arama

Sibel Özbudun; Yanıtlar[1]

Sibel ÖZBUDUN
Kadınların eşitliği ve özgürlüğü, ya da kadınların kurtuluşu düşüncesi, toplumsal dönüşüm ve eşitlik isteklerinin bir parçasıdır.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Sibel Özbudun Sibel Özbudun
  • 1 Star
    Loading...

“Sessizce
bir türkü söylüyoruz
içimizde bir yaraya bakarak.”[2]

1) Öncelikler sizi tanıyabilir miyiz?
En zor soru… 1956 İstanbul doğumluyum. Aslında hiç önemi olmasa da; ana tarafından Çerkes, baba tarafından Boşnak; yani Osmanlı’nın çöküş sürecinin yollarını kesiştirdiği iki farklı, ama farklı olduklarının “farkında olmayan”, asimile olmuş iki kültürün ürünüyüm. İstanbul’un 60’lı yıllarında geçen oldukça bir çocukluk; bol kitaplı, bol hayalli, bol şiir-öykü denemeli, düşperest bir ilkgençlik; Deniz Gezmiş’lerin idam gecesi (15 yaşında olmalıyım) düzene ilk başkaldırı… 70’li yılların coşkusu içinde hızlı bir siyasallaşma…
Liseyi İstanbul’da bitirip üniversite için Paris’e gittim. İşe bakın, o yıl eğitim reformu tasarısına karşı tüm üniversiteler bir yıl boyunca grevdeydi. Zaten okuldan daha önemli şeylerin varlığını keşfetmişim; Paris’te okumaktan çok, sendikacılık (CGT’nin Türkiyeli işçiler seksiyonu, FKP üyeliği/militanlığı, Türkiyeli işçiler arasında çalışmalar… Gözümüz-kulağımız, aklımız fikrimiz memlekette. Bir yandan da grev dalgası sona erip üniversiteler yeniden açılınca, Paris VIII (Vincennes) ve Paris X (Nanterre) üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi görüyorum. Ama fazla uzun sürmedi… 1977’de yurda “kesin dönüş” yaptım. Nisan sonları olmalı. Ve 1977 1 Mayıs’ında, 500 bin kişi ile birlikte Taksim’deydim. Galiba rüzgârın bize karşı döndüğü gün…
1977-80 arası bir yandan kitap ve dergi yayıncılığı (Havass, ardından Süreç Yayınları), bir yandan da İstanbul Üniversitesi’nde Antropoloji öğrenciliği. Mitingler, yürüyüşler, eylemler… 12 Eylül darbesi olanca karanlığıyla üzerimize çöreklendiğinde, öğrencilik de sona erdi, yayıncılık da… 12 Eylül’ün karanlığı dağılmaya başladıktan sonra, bir süre daha Süreç yayınlarını devam ettirmeye çalıştık arkadaşlarla birlikte. Ama iklim hepten değişmişti. SSCB’nin ve ardından sosyalist sistemin dağılışı, birden her yerden pıtrak gibi biten “tövbekârlar”, darbe rejiminin zindanlarında bedenleri hurdahaş edilmiş yoldaşların dışarı çıktıklarında uğradığı düş kırıklığı; sol saflarda bir Beyoğlu iptilası… İlk kitabım Niçin Feminizm Değil? (küçük bir kitapçık) bu yıllarda yaygınlaşan feminizme yönelik Marksist bir eleştiriydi.
80’lerin karanlığı böylece geçti. Yayınevi kapandıktan sonra çeviriye verdim kendimi; onlarca çevirim yayınlandı çeşitli yayınevlerinde: roman, araştırma-inceleme, hatta şiir. Bu arada dergilerde yazılarım yayınlanıyor; kadın sorunu üzerine. Feministlerle sert tartışmalar yaşıyoruz… 89’daydı sanırım, İstanbul’da bir kadın kurultayı gerçekleşti. Sosyalist ve feminist kadınlar arasında bir kopuş gerçekleşti.
90’larda üniversiteye dönmeye karar verdim. Ankara’ya göç… Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümünde yüksek lisans ve doktora. O yıllarda aynı üniversitede öğretim elemanı olarak çalışmaya başladım. Bu arada yıllar öncesinin, 70’li yılların tanıştığımız, sürgünden dönmüş Temel (Demirer)’le bir 1 Mayıs Meydanı’nda yeniden karşılaşma.
Temel ile Ankara’da bereketli bir birlikteliğimiz oldu: Siyah Beyaz gazetesi, Özgür Gündem, Özgür Üniversite, Öğretim Elemanları Sendikası (ÖES) ve 90’ların yükselen Kürt, öğrenci ve işçi hareketlerine Ankara’dan var gücümüzle katılım. Dört Latin Amerika yolculuğu. Davalar, yargılanmalar… Başta Ankara olmak üzere memleketin dört bir bucağında ve Kürdistan’da yüzlerce, belki de binlerce dostumuz, evladımız oldu, eylemler boyunca. Bir süre ÖDP ile buluştuk.
2010’lu yılların başlarında “gördüğüm lüzum üzerine” H.Ü.’den ayrıldım. Bir süreliğine A.Ü. Latin Amerika Araştırmaları Merkezi, ardından da İstanbul Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim görevleri… “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin kopardığı fırtınalar içinde akademik hayatım “resmen” sonlandı.
2017’de Temel’le birlikte İstanbul’a nakl-i mekân eyledik. O gün bugündür bu keşmekeşler kentinde, yazı, panel-söyleşi, yargılanma işleriyle uğraşıyoruz… Öyle anlaşılıyor ki bizlere “emeklilik” yok!

