık alanlarına götürür. Toplumsal varlık ise toplumsal bilincin temelini oluşturmaktadır. O halde denilebilir ki, çatışmanın fikirler arasında görülmesi konunun asıl yüzüne değil semptomlarına (özüne değil biçimine) işaret etmektedir. Dolayısıyla Marksist teori, savaşın hem düşünsel alanda hem de üretim alanında cereyan ettiğini açıkça dile getirmektedir. Marksist ideolojinin, liberal ideolojilerden ayrıcalıklı yanı da buradadır. Liberalizm savaş politikalarını, barış politikalarıymış gibi göstermeye özel bir önem verir. Gerçekte ise “Sürekli barışı” savunan liberalizm değil Marksizmdir. Oysa liberalizm Marksizmi çarpıtarak onun, savaşı savunduğunu ve üstelik bunu mutlaklaştırdığını söyler. Halbuki liberalizm, burjuvazinin ideolojisi olarak bu savaşın artıdeğer gaspıyla başladığını, komşu halkların ülkelerini, topraklarını yağmalama amacı taşıdığını gizlemektedir. Bu yüzden de savaşı burjuvazinin başlattığı gerçeğini perdelemeye çalışıyor. Gerçekte, liberalizmin savaş dediği de barış dediği de savaştır.
İddia şudur ki: Burjuvazi 1945’teki atom bombası deneyiminden sonra emekçileri, ezilen ulus ve dünya halklarını daha büyük silahlarla değil de ideolojik aygıtlarla/silahlarla yenmeyi denemektedir. Burjuvazi ve sömürücü sınıflar, kendi çıkarlarını proletaryanın ve ezilen halkların çıkarıymış gibi göstermeyi, başta medya olmak üzere benzeri “ideolojik silahlarla” kitlelere benimsetmektedir. Tekelci sermayenin ve bugünkü hükümetin de Rojava Savaşı’nda millicilik ve teoloji/din silahını etkili bir tarzda kullanması bilinçli bir tercihtir. Demek ki kapitalist-emperyalist sistem yalnızca ateşli, ateşsiz, nükleer veya biyolojik, kimyasal silahlarla savaş meydanlarında savaşmakla yetinmiyor; şehrin içine, evlerin, odaların içine kadar savaşı taşımış durumda. İşçiler, emekçiler, komünistler savaşın bu gerçekliğini dikkate almak zorundadır.

‘Savaş, Yalnızca Politikanın Silahlarla Sürdürülmesi’ değildir
Fikirler dünyasındaki çatışmaların, “yoğunluğu düşürülmüş sınıf savaşları” olarak saptanmış olması, felsefi-ideolojik mücadelenin silahsız sürdürülen bir sınıf savaşı olduğunun da en açık göstergesi olur. Bu bakımdan savaş temasını ela alan felsefi, politik tüm metinlerde gönderme yapılan Prusyalı general Carl Von Clausewitz’i anmak gerekir. Şöyle söylemişti general: “Savaş politikanın silahlarla sürdürülmesidir.” Bu ifadeleri Lenin ve Mao benzeri savaş teorisyenleri de anmışlardır. Savaş, politikanın silahlarla sürdürülmesiyse, politika da -fikirler sistemi- savaşın silahsız hali, yoğunluğu düşürülmüş biçimi anlamına gelir. Savaş, yalnız politikaya değil, bilim, sanat ve felsefeye de gönderme yapar. Demek oluyor ki savaş yalnızca büyük, yıkıcı, imha edici, öldürücü silahlarla yürütülmekten ibaret değil. Geçmişten bugüne, yaşamın her alanında, makro dünyada ve mikro dünyada varlığını sürdüren bir olgudur. Marksist teorinin dürüstlükle göstermek istediği gerçek de liberalizmin ustalıkla gizlemeye çalıştığı olgu da aynı gerçekliktir: Emekle-sermaye savaş halindedir. İnsan ve toplumlar, bunu her zaman, her yerde, her an silahlar içinde, ölerek öldürerek yaşamıyor; ama yaşam savaşın riski altındadır. Son savaş, bunun görünüşe çıkmış halidir. Dolayısıyla Rojava’da yapılan savaş, bu tezlerin doğruluğunu gösteriyor denilebilir.
