arama

mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir mp3 indir

Biyoloji Biliminden Toplumsal Dünyaya Bakmak

Arif ARSLAN
Türkiye’nin bilim okuryazarlığının belli uzmanlık alanlarına sıkışmış olduğunu tahmin etmek zor değil, dahası birçok “bilim” (-loji) adıyla çalışan akademinin “teknisyen” düzeyinde bir katılımlar içerdiğini söylemek bence bir kabalık değil.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

İnsanların dünya algısının onların pratikleri üzerinden şekillendiğini biliyoruz. Biyoloji Biliminden Toplumsal Dünyaya Bakmak: Bir Bilim Sosyolojisi Çalışması adlı kitap Vefa Saygın Öğütle, Ebru Açık-Turğuter ve Taylan Banguoğlu’nun biyologlarla gerçekleştirdiği yönergeli mülakatlardan bilim, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin nasıl algılandığının belirlenmesi amaçlı bir sosyoloji çalışmasının bir ürünü.  Türkiye’de günlük hayatta kabaca “sayısalcı-sözelci” ayrımı olarak ifadesinde kısmen karşılık bulan bir anlayış 1960’lı yıllarda C.P. Snow’un “iki kültür” adıyla ortaya attığı ve söz konusu “iki kültür”ün birbirini anlamaktan uzak olduğuna dair bakışı, bu çalışmanın sorguladığı asıl kalkış noktası. Bilim sosyolojisi üzerinde Türkiye’de yeterince tartışma ve çalışma yapılmadığı, yapılanın da ilgi görmediği ortada. Bu durumda elimizdeki bu çalışma çok önemli bir yerde duruyor. Dahası bilim üzerine sorgulayıcı yönelimlerin daha çok muhafazakar çevrelerin nalıncı keseriyle kendi “oyunlarına” ve kurgulamalarına destek oluşturmak açısından ele alındığına dikkat çekersek böyle ilişkiselci çalışmaların önemi daha da artıyor. Başlarken sosyoloji alanında ilişkiselci anlayışı temsil eden üç önemli paradigma yer aldığını hatırlayalım:

Elimizdeki çalışma, odaklandığı soruşturmayı dört başlık altında düzenlemiş: (1) Biyologların genel olarak bilime ve bilimcilere bakışı, (2) biyologların bilim anlayışı, (3) bilimsel bilginin niteliğinin soruşturulması, (4) doğa ve bilim ilişkisinin soruşturulması. Bir kere bu başlıkların araştırılması için hazırlanan soruların amaçlarının açıkça belirlenmesi ve bu amaçlara uygun çapraz soruların sorulması, bulguların netleşmesi açısından çok özenli çalışıldığını gösteriyor. Ancak ortaya çıkan sonuçların, ortalama bir şekilde yani ilgili kamuoyunun bekleyeceği gibi çıktığını baştan söylemek gerekiyor. Türkiye’nin bilim okuryazarlığının belli uzmanlık alanlarına sıkışmış olduğunu tahmin etmek zor değil, dahası birçok “bilim” (-loji) adıyla çalışan akademinin “teknisyen” düzeyinde bir katılımlar içerdiğini söylemek bence bir kabalık değil. Yine de bu durum, elimizdeki çalışmaya gölge düşürmez; alanla ilgili çok yeni ve özgün, kesinlikle çok emek sarf edilen ve ince düşünümler söz konusu olduğu ortada. Çalışmayı yapanlarla çalışmanın nesnesini ayırmak gerekiyor yani. Biyologlar genel olarak bilim üzerine düşünmüyor, bu çok açık, daha çok çalışma yöntemine ve çalışma etiğine odaklı bir “iş görmeye” odaklı bir faaliyet alanında çalışıyorlar sanki. Elbette bu durumun da aktörlerden ziyade içinde bulunulan toplumsallık ve kurumsallaşma ile ilgili olduğu açık. Görüşmecilerin kendisi de az çok bunun farkında ve kendilerini sınırlayan toplumsallığa da yabancı olmadıkları beyanlarda ortaya çıkıyor.

Bu çalışmanın sınırları ötesinde düşüneceksek hatta kapitalizm ve bilim meselesi üzerinde bir düşünümle, kapitalist sistemin bilimciyi teknisyene indirgeyen mantığını sorunlaştırmak yerinde olur. Dahası uzun zamandır kafamı kurcalayan bir durum olarak bu bilimlerin eğitim sürecinin sistem açısından bu düzeyde başarıyla kotarılmasını sağlayan sistematiğin iyice irdelenmesi meselesi. Sonuca odaklı, kendi iş sorununun ötesine geçmeyen, teknik olarak bu düzeyde gelişkin, sosyal meselelerden bu düzeyde kopuk insanlar nasıl bir pedagoji tezgahı sayesinde mümkün olabiliyor, sorusu kafamı kurcalıyor. Elbette verilecek yanıtlar, eğitim sürecinin de ötesine yönelecektir ama yine de kapitalist ideolojinin kendine uygun bir tipoloji kurabilmesi, üzerinde durulup tartılması gereken bir sorun.

