arama

Modernizmin Felsefi Söylemi ve Eleştirel Realist Eleştirisi

Özgür ELİBOL
Özellikle Suriye Savaşı ile başlayan dönemin yeni bir modernist döneme işaret ettiğini savunuyorum. Suriye Savaşı bazı yerel (İran-İsrail, Türk-Kürt) hesaplaşma alanı olduğu gibi, İslam coğrafyasında söz sahibi olma şeklinde bir vekalet çatışması (İran-Suud, Türkiye-Suudi Arabistan) olarak ama belirleyici olarak Rusya-ABD savaşı idi.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Özgür Elibol Özgür Elibol
  • 1 Star
    Loading...

Modernizm denilince aklımıza derhal tarihsel bir dönem, Avrupa kıtası ve kapitalizm gelir. Bu dönemlerin sanatsal akımlara etkisi ve sanatsal akım olarak modernizm bu yazının kapsamı dışında. Türkiye’de modernizm konusu, postmodernizm tartışmaları, bir felsefi ifade olarak aydınlanma ve onun Marksizm ile ilişkisi üzerine tartışmalar özellikle 90’larla birlikte yükselişe geçen Refah Partisi ve ondan doğan AKP’nin yani devlet ideolojisinde din boyutunu vurgulayan ve burjuvazinin henüz palazlanmamış kesimini temsil eden kesimlerinin çıkarlarını temsil eden kesimin ideolojik yol açıcıları olan İslam yorumcularına ait modernizm eleştirileri şeklinde gündeme geldi. Bu sonuncular, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularını modernizm alanında değerlendirilecek ideolojik kampa dahil edip eleştirilerini yönelttiler. Ancak bu eleştirilerin modernist söylemi aşamadığını gördük.

Bhaskar’ın felsefesi toplumsal özgürleşme ile yakından ilgilidir, insan özgürleşmesinin koşullarını sorgular.

Eleştirel realizm, değerlendirmelerini modernist felsefi söylem1 biçiminde adlandırarak yapar. Modernizm, kapitalizmin doğuşu ile devrimsel bir çıkış olarak gündeme gelir. Öznenin, muntazam uhrevi bir düzen içinde kurulu ve bir kutsal tarafından yaratılan dünyaya gönderilmiş olduğu, merkezinde kendisi olmayan bir felsefi söylemden, o dünya içinde kendini tanımlaması ile beliren söyleme geçiştir. Avrupamerkezlilik konusunun doğrudan, “Kapitalizm neden Avrupa’da gelişti?” sorusu ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir ideoloji olarak ise kapitalist üretim tarzının açık bir ifadesi ve ideolojisi diyebiliriz. Modernizm tarih üzerine düşünme ve tarih algısını da değiştirdi. Bu Bhaskar’ın sıkça jeo-tarihsellik dediği şeydir. Bu özdüşünümsel bir bilinçlilikle ve belli coğrafyaların birbirinden farklı zamanlarda da olsa artsüremli bir değişim izlediği fikrini içerir. Özdüşünümsel bilinçlilik denilen şey, eleştirel realizmin epistemik görelilik olarak ifade ettiği şeydir.2

Bhaskar’ın modernizm eleştirisi, hem bahsettiğimiz jeo-tarihsel Avrupamerkezli, Aydınlanma ideolojisini vs. ifade eden hem de onun eudomonistik dediği barış, refah ve özgürlük toplumlarına geçiş için imkanlar barındıran bir dünya sistemini içerir (Hartwig). Hartwig, Bhaskar’ın eleştirel realizmi geniş anlamda bu felsefi bağlamında konumlandırdığını ifade ediyor; modernizm içinde ele alınabilecek her şey gerici olmadığı gibi, birbirlerine karşı farklı konumlar alır, politik olarak devrimler ve karşı-devrimler şeklinde ortaya çıkar. Biliyoruz ki Bhaskar’ın felsefesi toplumsal özgürleşme ile yakından ilgilidir, insan özgürleşmesinin koşullarını sorgular: “Bununla birlikte, modernist felsefi söylem, evrensel özgür gelişime esasen bir düşmanlığı barındırır…diyalektik eleştirel realizm ve metaReality gibi özgürleştirici felsefenin zirveleri modernite sınırları içinde gelişmiş olsa da, tekilleştirilmiş insan, modernist söylemin atomistik egomerkezli bireyciliği şeklinde sunduğu bir yanlış tanımlamadır.” (Hartwig, 2011).