Kapitalist-emperyalist sistem var oldukça, savaşlar kaçınılmazdır. İşte Marksist teorinin bir özelliğini de burada aramak gerekir. Savaşın kaçınılmaz olduğunu söylemekle savaşı arzulamak ve mutlaklaştırmak aynı şey değildir. Marksist teori, bir sınıf teorisidir ve sınıflar ortadan kalkmadığı sürece savaşların kaçınılmaz olduğunu ileri sürer. Onun aynı zamanda bir barış teorisi olması ise savaşın eninde sonunda ortadan kalkacağına inanmasındandır. “Sosyalizm ve Savaş” yazısında Lenin: “Sınıflar ilga edilip sosyalizm kurulmadıkça, savaşların da ilga edilemeyeceğini” biliyoruz dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürür: “Ayrıca iç savaşları, yani bir ezilen sınıf tarafından ezen sınıfa karşı, kölelerce köle sahiplerine, serflerce toprak sahiplerine, ücretli işçilerce burjuvaziye karşı verilen savaşları bütünüyle meşru, ilerici ve gerekli” görüyoruz.

Sermayenin Silahlı ve Silahsız Ordusu
Liberalizm savaşın gerçek nedenlerini gizler, barış diskurunu dilinden düşürmez, savaş kendini gösterdiğinde de, bunun köklerinin insan doğasında olduğunu ileri sürer. Bunu doğrulatmak için bilim adamları, antropologlar, sosyologlar, filozoflar ve sanatçılar “imal” ederek kitleleri, sermayenin çıkarına olmak üzere manipüle eder. Gerçekte ise birikmiş emekten başka bir şey olmayan sermaye; büyümek, yayılmak, yeni yerlere ve yeni pazarlara ulaşmak istemektedir. Negatif bir olgu olarak sermayeyi, kanser virüsüne benzetmek de yanlış olmaz. Tıbbın söylediğine bakılırsa bu virüs, vücuda hızla yayılıyor, onu kontrol altına almak neredeyse imkansız oluyor; çünkü yayılmadan duramıyor, virüsün yapısında bu özellik var. Bu yüzden savaş, insanın yapısında, doğasında ya da dinsel terimle söylersek fıtratında bulunan bir özellik değil sermayenin varlığı nedeniyle kapitalist-emperyalist sistemin doğasında/fıtratında bulunan bir özelliktir.
Liberal teori; teoloji, milliyetçilik ve faşizm gibi ideolojileri de yedeğine alarak hatta bazen bu ideolojilerle kendi arasına sözde mesafe koyarak savaş kışkırtıcılığı yapar. Marksizmi de “savaş teorisi” olduğu gerekçesiyle suçlar. Oysa bu düşünüş ve böyle bir yola başvurmanın bizatihi kendisi, bir savaşın aldığı formun kanıtıdır. Liberal teorinin asıl amacı, savaşın merkezi olarak düşünülen üretimin yapıldığı, artıdeğerin koşullarının oluştuğu ve adı konmamış büyük bir savaşın yürüdüğü alanın (üretim alanının) üzerini örtmektir. Bu açıdan bakıldığında, Marksizm bir savaş teorisi olmaktan öte bir artı değer teorisi olarak ele alınır. Bu teori gerek savaşları, gerekse üst yapısal tüm olup bitenleri, fikir dünyasındaki çeşitlilikleri, kültürleri, yaşayış tarzlarını ve estetik yaşantıları üretimin biçiminden hareketle açıklar. Çok anlaşılır ki, günümüzde üretimin yaygın biçimi emeğin, sermaye tarafından sömürülmesine dayanmaktadır. Emeğin (artıdeğerin) gaspı yoluyla Türk sermayesinin biriktiği ve yeni pazarlara ihtiyaç duyduğu türünden analizlerin varlığı yabana atılamaz. Rojava savaşı da bu türden analizlerle ilişkisi içinde değerlendirilebilir.
