arama

mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir

Enkaz Altındaki Hakikatler

Nevra AKDEMİR
Deprem mülteci düşmanlığına da bir anda yeniden ışık tuttu. Depremin nedeni, yeterince “Allah’a inanmamak ve şükretmemekti” eskiden, şimdi yanına Suriyeliler de eklendi.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Nevra Akdemir Nevra Akdemir
  • 1 Star
    Loading...

İnsanlık felaketlerin içinden barışa giden yolu bazen bulabiliyor. İnsanlığın kırılganlığı içinde adaleti, barışı ve yaşanır bir geleceği ancak bir felaketten sonra bulmamız, toplum olarak hafızasızlığımızın en büyük göstergesi. Bu hafızasızlık, kapitalizm, ataerki gibi kendini kaçınılmazmış gibi gösteren sistemlerin hatta otoriter yönetimlerin sürekliliğini mümkün kılan yegane yol. Büyük felaketlerin ve toplumsal travmaların konuşulmadan sessizce nesilden nesile aktarılması aşina olduğumuz bir anlatı artık. Ancak bundan zaferlerin ya da felaketlerin tarihinin (iktidara eşlik eden ideoloji her neyse onun söylemince) yeniden yazılması ve sokaklardaki tabela veya sembollere bu haliyle yansıması ise bir iktidarın kendi fikrini normalleştirme çabası gibi, kenti oluşturan tüm topluluklarla da müzakere ve çatışma halinin de göstergesi sayılmalı. Bu açıdan yerel yönetimlerin mali kaynakları, yatırım alanları, düzenlemeleri bir varoluş mücadelesine tekabül ediyor. Bunu Elazığ depreminde yeniden gördük.

“İstanbul’a bir yıl lale ekmezseniz, tüm yer bilimleri projelerini finanse edersiniz!”

Bir süre önce yer bilimleriyle uğraşan bir bilim insanı, Marmara’da beklenen büyük depremi konuşmak üzere çağrıldığı bir televizyon programında açıkça Elazığ-Malatya’dan geçen fay hattına dikkat çekerek acilen çalışmaya başlanması çağrısını yapıyordu. Programın katılımcılarından biri, depreme yönelik önerilen tüm bu çalışmaların maliyetini merak ederek konuşmanın yönünü bütçeye çevirince, bilim insanının cevabı bir isyana tekabül ediverdi: “İstanbul’a bir yıl lale ekmezseniz, tüm yer bilimleri projelerini finanse edersiniz!”

Deprem bile olsa, konu “Doğuda” geçiyor olunca, elbette Kürt düşmanlığı, hızlıca açığa çıkıverdi. Elazığ depremine üzülüp üzülmemeye karar vermek için bazılarının Elazığ’da yaşayanların Kürt olup olmadığını bilmeye ihtiyacı olduğunu, Google istatistikleri döktü hızlıca. Dahası en yakın belediyelerin HDP’li olması karşısında elbette hükümet önlem alarak yakındaki belediyelerden gelen yardımların kabulünü yasakladı. Bununla da kalmadı, bölgede depremin etkilerine dair sosyal medya paylaşımlarının da soruşturma malzemesi olacağını bizzat İçişleri Bakanı açıkladı. Depremden etkilenen bölgelerin hayatın devam ettiğinin gösterilmesi, “algı yönetimi” açısından olmazsa olmazdı. İlk korunması gereken şey, iktidardakilerin itibarı olduğu için elbette, enkaz altındaki bir kadın çıkarılmak için bir saat bekleyebilirdi, zira Erdoğan gelecek ve fotoğraf güzel çıkacaktı. Deprem iktidarın itibarını yıkamazdı, üstelik de Kürt bölgesinde!

Ekranlara yansıyan bir başka konu ise anadilde hizmet vermenin nasıl da bir zorunluluk olduğu idi. Kürtçe bilmeyen görevliler, telefondan da olsa yardım istemek zorunda kalmışlardı. Bölgeye yapılan yatırımların tek-din-millet-bayrak yöneliminin çarptığı gerçeklik duvarıyla o an. Enkaz altındaki teyzeye, Kürtçe seslenilmesi gerekiyordu, işte. Sağlık hizmeti verirken, neresinin acıdığını ve ağrının olup olmadığını öğrenmek de Kürtçe/Zazaca gerektiriyordu. Yerel dili tanımayınca, hizmet verilmesi de imkansızlaşıyordu.

Deprem mülteci düşmanlığına da bir anda yeniden ışık tuttu. Depremin nedeni, yeterince “Allah’a inanmamak ve şükretmemekti” eskiden, şimdi yanına Suriyeliler de eklendi. Oysaki sosyal medyada üst sıralarda paylaşılan bir diğer video da enkazdan çıkarılan bir kadının teşekkürü olmuştu. Kendisini ve sevdiklerini kurtaran kişinin etiketi, kocaman bir tartışmayı gösteriverdi birden: “Biz Suriyelilere taş atıyoruz ya, Mahmut isimli Suriyeli tırnaklarıyla toprağı kazıya kazıya, elleri paramparça bizi enkaz altından çıkardı.” Bu paylaşımın altındaki onlarca ırkçı yorum ise aynı suyu, havayı paylaşmak konusunda bile utanç duyacağımız cinstendi. Kurtarıcının kim olduğu, elbette saygı duyulması, sevilmesi için önemli bir kriterdi, daha doğrusu kim olmadığı.

Deprem, 1999 yılında İstanbul’da yaşadığım en korkunç anılarımdan. Yaşayanlara geçmiş olsun. Yardım faaliyetindeyken devletin ne kadar kolayca enkaza dönüştüğünü, ne olduğunu ve ne olmadığını görmüştüm; dayanışmanın her fikri ve inanışı nasıl değiştirdiğini de. Bu yüzden içişleri bakanının, mesul olduğu insanlardan ziyade toplumsal algıyla ilgilenmesi boşuna değil. Zira ellerindeki meşruiyet zemininin artık yegane kaynağı şiddet.