“Modernitenin kavramsal karakteristiği, atomistik egomerkezlilik ve soyut evrensellik ile şekillenmiştir. Atomistik ego merkezlilik, tüm kalıcı özelliklerden yoksun olan egoyu özne olarak merkeze yerleştirir ve dünyanın geri kalanı, somut evrenseller değil soyut evrenseller olarak görünür” (Bhaskar, 2017). Bhaskar, Descartes’tan itibaren düşünceyi varlığa önceleyen (“Düşünüyorum o halde varım”) modernizmin felsefi çarpıtlamalarını kastediyor. İnsanın içinde doğduğu topluma önceliğini ifade eden bu felsefi tavır, bu eğilimin politik, ahlaki görünüşünü de ifade ediyordu; bireysel varlığın her şeyin toplumun önünde olduğunu savunan eğilimin. Bhaskar, bunun aynı zamanda türsel bir ego merkezcilik olduğunu söyler. Kapitalist sanayi devrimine karşılık gelen bu modernizmin (ilk evresi), köylünün hayvanları ile aynı zemini ve pek çok açıdan hayatı paylaştığı bir ekonomiden, o hayvanın değer üretim sürecine girip sosis olarak çıktığı, markete girip nihayetinde hayatında bir ineğe dokunmamış insanın kahvaltısında tükettiği bir kullanım değerini ifade eden şeye dönüştü. Modernite öncesi insan “metaforik olarak kendilerini inorganik varlıklardan bitkiler, hayvanlar ve insana, aydınlanmış atalarına, Tanrı ve tanrılara, meleklere kadar uzanan zincirin parçası olarak görüyorlardı.” (Bhaskar, 2017).

Bhaskar, modernizmi ve Modernist Felsefi Söylemi bağlantılı olduğu tarihsel olaylarla ve düşünsel eğilimleriyle birlikte beş aşamaya ayırır: Birincisi, klasik modernizm; bağlantılı olaylar ise İngiliz İç Savaşı 1642-1651, İngiliz Devrimi 1640-1660 ve 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi.

İkincisi, yüksek modernizm; Marx, Proust, Freud’un ortaya çıktığı dönemdir; bağlantılı olaylar ise 1848 devrim girişiminden Ekim Devrimi’ne kadar uzanan 19. yy. sınıf savaşımları ve 1. Dünya Savaşı.

Üçüncüsü, modernleşme kuramının ve pratiğinin kurulması; faşizmin yenilgisi sonrası kalkınma büyüme, tek çizgisel tarihsel ilerleme fikirlerinin yoğunlaştığı aşama. Öncü ulus olarak ABD’nin ortaya çıkışı ve onu ve yolunu takip eden diğer kapitalist ulus-devletler. Kapitalizmin 2. Dünya Savaşı sonrası refah toplumu ideolojileri; bağlantılı olaylar ise 2. Savaş sonrası faşizmin yenilgisi, ulusal kurtuluş hareketleri (Hindistan’ın bağımsızlığı), 1949 Çin Devrimi.

Dördüncüsü, postmodernizm; üçüncü dönemin sorunlarının bir eleştirisi şeklinde ortaya çıkan post-modernite. Bhaskar bu dönemin bir post-moderniteden ziyade modernist söylemin bir başka türü olduğunu vurgular. Bağlantılı olaylar ise Vietnam Savaşı, 1968 hareketleri, öğrenci başkaldırıları ve bazı başka sosyal hareketler.

