arama

mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir

Empedokles’in Pabucu

Arif ARSLAN
Edebi metnin gücü hikayesindedir. Elbette edebi bir metnin dilinin iletişimsel kullanımını aşması beklenir; dilin estetiği, konuşmanın akışının kıvraklaşmasında yatar. Güçlü bir edebi metin konuşur gibi söylenmeye yeltenildiğinde “o öyle söylenmez” dedirtir.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

 Edebi metnin gücü hikayesindedir. Elbette edebi bir metnin dilinin iletişimsel kullanımını aşması beklenir; dilin estetiği, konuşmanın akışının kıvraklaşmasında yatar. Güçlü bir edebi metin konuşur gibi söylenmeye yeltenildiğinde “o öyle söylenmez” dedirtir. Empedokles’in Pabucu manzumesi bana estetiğin bu iki kapısını da açmıştı. Henüz lise öğrencisi olarak sosyal temalı ne bulursam okurum hevesinde olduğum yıllardı. Silivri’de gündüz inşaat ameleliği yaptıktan sonra akşamları kordon boyu yürüyüşü sırasında gördüğüm kitap sergisine dalmıştım. Brecht’in adını duymuşluğum vardı ama ne bir oyununu izlemiş ne de metnini okumuştum. Okuduğum kitaplarda oyunlarından bahsedildiği olmuştur ama şiir yazdığını bilmiyordum. Heyecanla aldım Seçme Şiirler kitabını, eve gidince uyuyana kadar bitirdim; beğendiklerime kurşun kalemle yıldızlı notlar veriyordum, en beğendiklerim üç yıldız alıyordu.

Empedokles’in kim olduğunu bilmiyordum elbette, Antik dönemde yaşamış bir filozof olduğu şiirden anlaşılıyordu. Kendisinden önceki filozofların asıl unsur (arkhe) olarak belirlediği su, hava ve ateşe toprağı da ekleyen filozof Empedokles’ti. Empedokles’in kim olduğunun önemi yoktu; metnin vurgusu Empodekles değil, onun ardından insanların eğilimleriydi. İnsanlar “Gözle görmedikleri olaylar karşısında  / o saat boş bir inanca” kapılıyorlardı, “olayların gidişini değiştiren  / gözle görülür şeylerin ötesinde bir şeyin/ olabileceği”ni düşünüyorlardı, “karanlığı nasıl daha karanlık yapma telaşı içinde” oluyor ve “yeterli bir neden aramaktansa saçma olana inanmayı” yeğliyordu. Bu yaşadığımız toplumun hikayesiydi; etrafımdaki dünya da geçen yüzyıllara karşın böyleydi. Bu fikirler benim için şaşmaz eleştiri ilkesi oldu.

Brecht’in sanat yöntemi apayrıdır; bu konuda nitelikli çokça kitap da var. Mesela F.Jameson’un Brecht ve Yöntem[1] kitabı. Brecht bir deryaydı, onlarca oyunu, hikayeleri, romanları vardı; müthiş bir söz ustası olduğu ortadaydı. En çok oyunlarıyla tanınır, ben en çok romanlarını severim ama romanlarını okumaya heves etse biri Beş Paralık Roman’ın dışındakilere ulaşamaz; üstelik vaktiyle Türkçeye de çevrilmiş bu romanlar ne yazık ki yeniden basılmıyor; mesela Bay Julius Cesear’ın İşleri. Brecht’in dosdolu kitaplarından biri de Me-Ti ile Söyleşiler’i bile şu birkaç seneye kadar bulmak zordu. Bunun nedeni belli ki okunmayışıdır. Türkiye’deki mitlerden biri de “sol’un okuduğu”dur; yok öyle bir şey. Nitelikli edebiyattan hep uzakta kalmıştır sol; bugün Brecht’in bence en gerçek mirasçısı F. Dürrenmatt’ı ne kadar tanıyor ki? Ben bir Dürrenmatt romanı okuduktan sonra belli bir süre geçmeden roman okuyamam; onun müthiş dilinin üstüne haz vermez bana çünkü. Daldan dala atlamış gibi olacak ama Yargıç ve Celladı, Venüs Yolculuğu, Büyük Romulus, Derinlikler Vadisi, Şüphe gibi eserlerin lezzeti “hep yeniden okuyacaklarım” arasında tutar bunları.

Brecht hakkında çok kitap var ama onun nasıl yazdığı hakkında Peter Weiss’in Direnmenin Estetiği kadar iyi bir kitap yok. Benim başyapıtlarımdan biri de Direnmenin Estetiği; bir defter dolusu not tutarak okumuşumdur. Bu devasa yapıt hakkında ne yazsam eksik kalır diye bir türlü yazmaya girişemiyorum doğrusu: Hem göz yaşartıcı hem zihin açıcıcı hem öfke kusturan yegane kitap. Neden böyle daldan dala atlıyorum, işte Empedokles’in Pabucu: Bir kitabın açtığı yoldan yürüdüğün zaman gideceğin yerlere örnekler bunlar. Elbette bu kadar değil, daha nice nice kitaplara, isimlere götürdü; sayabileceklerimden hep daha fazla kalacak sayamayacaklarım. Ayrıca Hölderlin’in de Empedokles adlı bir eseri olduğunu hatırlayalım.Bir yerden başlamak, bir ucundan tutmakla başlıyor her şey. Bu yüzden şimdi her yıl öğrencilerimle birlikte okuyup onu bulmamın hikayesini anlatıyor, bir imge kameramızı Empedokles’in tasarladığı dağ yolculuğuna ve kratere atlayışına ve Brecht’in “görüşü”ne kulak veriyoruz. Burada da yıllardır hazla okuduğum metni paylaşıyorum:

Empedokles’in Pabucu

1.  
Agrigentumlu Empedokles,  
ihtiyarlık hastalıkları yanı sıra
yurttaşlarının saygısını kazanınca
ölmeye karar verdi.
Ama birkaç kişiyi sevdiği için
ve o birkaç kişi de onu sevdiği için
onların gözü önünde yok olmaktansa
hiç olmayı yeğledi.  