2) Sibel Özbudun Antropoloji bilimi üzerinde derin araştırmalarıyla bilinir? Sizi bu insan bilim dalını araştırmaya götüren neydi?
Antropolojiyle sanırım 17 yaşlarında, Frederick Engels’in Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni kitabı aracılığıyla tanıştım. “Bu kitapta yazılanlar üniversitede hangi bölümde okutuluyor?” diye sorduğumda aldığım yanıttı antropoloji. Paris’teki öğrenciliğim sırasında denk düşüremedim (meğer Fransa’da “etnoloji” adı altında okutulurmuş!) ama Türkiye’ye geri döndüğümde girdiğim üniversite sınavlarında tek tercih yapmıştım: İ.Ü. Antropoloji bölümü. O yıllarda “Antropoloji’de okuyorum?” dediğim hemen herkesin şaşkın bakışlarla “ne loji?” diye sorduğunu anımsıyorum. Türkiye’de pek az öğrencinin rağbet ettiği, ancak iki üniversitede okutulan, kuytu bir bilim dalıydı. Oysa Cumhuriyet’in ilk yıllarında fazlasıyla rağbet görürmüş. Ancak o yılların ırkçı vurguları (daha çok bu ülkede yaşayan herkesin “Türk” olduğunu ispata koşulmuş) nedeniyle 2. Dünya Savaşı sonrasında gözden düşerek unutulmuşluğa terk edilmiş. 1990’lı yıllarda yıldızının yeniden parlamasında ülkedeki farklı kimliklerin tartışmaya açılması etken oldu. Pek çok Kürt, Laz, Çerkez, Arap vb. gencinin ilgisini çekti. Umarım bu dönemde H.Ü. Antropoloji bölümündeki eğitim ve yayın faaliyetlerimizin de bir tutam payı olmuştur…

3) Bu bilimden yola çıkarsak insanlığı gelecekte neler bekliyor?Antropoloji geleceği öngörmeye yönelik bir bilim dalı değil. Yani “fütüroloji” gibi bir iddiası yok. Geçmişteki ve mevcut kültürlerin incelenmesiyle, insanlara çatışmasız, şiddetten uzak, barışçıl bir yaşam tarzı kurmanın yollarını önerebilir ancak. Bu da bu disipline içkin olan kültürel çeşitliliğin arzu edilen bir durum olarak kabulü, etnik merkezcilikten yani kendi kültürünü merkeze yerleştiren ve diğer kültürleri bu standarda göre yargılayan yaklaşımlardan ve bir tahakküm aracından başka bir şey olmayan ırkçılıktan kaçınma, insanların psişik birliği yani tüm insanların yeti ve potansiyellerinde eşit oldukları, onları farklı kılanın farklı fiziksel ve sosyal çevrelere uyarlanma araçları olan kültürleri olduğu, kültürler arasında “ilkel”, “gelişmiş” gibi hiyerarşiler kurmanın nafileliği ve hepimizin herkesten öğrenecek bir şeyleri olduğu gibi önermelerden ibarettir. Evet, toplumları ayrıştıran kültürleri değil, iktisadi-siyasal sömürü ve tahakküm açlıkları. Kültürel farklılıklar sömürü ve tahakküm ilişkileri üzerine yerleştiriliyor ve onları olumlamada araçsallaştırılıyor yalnızca. Antropologlar -tabii bilimlerini piyasaya kiralamamış olanlar- bu konularda bir duyarlık yaratmak için uğraşır dururlar…