Beşincisi, burjuvazi zaferi, sonculuk; Sovyet Bloğunun çökerek Batı kapitalizminin üstünlüğünün ilan edildiği, artık yeni anlatıların ortaya çıkmayacağı, başka dönüşümlere gerek kalmadığı fikrinin dayatıldığı dönemdir. Bu Fukuyama’nın tarihin sonu doktrinidir ve Hegel’in tarihin sonu olarak Prusya Devletinin başarısı fikri ile bağlantılıdır. Bu dönemin kritik olayları, 11 Eylül, ABD öncülüğünde Ortadoğu ve Afganistan’a yapılan müdahaleler.

Bu ayrımlar elbette çok belirgin değişimlerin birden ortaya çıktığı keskin ayrımlar değildir. Ara dönemler takımyıldızsaldır ve eleştirel realistlere göre sonuncudan ilkine doğru birbirinin içinden çıkan matruşkalar gibidir.

Merwyn Hartwig, bu aşamaları, ilişkileri ve eleştirel realist yaklaşımı Tablo1’de inceliyor; eleştirel realizmin, Modernitenin Felsefi Söylemi ile ilişkisini, modernitenin aşamalarına eleştirel realizmin aşama aşama verdiği karşılıkla beraber, neden eleştirel realizmin kurucularının, modernizm ile iç içe olduğunu söylediklerini daha iyi ifade ediyor. Bu modernizmin aşamalarını, felsefi ifadelerini ve eleştirel realizmin kavramlarla dolu birbirini koruyarak büyüyen momentlerini gösteriyor. İfade etmek gerekir ki, bu kavramlarla baş etmek oldukça güç ve yüklü bir okumayı gerektiriyor. Kısaca açıklamaya çalışalım:

1. Klasik Modernizm:

Pozitivizm dönemin kapitalizm ile doğrudan ilişkili zorunlu bir ideolojisi olarak ortaya çıkar. Kapitalist ulus-devletlerin ve ideolojilerinin ortaya çıkmasıyla başlar. Avrupamerkezcilik, egomerkezcilik, insan merkezcilik ideolojilerin esasını oluşturur. Bu merkezcilik, gerçekliğin ona ait fikirlerimiz ile karıştırılması olan epistemik yanılgı ile doğrudan ilişkilidir. Diğer modernist matruşka bebeklerinin merkezindeki bu aşama cinsiyet, etnisite, ulus-devlet, sınıf ayrımlarını ve bunların yanlış bilincini taşır. Kapitalizme içkin yabancılaşmayı buna eklemeliyiz. Bourdieu Devlet Dersleri’nde, devlete ait sembolik şiddeti oluşturan olgunun (bunun modernizme özgü olduğunu söylemek güç ama) “hep vardı etkisi” dediği, yüzeyde olan ve derindeki gerçeğe ulaşmamış olmaktan kaynaklanan bir yanılgıdan bahseder. Bhaskar, İngiltere’nin sağcı başbakanı Margaret Thatcher’ın ünlü TINA (There is no alternative: seçenek yok) sendromunu vurgular. Bu Bourdieu’nun söylediği gibi bir ideolojik etki yapan bir sendromdur; gerçeğin ve görünümünün yanıltıcı etkisi ve felsefi sululukları birbirlerini karşılıklı ürettiler. Bhaskar’ın müdahalesi der Hartwig, bir bakıma efendi-köle tipi bir toplum olarak tınlayan dev bir TINA formasyonu olan Batı felsefi geleneğine müdahale eden hem toplumsal biçimler hem felsefeler düzeyinde çalışan bir itkiye sahiptir: “Dolayısıyla teoride modern olmayan Ötekinin dışlanmasındaki yanlış, modernitenin pek çok kavramında (veya sınıfçı, ataerkil, ırkçı vb söylemlerde), pratikte Ötekinin sömürülmesinin dahil edilmesinin hakikatine karşı ortaya çıkar – Öteki Bir’dedir, köle efendide, çevre merkezde vs. Bir’de olan sıkıca Ötekine bağımlıdır ve her ikisi de zımni olarak kabul edilen bütünlüğün parçasıdır.” (Hartwig, 2011).