Artıdeğeri kendisine ekleyerek biriken sermaye, yeniden genişletilmiş üretim yoluyla yalnızca artıdeğer alanına dönmekle kalmaz. Birikmiş emek olan ve kapitalistler tarafından el konulan bu sermayenin bir kısmı da kapitalistin lüks tüketimine gider. Sermayenin farklı bir kısmı “bilime” yatırılır. Sermayenin çok sayıda –pejoratif manada- ideologa ihtiyacı vardır. Bunları sosyal yaşamda, entelektüel ortamlarda sıkça görmek mümkündür. Şu anda yazılı ve görsel basına bakıldığında adlarının başında nice şatafatlı sıfatlar yer alan unsurların savaş çığırtkanlığı, bariz bir kanıt olmalıdır. Neticede sermaye, sistemini yalnızca silah gücüyle ayakta tutamayacağını bildiği için bu “silahsız savaşçılar”a da gereksinim duymaktadır. Bu alanda olup biteni açıklamak için Althusser, “devletin ideolojik aygıtları” ifadesini kullanmıştı. Demek ki sermayenin silahlı ve silahsız olmak üzere iki ordusu bulunuyor. Günümüzde de savaşın iki ana gücü bulunduğu söylenebilir: Fiziksel silahlar ve ideolojik silahlar.

Sermaye; Pazara İhtiyaç Duydukça Savaş Kaçınılmazdır
Sermaye, Marksizmin prestijini halkların gözünde düşürmeye çalışırken kitleleri yanıltmak için sıklıkla da “kansız savaşlar” yoluna başvuruyor. Bu alanda ideolojik mücadelenin yoğunluk kazandığı açıktır. Bu mücadelede ise Marksist teori, biriken sermayenin iletişim araçlarına yatırıldığını dikkate almakla birlikte sermayenin bir kısmı için piyasa ve uzak pazarlara ihtiyaç duyduğunun altını çizer. Özellikle tekelci kapitalizmle -emperyalizm- birlikte sermaye, ihraç olacak denli büyümüş ve belirli eller de toplanmıştır. Yani sermayenin tekelleşmesi bir başka açıdan savaş nedenidir.
Yerinde saymak, sermayenin Azrail’idir. Son üç yüzyılın bütün savaşlarını anlamanın anahtarı buradadır. Örneğin ünlü otuz yıl savaşları (1618-1648) peşinden yedi yıl savaşları, onu izleyen Napolyon savaşları düşünüldüğünde sermayenin ne denli operasyonel ve saldırgan bir niteliğe sahip olduğu anlaşılacaktır. Savaş ve Barış (Tolstoy) romanının temelini oluşturan Napolyon’un Avrupa ve özellikle de Rusya işgali (1812-1820) Fransız sermayesinin Avrupa’ya ve Rusya’ya yayılmak istemesinden başka ne anlama gelebilir ki? Günümüzde yalnızca Suriye’de onlarca ülkenin savaşıyor olmasının nedeni, ancak sermaye ilişkileriyle açıklanabilir. Sermaye bu konudaki en çirkef yüzünü ise 20. yüzyılı kana bulayan emperyalist paylaşım savaşlarıyla gösterdi. Liberalizmin bu paylaşım savaşlarını, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı olarak adlandırması da bir başka çarpıtmadır. Bu savaşların sermayenin tekelci aşamasında ortaya çıkması ve Marksizmin de onu emperyalist paylaşım savaşları olarak adlandırması olguya uygun isimlendirmelerdir.
Sırayla söylenirse biriken sermaye, yeniden üretim için üretim alanına dönüyor, ideolojik aygıtlar kiralanıyor, daha da büyük bir sermaye ise ihraç edilmek durumunda kalıyor. Bunların dışında ayrı bir kalem olarak da sermayenin silahlara yatırılan kısmından söz etmek gerekir. Çünkü savaş deyince öncelikle akla gelen araçlardan birisi silahtır. Silah eski toplumlarda da başvurulan bir araçtı. Saldırı amaçlı ve savunma amaçlı olmak üzere iki türünü anmak yeterlidir. Ok, mızrak saldırırken, kalkan ise savunmada etkili olmuştur. Günümüzdeki silahları bunların “gelişmiş” biçimleri olarak betimlemek mümkündür. Sınıf savaşları bağlamında düşünüldüğünde en önemli iki soru: bir, silah hangi sınıftadır, iki, silaha ve şiddete ilk önce hangi sınıf başvurmaktadır?

Savaş, Silah ve Şiddet, Zaferin Teminatı mıdır?