4) Gelecekte kadının yeri toplumda nasıl olacak?
Bu hem gelecekte toplumların nasıl biçimleneceğine, hem de kadınların bu biçimlenişteki rol ve işlevlerinin ne olacağına bağlı. Eğer düşlediğimiz ve çabaladığımız üzere, her türlü sömürü ve tahakkümün tarihin çöp sepetine atıldığı, emeğe dayalı eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyayı kurmayı başarabilirsek, kadınlar bu dünyanın eşit ve özgür bireyleri olarak yerlerini alacak, yaşamın her alanına, toplumun tüm mekanizmalarına özgürce katılacak ve geleceğin belirlenmesinde erkeklerle eşit düzlemde söz ve karar sahibi olacaklar. Kadınlar kocanın, babanın, ailenin, dinin desteğine ihtiyaç hissetmeksizin iki ayakları üzerinde durabilecek, yaratıcılıklarını kimsenin baskı altına almasına izin vermeksizin iç dünyalarını dilediklerince zenginleştirebileceklerdir. Geçmişteki deneyimlerden ders çıkartarak, hiçbir kişi ya da kurumun kendilerini devrim sonrası evlerine geri göndermesine izin vermeyecekler, kendi örgütleri aracılığıyla özgül taleplerini topluma duyurarak karşılık bulmasını sağlayacaklardır.
Ancak dünyanın mevcut hâlinin süregitmesi hâlinde olabilecekleri düşünmek dahi istemiyor insan. Dünyadaki eşitsizlikler devasa bir hızla büyürken, yeryüzü kaynakları hızla tükeniyor. Dört bir bucağı ahtapot kollarıyla sarıp sarmalayan kapitalizmin tükenmek bilmez “kâr daha çok kâr” güdüsü bir süre sonra içecek bir yudum su, soluyacak temiz hava, ekecek bir avuç toprak bulamayacağımız bir boğazlaşma, bir “herkesin herkesle savaşı” distopyasına sürüklüyor insanlığı. Böyle bir dünyada kadınların büyük bölümünün yazgısı, boğaz tokluğuna çalıştırılıp işe yaramaz hâle gelince kapı dışarı edilen ucuz emekçiler, cinsel sömürü nesneleri, şiddetin hedefi, savaş sürgünleri olmaktan ileri gidemeyecektir ne yazık ki…

5) Kadın, sınıf mücadelesinin neresindedir?
Kadınlar sınıf mücadelesinin ta başından beri içindedir. Köle ayaklanmalarında da vardırlar, Ortaçağ’daki köylü ayaklanmalarında da… Paris Komünü’nde Louise Michel öncülüğünde kadın taburları kurmuşlar, 8 Mart 1917’de Petrograd sokaklarını zaptederek Çarlık rejimini devirmişlerdir. Gerilla olmuş elde silah, Angola’da, Kenya’da, Sri Lanka’da, Türkiye’de, Kürdistan’da, Filistin’de, Cezayir’de, Almanya’da, ABD’de ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelelerine katılmış, grevci olmuş patronlara ve devletin güvenlik güçlerine kök söktürmüşlerdir.
Öte yandan, toplumsal kurtuluş mücadelelerine, üzerlerindeki cinsel tahakkümü silkip atmanın mücadelesini katmayı bilmişlerdir. Devrim öncesi Rusya’da grevci kadın işçi yığınları, ekmek kavgalarının yanı sıra, işyerinde tacizin önlenmesi, küfürlü konuşmanın yasaklanması taleplerini de ekliyorlardı. “Oradaki adam kadınlara arabalara binerken yardım edilmesi, çukurlarda kucakta taşınması, her yerde en iyi yerin verilmesi gerektiğini söylüyor. Kimse arabaya binerken bana yardım etmez, çamurlu çukurları geçerken kucağına almaz ya da kimse bana en iyi yeri vermez. Ya ben kadın değil miyim? Bana bakın! Kollarıma bakın! Çapaladım ve ektim, biçtim ve hiçbir erkek bana efendilik edemedi! Ya ben kadın değil miyim? Bir erkek kadar çalışabilir ve bulabildiğimde bir erkek kadar yiyebilirim – ve kırbaca bir erkek kadar dayanıklıyımdır! Ya ben kadın değil miyim? On üç çocuk doğurdum ve çoğunun köle olarak satıldığını gördüm ve üzüntümden ağladığımda beni İsa’dan başka duyan olmadı! Ya ben kadın değil miyim?” diye haykırıyordu siyah köle kadın Sojourner Truth 19. Yüzyıl ortalarında kölelik karşıtı mücadelesinde… Ve Fransız devrimci Olympe de Gouges, Fransız İhtilali’nin “İnsan ve Yurttaş Hakları” Bildirgesi’nin yalnızca erkekleri özne kabul etmesi karşısında “Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni kaleme aldıktan bir süre sonra, giyotinde can veriyordu… Ve İrlandalı kadınlar IRA üyesi olarak silahlı çatışmalara katılabilmek için IRA erkeklerine karşı da mücadele veriyorlardı.
Özetle, toplumsal eşitlik ve özgürlük için verilen mücadeleler ile kadınların özgürleşme mücadelelerinin birbirinden ayrılabileceğini düşünmüyorum. Toplumsal altüstlükler, “en alttakiler”i, emekçileri, kadınları, azınlıkları, tüm ezilenleri öne, üste çıkartır ve tarihin aktörü kılar. Kadınlar bu mücadelelerde kendilerine varlık alanları açmışlardır.
Sorun, devrim momentlerinde edinilen kazanımların, yeni düzen “kurumsallaşırken” yitirilmemesinde. Bunun için kadınların devrimsel dönüşümlerden sonra da örgütlülüklerini ve özerkliklerini korumaları gerek…