Bir geziye davet etti onları, ama hepsini değil,  
bir ikisini çağırmadı ki, böylelikle
seçimine ve bu gezi işinin tümüne
biraz da rastlantı karışsın.
Tırmandılar Etna dağına.
Bu işin zorluğu  
sesleri kıstı.
Bilgece sözler aramadı hiç kimse.  
Tepeye varınca, kendilerine gelmek için derin  
                                                              bir soluk aldılar
ve amaçlarına varmanın mutluluğu içinde
manzaraya daldılar.  

Hocaları usulca ayrıldı onlardan.
Onlar yeniden konuşmaya başladıklarında
hiçbir şeyin farkında değildiler.
Ama az sonra,  
yer yer bilgece bir sözcük eksik olunca,  
başladılar çevrelerinde onu aramaya.
Oysa o, pek de acele etmeden
çoktan dolanmıştı tepeyi.
Bir keresinde durup,  
ne kadar uzakta olduğunu anlamak için
kulak kabarttı konuşmalara.
Artık pek seçilmiyordu sözcükler: Ölüm başlamıştı.

Dururken kraterin ağzında
arkası dönük,  
uzakta, bu konuşmalarla ilgili hiçbir şey bilmek istemeden,  
hafifçe eğildi yaşlı adam,
dikkatle çıkardı pabucunu ayağından
ve gülümseyerek az öteye fırlattı,
öyle bir yere ki,  
çabuk bulunmasındı, ama zamanında da bulunsundu,  
yani çürümeden.  
İşte ondan sonra girdi kratere.  

Dostları onu arayıp da onsuz geri döndüklerinden  
sonraki haftalar ve aylarda yavaş yavaş  
ölümü başladı, tam istediği gibi.
Bazıları artık umutlarını kesmişlerken hayatından
bazıları hala bekliyorlardı onu.
Bazıları onu bekleyip tutuyorlardı sorularını,
bazılarıysa kendileri arıyorlardı çözümü.
Hiç değişmeden usul usul gökte uzaklaşan,
yalnız siz bakmazken uzaklaşan küçülen ve incelen,
onları yeniden aradığınızda çok uzaklaşmış olan
ya da belki de öbürlerine karışan bulutlar gibi usul usul
öylece uzaklaştı onların alışkanlıklarından.

bir söylenti çıktı sonra:  
Ölmüş olamazdı, ölümsüzdü çünkü.
Hiç kimsenin aklı ermedi bu işe.
İnsanlar için olayların gidişini değiştiren
gözle görülür şeylerin ötesinde bir şeyin
                                                  olabileceği düşünüldü.
Bu tür boş laflar çıktı.
İşte tam o sıra pabuç bulundu,  
elle tutulur, gözle görülür, yıpranmış, deriden pabuç!  
Gözle görmedikleri olaylar karşısında
o saat boş bir inanca kapılanlar için  
geride bırakılan pabuç.
Böylece yeniden doğallaştı
ömrünün sonu Empodokles’in:
Herkes gibi ölmüştü o da.  

2.  
Başkaları gene başka türlü anlatıyor bu olayı:  
Gerçekten bu Empedokles,  
kendisine tanrısal bir saygı duyulmasını
istemişti güvence altına almak.
Ve gizlice ortadan kaybolup,
sinsice Etna’nın içine atlayarak
kendisinin insan maddesinden yapılmadığını göstermek  
                                                                   istemişti
ve ölüm yasalarına uymadığını,
ve bir efsane yaratmak böylece.
Ama burada pabucu insanların eline geçerek
bir kazık atmıştı ona.
(Üstelik bazıları da şöyle diyor:
Krater sinirlenmiş bu olaya
ve kusup atmış pabucunu bu herifin.)

Ama biz şuna inanmak isterdik daha çok:
Eğer Empedokles çıkarmadıysa pabucunu gerçekten,
bizim aptallığımızı büsbütün unutmuştu demek,  
karanlığı nasıl daha karanlık yapma telaşı içinde
                                                                 olduğumuzu
ve yeterli bir neden aramaktansa saçma olana inanmayı
nasıl yeğlediğimizi düşünmemişti.
Ne olursa olsun, dağ, böyle bir dikkatsizliğe sinirlenmemişti
                                                                      kuşkusuz,  
ve adamın, kendisine tanrısal bir saygınlık duymamız için
bizi kandırmak istediğine inanıp öfkelenmemişti
(çünkü dağ hiçbir şeye inanmaz ve ilgilenmez bizimle).
Ama belki de, her zamanki gibi ateş püskürtürken pabucu  
                                                                            fırlatmıştır da,
bizim bilgin efendiler, işin içinde bir anlaşılmazlık kokusu
                                                  bulmaya uğraşırlarken
o ünlü fizikötesi inançlarını geliştirmek için uğraşırlarken yani,
birdenbire apışıp kalmışlardır
hocalarının pabucuna sürdüklerinde ellerini,
o gözle görülür, elle tutulur, yıpranmış, deriden pabuca.  

Bertolt BRECHT
Çeviri : A. KADİR – Gülen AKTAŞ



[1] Jameson, F. (1998). Brecht ve Yöntem, Yapı Kredi Yayınları ve (2013) Habitus Yayınları.