Biyologların kendi alanlarıyla ilgili temel tartışmalara ne düzeyde katıldıkları veya vakıf oldukları soruşturulduğunda, çok düşük düzeyde bir ilgi olduğu ortaya çıkıyor. Alanda teorik tartışmadan ziyade, pragmatik bakışın hakim olduğu kolayca anlaşılıyor. Kısacası biyologlar yaptıkları etkinliklerin biliminden ziyade “iş” tarafına kısılmış vaziyetteler. Böyle deyince de Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde Bogdanov’u andığı “mesela denerken damarlarında ölmek hiç ayıp olur mu?” dizeyi geliyor insanın aklına. Kitabın yazarlarının (araştırmayı yapanlar) asıl derdi, C.P.Snow’un “kendi alanının dışında bir dil ve dünya görmeyen bilimci” anlayışının doğru olmadığını görmek daha çok; bunu da göremiyorlar. İşin doğrusu, geldiğimiz noktada katı ve kendi alanını dışına “körleşmiş” bir bilimci zaten bir karikatürdür, bu karikatür Snow’dan önce de vardı. Örneğin Elias Canetti, Körleşme adlı romanında kütüphanesine kapanmış, hem gerçek hem de mecaz anlamda körleşmiş bir sinoloji uzmanını anlatır. Daha 18. yüzyılda J.J. Rousseau, “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” makalesinde böyle bir kopukluğu öngörmüştü. Peki bilimsel bilimsel bilgi nasıl olmalıdır? Robert Merton, bilimsel bilgide olması gereken bazı özellikleri sıralamıştır; bunlar evrenselcilik, bilimsel komünizm yani bilimsel ürünlerin genel sahipliği, örgütlenmiş şüphecilik ve tarafsızlıktır.[1] Genel olarak biyologların bilimin birikimsel ilerlemesini kabullendiği görülmektedir.

Araştırma bilimsel bilginin niteliği hakkındaki soruşturmayı ise üç husus üzerinden yürütmüştür; bu hususlar eleştirel realist anlayışın yaklaşımıyla ilgilidir. İlk olarak insan merkezli bakıştan kurtulmak üzere kullanılan geçişli ve geçişsiz nesne ayrımından yararlanılmıştır ki, bu bakış bilgi ile bilgi nesnesi arasındaki farkı belirleyen ontolojik bir ayrımdır. Bhaskar’ın geliştirdiği transandantal realizm, bilgi nesnelerini “bizim bilgimizden bağımsız olarak işleyen ve var olan gerçek yapılar”[2] olarak ele alır.  Bilim insanı bu ayrımın farkında olmazsa yani ontolojik bir ayrım koymazsa bilginin bilimselliği sorunlu olacaktır; Bhaskar bu ayrımın yapılamamasını “epistemolojik hata” olarak adlandırır. Çünkü insanlar farkında olsun ya da olmasın bilim nesneleri var olacaktır, bilim olmasa da geçişsiz nesneler dünyası vardır. Neticede bilim bir sosyal aktivitedir ve bu aktiviteden bağımsız olan bir dünya vardır. Bilginin üretilmesi sürecinde ortaya çeşitli bilgiler konur ki bu da insan müdahalesine açıktır, bu da bilimsel bilginin geçişli nesnelerini oluşturur. Görüşmeci biyologlar çeşitli açılardan bilimsel bilginin değişebilirliğini onaylamışlar, yani bilimde mutlak bilginin olduğu anlayışına kapanmamışlardır.

İkinci husus bilginin uzam-zaman bağımlılığının ortaya konulmasıdır. Kitabın yazarları, Bhaskar’ın doğa bilimlerinin, sosyal bilimler kadar uzam-zaman bağımlı olmadığından naturalizme daha uygun olduğu düşüncesini eksik bulmuşlar ve Ted Benton’un doğa bilimlerinin de uzam-zaman bağımlı olduğu düşüncesini tercih ederek yaklaşmışlardır araştırmaya[3]. Yapılan mülakatlar da göstermiştir ki biyologlar çalıştıkları bilginin uzam-zaman bağımlılığının farkındadırlar; bu da onların sosyal bilimcilerin düşündükleriyle yakınlık içerisinde olduklarını göstermektedir.

Bilimsel bilginin niteliği konusunda üzerinde durulan üçüncü husus ise açık ve kapalı sistemler meselesidir. Bhaskar’ın görüşüne göre doğa bilimleri deney imkanına daha çok sahiptir; yani kapalı sistem oluşturma konusunda avantaja sahiptir[4]; oysa sosyal bilimlerin deney olanağı kısıtlıdır. Araştırmanın bu aşamasında biyologların daha çok kendi etkinliklerine kapanmış olduğu, bilimin sosyal boyutunu ihmal ettiği sonucu ortaya çıkmaktadır; kendi işine iyice angaje olan biyologlar daha çok, “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” anlayışıyla çalışmaktadırlar.