6) Kadın mücadelesi içerisinde Feminizm nerede duruyor ve tarihçesindeki kazanımlar nelerdir? Feminizm Kadın mücadelesinde ayrı bir örgütle mi yoksa bütün kadınlar biraz feminist mi olmalı? 20. yüzyıl başındaki ilk, 1968 hareketinden doğan ikinci dalgasıyla, feminizm, kadın hareketlerinin bir varyantıdır. Kadın hareketine, inkâr edilmesi, küçümsenmesi mümkün olmayan, önemli katkıları olmuş bir varyant. Toplumlarda kök salmış ataerkil yönelimlere, jinekofobiye karşı, kadın erkek ilişkilerindeki gündelik eşitsizliklere karşı uyarıcılığıyla, ataerkinin gündelik yaşamdaki yansımalarını, ana akımın “vaka-yi adiye”den addettiği sıradan eril şiddeti gündemleştirmesiyle kadınlara yeni bir farkındalık alanı açmıştır.

19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarındaki birinci kuşak feminizm bu konuda genellikle kötü bir sınav vermiştir. Feminizmin ilk dalgasının genellikle sanayi ülkelerinde, sınıf mücadelelerinin yükseldiği bir ortamda boy verdiğini biliyoruz. İşçi hareketlerinden uzak durmaya çalıştığını, emekçi kadınlarla buluşmaya çalıştığı ölçüde onları sınıf mücadelesinden kopartarak kendi taleplerine destek kılma çabası içinde olduklarını da. Bu nedenle Marksistlerin feminizm karşısındaki tutumları bir hayli eleştireldir.
1968 hareketleri bağrında yeşeren ikinci dalga feminizm de bir çeşit patricide (babayı öldürme) gayretiyle, 68’in sol örgütleri ve Marksizm’le eleştirel bir mesafe korumaya çalışmış, kendisi açısından sınıfsal sömürünün değil, sınıfsal ilişkilerden bağımsız olarak bütün toplumları dikey olarak kestiğini düşündüğü kadın-erkek eşitsizliğinin (ya da eril tahakkümü) önceliğini vurgulaya gelmiştir.
Oysa kadınların eşitliği ve özgürlüğü, ya da kadınların kurtuluşu düşüncesi, toplumsal dönüşüm ve eşitlik isteklerinin bir parçasıdır. Ezilenler, sömürülenler ne zaman eşitlik ve özgürlük için ayağa kalksa, bağırlarında kadınların da kendilerine biçilmiş rollerin cenderesini kırma, hayata katılma, kendi yazgılarını ellerine alma düşleri de yeşermektedir. Bizzat feminizmin tarihi, bu hareketin kendini toplumsal dönüşüm, her türlü sömürü ve tahakküm biçiminin ortadan kaldırıldığı yeni ve eşitlikçi bir toplum tahayyülünden ayrı tuttuğu ölçüde, egemen sınıflar tarafından temellük ederek güdükleştiğini, etkisizleştiğini gösteriyor. Kişisel olarak ben feminizm ile Marksizm’in ayrı kulvarlarda yürüyen düşünceler olduğu kanısındayım. Biri cinsel politikalardan kalkınır ve eril tahakkümü sorunsallaştırırken, diğeri ekonomi politikten kalkınır ve tüm sömürü ve tahakküm biçimlerini üretim tarzı ve ilişkileri kavramları çerçevesinde tahlil eder. Feministler açısından kadınların ezilmesi (ve/veya sömürülmesi) eril tahakküm ile bağlantılı ve sınıfsal bağlamdan bağımsızken, Marksistler kadınların ezilen cins oluşunu, toplumsal sömürü ve tahakküm terimleriyle ilintiledirirler.
Bence feministlerle Marksistler, birbirlerine eklemlenme çabasına girişmeksizin, gerektiğinde ortak eylemlere girişebilir, ortak kampanyalar düzenleyebilir, birbirlerinin var olma hakkına saygı duyarak, birbirlerine kulak vererek -ve hiç kuşkusuz ki birbirlerini eleştirerek- ayrı hatlardan yürüyebilir. Bir Marksist olarak kendimi hiçbir zaman feminist (ve tabii ki “antifeminist”) olarak tanımlama gereği duymadım…