Batı düşüncesinin büyük isimlerinin kolonyalizme karşı ses çıkarmayan veya olumlayıcı tavrı da burada aranabilir. Ya da faşizmin kartopunun çığa dönüşmesi gibi soykırıma dönüşmesi. Klasik modernizmin bütünlüğü demek ki, dağıtıcıdır ve düşünümsellik eksikliğini taşır (Hartwig, 2011). Eleştirel realizm, gerçek bir etki, yani nedensel etkisi olsa da, ego merkezli insanın gerçek bir nesneden yoksun olduğunu ifade eder. Hakiki özgürleştirici söylemlerde ego yokluğu kabul edilir. Birin özgürlüğü bütünün özgürlüğüne bağlıdır (Afrika’nın Ubuntu felsefesi, bazı Budizmler, Marx, Bhaskar). Bhaskar’ın soyut evrensellik olarak ifade ettiği, örneğini Marx’ın kapitalist değer üretiminde, sembolü para vs. bulabileceğimiz fazlasıyla geliştirilebilecek bir konudur bu.

Eleştirel Realizm, karşılık olarak aşkınsal realizmi; pozitivizmin ve ona Kantçı idealist müdahalenin eleştirisini sunar. Modernitenin Felsefi Söylemine karşı tabloda eleştirel realizm ve metaReality felsefesinin klasik modernizme karşı 1M ile cevap verdiğini görebiliriz. Bu öncelikle epistemoloji ve ontolojinin özdeş olmamasını ifade eder. Bu sayede gerçekliği ona ait bilgi ile karıştırmak olan epistemik yanılgıdan korunmamızı sağlar. Öte yandan özgürleştirici bir praksisi kurma adımı olarak, özne ve nesnenin özdeş olmamasını ifade eder.3 Ayrıca eleştirel realizmin kutsal üçlüsü ontolojik realizm, epistemik görecilik, yargısal rasyonalite muazzam bir kavramsal alet çantası sunar.4

2. Yüksek Modernizm

Yukarıda sayılan özellikle, ego merkezcilik ve soyut evrenselcilikle ifade edilen konulara yönelik bu aşamada çok güçlü eleştiriler ortaya çıkmıştır. Marx, Freud ve ideoloji eleştirileri bu döneme aittir. İdeoloji eleştirisi, grubun (bir kısmın) çıkarının evrensel çıkar olarak sunulmasına yönelmiştir. Hartwig, bu dönemin kırılgan yanının kendi eleştirisinden doğduğunu ifade eder; elitizm gibi grup çıkarının ikame edildiği anlayışlara atıfta bulunur. Benzer şekilde toplumsal kurtuluşun uzmanlara hatta bir sınıfa havale edilmesini de bu anlamda eleştirir. İndirgemeci materyalizm de bu döneme ait bir sapmadır.

3. Modernleşme

1950’lerin kapitalist gelişmesiyle ilgili teknik bağlam ile şekillenir. İşlevselci ve evrimci sosyal teorinin altın çağıdır. Tek çizgisellik olarak ifade edilen, ‘gelişmekte olan’ kapitalist ülkelerin, kaçınılmaz olarak gelişmiş olanların iktisadi ve politik hattını izleyeceği fikri egemendir. Bu aslında bir elitizm türüdür. (Popperci manada) tarihselciliktir ve eleştirel realizmin derinlikli ontolojisinin eleştirdiği ve aktüel katman ile reelin birbirine karıştırıldığı aktüalizm ile yakından ilgilidir: “Biricik bir akışı olan kaçınılmaz olarak belirli tarihsel yasalar yoktur”. Bu hatanın Marksizme de bulaştığını biliyoruz. Bu tek çizgiciliğe özgülük, yargısallıktır (bkz tabloda 5’) (yargı bildiricilik). “Batı”, “modern”, “muasır”, “gelişmiş” gibi değer yüklü egemen ifadeler egemen hale gelmiştir, rasyonel yargıya izin vermez, model sunar. Bu dünyanın (adeta) büyübozumudur (5’’). “Dünya giderek içsel anlamdan ve değer(in)den koparken, yerini kendini tanımlayan modern özne aldı” (Hartwig).