Marksizm açısından silah, egemen sınıflar tarafından üretildiği için sermaye güçlerinin elindedir. Dolayısıyla silaha ilk başvuranlar da egemen sınıflardır. Prens’in yazarı Machiavelli (Makyevelli) de silaha öncelikle egemen sınıfların başvurduğunu ileri sürer ve Prens’e de bu yolu izlemesini öğütler. Makyevelli’ye göre tarihte pek çok kişi peygamberliğini ilan etmiştir; ama yalnızca silaha başvuranlar peygamberliklerini kabul ettirmiş diğerlerinin adı ise “sahte peygamber”e çıkmıştır. Şu soru anlamlı olsa gerek: Spartaküs’ten T. Münzer’e ve Paris Komünü’ne; Mazdek, Babek ve Karmatilerden Şeyh Bedrettin ve Bozoklu Celal’in çıkardığı ayaklanmalara kadar uzanan sayısız hareketin yenilgisinin temelinde silah, şiddet ve savaşın yetersizliğinin bulunmasını kim inkar edebilir? Dersim katliamında, 1970-80 arasında ülkemizde cereyan eden sınıf savaşında, 2013’te meydana gelen Haziran Halk Ayaklanması’nın yenilgisinde, savaş tecrübesinin ve silahların belirleyiciliği yok sayılabilir mi?
Sermaye sözcüleri, Marksizmi kaba bir savaş teorisine indirgerken kendilerinin başta emekçiler olmak üzere dünya halklarına ve tüm insanlığa savaş açmış oldukları gerçeğinin üstünü örtmeye çalışırlar. Çünkü sınıf savaşının bir gereği olarak silah ve şiddete başvurularak komünistlerin çıkardığı savaşlarda sınırlı yıkım ve insan kayıpları olmasına rağmen, sermayenin çıkardığı savaşlarda tüm dünya halkları katliamın eşiğine gelebilmektedir. Son iki emperyalist savaşta yüz milyonlarca insan yaşamını yitirmiş ve insanlığın (emekçilerin) biriktirdiği zenginlik, inşa ettiği dünya da yerle bir edilmiştir. Sömürücü sınıfların tarihi bu bakımdan kolaylıkla temizlenmeyecek denli kirlidir. İskender’den Cesar’a, Timur’dan Yavuz Sultan Selim’e ve Mussolini’ye kadar yüzlerce kral, tiran, padişah ve askeri-sivil faşist diktatör bu kirletme ve yıkımlarda rol almıştır. Çıkardıkları savaşlar yüzlerce yıl sürmüştür. Üstüne üstlük tüm bunlar daha Marksist teori icat edilmeden sosyalizm/komünizm için mücadeleler başlamadan evvel yapılmıştır.

Burjuva Aydınları Kim Adına Savaşıyor?
Günümüzde ve ülkemizde savaş analizleri, yorumları, açıklamaları izlendiğinde görülmektedir ki, ülke ve dünya toplumlarının büyük çoğunluğu savaş ayrımı gözetmeksizin tüm savaşlara karşı olmak gerektiğini söylerler. Böyle bir gerçeği çarpıtmanın altında kuşkusuz ki egemen sınıfların demin altını çizdiğimiz “aydınlarının”, “sanatçılarının” hatta “filozoflarının” yaydıkları “deruni” fikirler bulunmaktadır. Belirtmekte sakınca yok ki, tüm bu “burjuva aydınları”, Marksist teorinin ileri sürdüğü tezleri, terimleri, öne çıkardığı konuları zihinlerden silmek için yüklüce maaşlar almakta; ünlerle, ünvanlarla, primlerle ödüllendirilmektedir. Günümüzde “devletin ideolojik aygıtları” çerçevesinde “aydınların” sınıf savaşlarındaki rolleri mutlaka dikkate alınmak durumundadır.
Bu “aydınlar” savaşın nedenini açıklarken de yeterince işlevseldirler. Mesela onlara göre savaş beceriksiz yöneticiler, krallar, tiranlar, paşalar, başkan ve başbakanlar yüzünden çıkmaktadır. Oysa buna Napolyon ve Hitler gibi azılı komutanlar bile inanmaz. Çünkü ilki Fransız sermayesinin, ikincisi Alman sermayesinin taşıyıcıları olduklarını çok iyi bilirler. Bu noktada bireyin rolünü elbette yok saymak mümkün değildir; ama birey savaşın bilhassa da büyük savaşların asla nedeni değildir. L. Troçki “Emperyalist Savaş Üzerine” adlı yazısında şöyle söylüyor: “İkinci Emperyalist Savaş bir tesadüf değildir; şu ya da bu diktatörün iradesinden doğmamıştır. Bu savaş daha önceden [Lenin tarafından] öngörülmüştür. Kaçınılmaz bir şekilde uluslararası kapitalist çıkarlar arasındaki çelişkilerden kaynaklanmaktadır.”