Dönemlerin matruşka gibi iç içe geçtiğini söylemiştik. Kapitalizmin “modern”, “muasır” gibi değerler oluşturması elbette bu döneme özgü değil, burada Bhaskar ve Hartwig’in vurguladığı egemen ve ayırt edici özellik haline gelmesidir. Ulus-devletlerin kuruluşunda bu değerlerin referans olarak yayıldığını hatırlatalım. Türk ulus-devletinin ideolojik kuruluşunun Ziya Gökalp’in Türk-İslam-muasır üçlüsü ile ilgisi bilinir. Demek istediğim bu eğilimin kurucu gücünün farkında olunması gerektiği. Ulus-devletlerin kapitalizm ile ve kapitalizmin ulus-devletler ile yaygınlaşması bu jeo-tarihsel ilişkiyi ifade eder.5

Bu tek çizgililik karşısında eleştirel realizm, tarihi açık, olumsal, geriye dönebilir, çok biçime açık süreçler olarak görse de, “eğilimsel rasyonel yönlülük” olarak adlandırdığı bir pratik yaklaşımı savunur. Bu diyalektik eleştirel realizmin dönüştürücü praksisi ile ilgilidir. Bhaskar’ın yeniden büyülenme kavramı ise, çok kabaca keyfi bir aşkınlık dayatması olarak anlaşılmamalı. Bu konu Bhaskar’ın 4D (diyalektik eleştirel realizm)den sonraki aşamalarda (metaReality) vardığı, dünyanın aslen anlam ve değer içerdiği ve çok kolaylıkla mistisizm ile karıştırılabilecek6 görüşünden gelmektedir. Bu, sömürü (özellikle kapitalist) toplumlarında gerçekliğin kategorik hata, cehalet ve yanılsama ile ortaya çıkan bir giz halidir.

4. Postmodernizm

O güne kadar modernist söyleme bir tepkidir. Bhaskar, bu güçlü tepkide çok önemli eksiklikler tespit eder; diyelektik evrensellik ve somut tekilliğin diyalektik birliğini.7 Bu anlamda modernizmin bir formu ve ideolojisi olmaktan öteye gidemez. Tüm geleneğin biçimciliğini (6) ve fonksiyonalizmini (6’) ortaya çıkardı. Araçsalcı akıl ve pratiğin nesnesi olarak ele alınan doğanın özerk olmayan esnekliğini varsayar. Bununla beraber bu mekanik pratik içinde materyalizmin indirgemeci (7) bir kuramını üretti (Hartwig, 2011): “Bhaskar biçimcilik ile, bir bütün olarak modernite söyleminin baskın karakterlerini nitelendiren ‘biçimselin, analitiğin, soyutun, varlığın ve akıl yürütmenin niceliksel biçimlerinin yüceltildiği’ diyalektik olmayan bir savunuyu ifade eder. Ve bununla bağlantılı olarak, postmodernizm tarafından kısmen tersine çevrilmiş olan, akıl yürütmenin sezgisel biçimlerine söylemsel olanın önceliğini ifade eder” (Hartwig, 2011).