“Burjuva aydınlarının” söylediği gibi savaş, dini farklılıklardan çıkmadığı gibi ulus farklılıklarından da çıkmaz. Oysa kitlelere böyle gösterilir. Savaşlar, insan doğasında olduğu düşünülen saldırganlık özelliğiyle de açıklanamaz. Böyle düşünmeye yol açan Freud ve benzeri psikologların düşünceleri de gerçeği yansıtmıyor. Zira Marksist teoride yeri de olan Levis Henri Morgan’ın araştırmalarına bakılırsa ilkel denilen gruplarda bu anlamda bir saldırganlık görülmüyor. Ana akım antropolojinin, ilkel kabilelerin birbirleriyle olan çatışmalarının günümüzde sürmekte olduğu tezi de gerçekliğe uygun düşmez. Zira böyle bir çatışma olmuş olsa bile, toplumların yoksulluğu nedeniyle meydana gelmiş olmalıdır; günümüzde ise tam tersine savaşların nedeni yoksulluk değil sermaye birikiminden yani aşırı zengin olmaktan ileri gelmektedir. Dolayısıyla savaşların nedeni kişisel rekabetlerle de, Malthus’un zannettiği gibi nüfus artışından da değildir. Kuraklık ve kıtlık nedeniyle de savaşların çıktığı tezi inandırıcılıktan uzaktır. Savaşın av alışkanlıklarının bir mirası olarak ileri sürülmesi ise egemen sosyoloji biliminin sefaletini göstermektedir. Bu unsurlar savaşların boyutunu etkilemede rol oynasalar bile savaşın ekonomik sosyal koşulları bunları aşmaktadır.

“Düzenin Filozofları” Barışı Nasıl Savunuyor?
Marksist teoride devletin, iktisaden egemen olan sınıflara hizmet eden bir araç olduğu ileri sürülmektedir. Egemen sınıfların, dolayısıyla devletin memuru gibi çalışan “aydın” ve “akademisyenlerin” bu teorinin karşısında durduklarını tarihi birçok örnekten anlamak mümkündür. Mesela Kant, “ebedi barış”ın koşullarını ordunun terhis edilmesinde bulmaktadır. Büyük Alman filozofu Kant, eğer Alman burjuvazisine hizmet etmek üzere böyle bir tahlile başvurmuyor, inanarak söylüyorsa oldukça naif bir analize imza atmış oluyor. Zira Kant bilmez mi ki, ordu bir sonuçtur. Bugün terhis edilir, sermaye ikinci gün yeniden, hem de daha “modern” bir ordu kurabilir. Zira günümüzde ordu -öz olarak- yalnızca ve yalnızca sermayenin bekçiliğini yapmak veya onun yayılması için taşıyıcılığını yapmaktan başka bir işleve sahip değildir.

Feodal yapılanmasını tasfiye etmede geç kalmış olan Almanya savaş teorisi için pek çok açıdan verimli kaynaklar sunmaktadır. Yukarıda andığımız Clausewitz dahil olmak üzere Kant ile birlikte Hegel, Nietzsche, Marx, Engels gibi adların buradan çıkması Bismark ve Hitler gibi savaşçı unsurların da Almanya’da mekan bulması ilginçtir. Bunlar, Almanya’nın tarihsel toplumsal özgünlüğüyle ilgilidir kuşkusuz. Bunları iki karşıt kümeye ayırmak zor değildir. Marx ile Engels’i emek cephesine, diğerlerini de sermaye cephesine koymak gerekiyor. Görüldüğü gibi bu analiz bile savaşın entelektüel planda da şiddetle sürdüğünü göstermektedir.
Düzen filozofu olarak Hegel’i ele alalım. Hegel burjuva çağına kadar tarihi analiz ettiğinde şunu görmektedir: Tarih sınıf mücadeleleri tarihi. Bunu pek çok Fransız “aydını” da belirtmiştir. Marx bunların hakkını teslim de eder. Oysa aynı Hegel’e göre burjuva/kapitalist çağda sınıf savaşları sona ermiştir. Çünkü Geist (tin ya da ruh) özgürlüğüne ulaşmıştır. Ona göre modern devlet ve hukuk karşısında toplum eşit ve özgür hale gelmiştir. Görüldüğü gibi Hegel’in gözü emekçi sınıfları görecek denli gelişmemiştir. Hatta öfkeli bir edayla söylersek, Hegel’in gözünün proletaryayı göremeyecek denli kör olduğu da söylenebilir. Hegelci bakışın Kürt halkının/ulusunun, son yüzyıllarda ve günümüzde maruz kaldığı saldırıları göremeyeceği de açıktır.
Savaşın “zor” ile ilişkisi olduğu kesindir. Rousseau (Ruso) dahil olmak üzere Engels gibi tarihe, felsefi materyalizm açısından bakanlar, başlangıçta eşitlikçi bir üretim tarzı olduğunu, eşitliğin bozulmasıyla da savaşların başladığını ileri sürerler. Engels Anti-Duhring’de Robinson Crusoe ve köleleştirilen Cuma’nın durumunu analiz ederken “zor”un tarihte oynadığı rolün altını çizer. Engels’e göre savaş ve şiddet sadece günümüze özgü olmadığı gibi savaş, yalnızca silahlarla yürütülmekten ibaret de değildir.


Özgürlüğü, Eşitliği ve Barışı Hedeflemek
Günümüzde dünyanın en büyük meselesi, savaşların ortadan kaldırılması ve dünya barışının sürekliliğinin sağlanmasıdır. Marksist teori açısından, ‘modern tarih sınıf savaşlarının tarihi’ olduğu kadar, ‘sürekli barışın sağlanması için yürütülen sürekli savaşların tarihi’ olarak da ele alınır. Savaşın asıl motivasyonu sermayenin varlığıdır, temelinde de artıdeğer sömürüsü yatmaktadır. İnsanlık barışının gerçekleşmesi için artıdeğer sömürüsünün ortadan kaldırılması gerekir. Dolayısıyla savaş, barışın kapısını açabilecek en güçlü araç olarak görülmektedir. İnsanın doğası da barışa uygundur. Zira İngiliz filozofu T. Hobbes’un iddia ettiği gibi ‘insan, insanın kurdu’ (homo homini lupus) değildir; tersine insan insanın kardeşidir, komşusudur, dostudur, eşidir, yoldaşıdır. İnsanı, insan için kurt haline getiren kapitalizmdir ve benzeri sömürücü sistemlerdir. Savaş bu sistemlerin ortadan kaldırılmasına yönelik olmalıdır. Bu yüzdendir ki, liberalizmin amaç olarak gördüğü ve sömürücü sistemi ayakta tutmak için başvurduğu savaş, Marksist teori için yalnızca araçtır, savaşlara karşı yapılan bir savaştır ve sonuçta barış için yapılmaktadır. Marksizmin, hem savaş hem de barış teorisi olması bu nedenledir.
Ülkemizde ve benzer ülkelerde Marksizm, dünya barışını gerçekleştirmek üzere bu savaşı yürütürken kendi bayrağının üzerine ezilen ulusların, Kürt halkının, yoksul köylülerin, baskı altındaki kadınların ve gençlerin; çevrecilerin, inanç gruplarının, yeşillerin ve mazlum halkların taleplerini de yazmak zorundadır. Dünya yalnızca insanlar ve emekçiler bakımından değil üzerinde yaşayan tüm canlı ve cansız varlıklarıyla savaşlardan uzaklaşmak istiyor. Sermayenin teorisi olan liberalizm ne denli savaş ve şiddet politikalarını savunarak dünyayı, dünya olmaktan çıkarmaya çalışsa da son sözü emekçilerin yürüttüğü “haklı savaşlar” söylemektedir/ söyleyecektir. Özellikle de kadını ve erkeğiyle yürütülen silahlı halk savaşları. Bu yolla gerçekleşecek sosyalizm ile insanlık ya dünya barışına doğru ilerler; ya da emperyalist savaşlar yıkımlar yaratmaya, faşist düzenler can ve kan almaya velhasıl barbarlığa davetiye çıkarmaya devam eder. Barbarlığa ve kapitalist-emperyalist savaşlara karşı, dünya barışının biricik teminatı ise ancak ve ancak özgürlüğü, eşitliği ve barışı hedefleyen sosyalizm olabilir. Çünkü önce barış vardı.