5. Zafercilik/Köktencilik

Neoliberalizm olarak adlandırılan ve mali sermayenin ve bazı ulus devletlerin egemenliğinin ilanı olan bu dönemi nitelendiren kavramlar eleştirel realistlere göre ontolojik tekdeğerlilik ve sonculuk idi. Bu bize Hegel’in şuradaki merkezcilik hatasını çağrıştırıyor: “dünya tarihi doğudan batıya seyahat eder; Avrupa tarihin nihayetidir, Asya’nın başlangıcı olması gibi”. Batı dünyası, aynı büyük ideolojik hataya Sovyetlerin çöküşü sonrası da düştü. Hatırlanacağı gibi, Hegel zihinsel bir spekülasyona dönüştürdüğü diyalektiği, tarihi Prusya Devleti ile kapatmıştı.

Bildiğimiz gibi emperyalizmin fundamentalizmi, başka (dini, etnik) fundamentalizmleri beslemişti. Bhaskar’a göre fundamentalizm ve postmodernizm akrabadır; “fark”ın gerekliliğini kabul eder, evrensellik ve birliği reddeder, fakat fundamentalizm “ben doğruyum sen yanlışsın derken, postmodernizm “doğru ve yanlış yoktur” der. Ürettiği bunca çelişki ile egemen kapitalist blok için sorunsuz bir egemenlik söz konusu değildi. 2001 sonrası, ABD ve İngiltere öncülüğünde 11 Eylül bahane edilerek dünyaya yeni bir düzen verme, dünya enerji üretim bölgeleri hakimiyetini pekiştirmek üzere insanlık tarihinin en büyük yalan ve propaganda mekanizması ile “terör savaşı” dönemi başladı.

Ve sonrası…

Bhaskar, bunun ardından çok kutuplulukla karakterize olacak yeni bir dönemin beklenebileceğini ifade eder. Önce yeni dönemin büyüyen ekonomileri Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin (BRİC) bir takım ekonomik işbirliği projeleri üretmek üzere bir araya geldi. Zamanla Çin, muazzam bir ekonomik bir güç olarak ön plana çıktı. Tarihte görülmedik hızla yeni değer üretim alanları oluşuyordu. Sonra Rusya bölgesel ve askeri güç olarak kendini göstermeye başladı. Artık tek kutupluluktan söz etmek çok zorlaştı.

Özellikle Suriye Savaşı ile başlayan dönemin yeni bir modernist döneme işaret ettiğini savunuyorum. Suriye Savaşı bazı yerel (İran-İsrail, Türk-Kürt) hesaplaşma alanı olduğu gibi, İslam coğrafyasında söz sahibi olma şeklinde bir vekalet çatışması (İran-Suud, Türkiye-Suudi Arabistan) olarak ama belirleyici olarak Rusya-ABD savaşı idi. 2019 biterken başlangıçtaki iddiaları ve hedeflerine ulaşma açısından ABD’nin Vietnam sonrası ikinci kez kaybettiğini söyleyebiliriz. Vietnam’da Paris anlaşmaları sonrası ABD’yi durduran yarattığı yıkıma oranla sonuç alamaması ve hava ve asker gücü kayıplarının amaçladığı dengeyi bozması sonucu bir “tamam artık” demesi idi. Ancak iktisadi savaşı sürdürdü ve bazı sosyalizm iddialı rakiplerine kendi sermayesini aktararak, oraları değer üretim alanlarına dahil etmeyi başarmıştı. Suriye’de ise askeri olarak Rusya’nın Suriye’ye sevk ettiği gücün kendi sınırları olduğunu yaşadı. Plehanov Rusya Ekonomi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Sosyoloji Bölümü Başkanı Koşkin’in ifadesiyle “Belli ki ABD’nin askeri yöneticileri ve politikacıları, S-300’lerin Suriye’deki Rus askerleri güvenli bir şekilde koruyacağını ve Ortadoğu’daki askeri, politik ve jeopolitik ilişkilerin tüm konfigürasyonu üzerinde ciddi etkisi olacağını yeni yeni anlamaya başladı. Elbette S-300’ler, İsrail askerlerinin Suriye topraklarındaki eylemleri için ciddi bir engel. Ama esas olarak Amerikalıların planlarını bozuyor. S-300 sevkiyatı İsrail ve ABD’deki sıcak kafalar için soğuk duş. Aynı zamanda, Suriye’deki savaştan barış aşamasına geçişe izin verecek istikrarlı ilişkilerin inşa edilmesi yönünde Şam’a ve garantör ülkelere büyük bir yardım.”8

Henüz şekillenme aşamasında olan altıncı dönem, aslında ideolojik savı çok önceden çöken beşinci dönemin tek kutuplu burjuva zaferi döneminin, kapitalizmin iklim krizi gibi büyük sorunlara 1980’lerin tarzıyla yaklaşamayacağının açıkça görüldüğü, dünya üzerinde askeri olarak tek kutuplu batı emperyalizminin sürdürülmesinin imkansız olduğunun ortaya çıktığı, dünya kapitalizmine yön veren Çin gibi başka odakların engellenemez yükselişinin netleştiği bir dönem olarak altıncı aşamadan bahsedebiliriz. Sosyalizm ve ondan esinli fikirler ise reel bir umut olarak ifade olanağı bulamasa ve kesinti ve saldırılarak uğrasa da farklı biçim ve denemeler şeklinde (Venezuella, Rojava gibi) var olmayı sürdürdü.

Diğer yandan muazzam boyutlara gelmiş ve dünya kaynaklarını zorlayacak aşamaya ulaşan değer üretim rejimi, muazzam ekolojik sorunlar üretmeye başladı. Artık inkar edilemez bir iklim krizi var. Buna karşı yeni kitle hareketleri oluşuyor. Dönemin nasıl bir egemen ideolojik biçim alacağı, modernizmin yeni bir biçimini mi üreteceği, tamamen karşısında başka güçlü hareketler mi oluşacağı, nasıl şekilleneceği hakkında şimdiden bir şeyler söylemek güç.

Şubat 2020

Kaynakça:

Bhaskar, Roy – 2017, The Order of Natural Neccessity: A Kind of Introduction to Critical Realism

Hartwig, Merwyn – 2011, Bhaskar’s Critique of The Discourse Of Modernity, Journal of Critical Realism.

1 Bhaskar ve Hartwig’in Philosophical Discourse of Modernity (PDM), eleştiri nesnesi olarak tanımladıkları. Bkz. Dictionary of Critical Realism, Merwyn Hartwig – Bhaskar’s Critique of The Philosophical Discourse of Modernity, November 2010.

2 Epistemik görelilik: Eleştirel Realizmin kutsal üçlüsü olarak ifade edilen ontolojik realizm, epistemik görelilik ve yargısal rasyonalite. Bu konuda mükemmel bir sunum için: https://youtu.be/rFn-WkBRTTw

3Bkz. “Hegelci Diyalektiğin Bir Eleştirisi” http://sanatvetoplum.org/index.php/2019/11/12/hegelci-diyalektigin-bir-elestirisi/

4 Bkz. Dipnot 2

5 Bkz. Özgür Elibol, “Ulus Üzerine ve Ulusçuluk Eleştirisi” http://sanatvetoplum.org/index.php/2019/10/12/ulus-uzerine-ve-ulusculuk-elestirisi-icin-bir-hat-arayisi-2/

 6Yazılarımın, bu felsefenin ufkuna bir çağrı olduğu açıktır. İnsan ve toplumun özgürleşmesi, iletişim, eğitim gibi alanlarda muazzam açılımlar sunmaktadır. Sabır, dönüşme cesareti gerektirir.

7Somut tekillik, eleştirel realizmde gerçek özgürleşme iddiası için kilit önemde bir kavramdır. Kabaca, tüm bireylerin ortak bir insanlığı paylaştığı fikridir. Modernizmin soyut evrenselciliğine tezattır.

8 Sputniknews.com,  7.11.2018