Biyologların bilimin doğaya hakim olup olmadığı konusundaki genel kanaatleri, Snow’un kabul ettiği şekilde katı bir pozitivizm değildir; kendi bilim alanlarının teorik yorumlarından ziyade güncel sorun ve tartışmalardan etkilendikleri, toplumsal alana kulak verdikleri görülmektedir. İnsanların yeterince olmasa bile belli düzeyde makul varlıklar olduklarını unutmamak gerekiyor. Ayrıca doğayı tahakküm altına almanın yıkımcı sonuçları üzerinde duran kamuoyu ve medya bu konuda önemli düzeyde bir farkındalık yaratmaktadır; yani insanların tutum geliştirme konusunda medyanın etkisinde ve kamuoyuna kulak verdiği üzerinde hassasiyetle durmak gerekir. İnsanların dünyaya bakışı, kendi mesleki deneyimleri ve bilgileri çerçevesinde gelişir, biyologlar da kendi alanlarındaki bilgi üzerinden toplumsala bakmaktadır; bunu en iyi şekilde yoklayan soru ise ideal bir canlı ortaya çıkarma ile ideal bir toplum oluşturma arasında kurulan bağı soruşturmaktır. Verilen yanıtlarda bilgi nesnesine daha aktif müdahale eden biyologların, ideal toplum yaratma konusunda daha iyimser olduğu görülmüştür. Ortak eğiliminse ideal bir toplum oluşturabilmenin yolunun ise eğitimden geçtiği düşüncesidir. Ayrıca bilimin gelişebilmesinin de topluma bağlı olduğunun farkındalığı söz konusudur. Toplumsallık bilimi doğrudan etkilerken buna karşılık bilim toplumu çok daha yavaş ve dolaylı etkileyebilir kanaatin daha yaygın. Bu noktada bilim ve teknoloji bilgisi arasına bir ayrım yapıldığı dikkat çeker; teknolojik bilginin daha etkili olduğu genel olarak kabul edilir; bu da diğer yaklaşımlarda olduğu gibi pragmatist yaklaşımın etkisindendir.

Hiç kuşkusuz biyoloji ile toplum arasındaki ilişkide iki husus çok tartışmalı olarak sürmektedir; biyolojik evrim meselesi. Bu konuda biyologlar muhafazakar yönelimli olsa bile açıkça evrimi reddetme konusunda net değiller, din ile çatışma noktalarında mikro evrim/makro evrim yaklaşımı ortaya konularak makro evrimin reddedildiği görülüyor; çıkmazda kalındığı noktada ise “evrim varsa bile bu Allah istediği için öyle” olduğu yorumu dikkat çekici. Bu yaklaşımlar genel olarak şunu düşündürebilir: Türkiye toplumu ve kurumları, modern yaşamla birkaç kuşaktır tanışıyor olmasına rağmen bu konuda geleneksel tutum ve değerlerin belirgin bir etkisi söz konusudur ancak yavaş da olsa “katı olan her şeyin buharlaştığı” da izlenebilir. Yine de bu ivmenin biyoloji gibi temel bir bilim alanında daha yüksek olacağı kabul edilmeli elbette. Çok daha kavram bağımlı sosyal bilimlerin bu hususta çok daha muhafazakar kaldığı söylenmeli.

Bu araştırmada belki de en zayıf kalan araştırma konusu devletin konumunun belirlenmesi hususudur. Gerçi görüşmeciler, devletin ekstra bir aktör olduğunun farkındalardır ve bu konu bir serzeniş olarak da dile gelmektedir. Biyoloji biliminin finansman olarak desteğe fazlasıyla ihtiyaç duyması, bu hususun da devlete yani siyasete bağlı olması, can yakıcı bir durumdur. Hele de Türkiye gibi siyasetin bilimsel çalışma alanlarına müdahaleleri, açık bir etki yaratmaktadır. Evrim gibi bilimsel bir konunun siyasal aktörlerin dini gerekçelerle tartışılması ve eğitimin dışına atılması, açığa çıkamayan bir rahatsızlık da yaratmaktadır. Bazı görüşmeciler, siyasetin müdahalesi olmasa bilimin birçok sorunu kolayca çözeceği kanaatindedir. Bu noktada, siyasetin ekonomi politik bir meseleyle ilişkisinin kurulmayışı bir zafiyet olarak yorumlanabilir çünkü siyasetin daha çok kültürel değerlerle ilişkisi üzerinden düşünülmesi ve müdahaleci bir aktör olarak izlenmesi, arka plandaki kâr ve çıkar ilişkilerine dikkati körleştirmektedir. Bu hususun, bilimin teorik sorunlarına ilgisizlikle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bilimin kendinden menkul bir “iyi” olamayacağı, kapitalist sömürü ilişkilerindeki konumu üzerinde düşünüldüğünde açıklığa kavuşacak birçok nokta olacaktır. Bir başka önemli mesele, bilimin insan özgürleşmesi hususunda nasıl bir önemi olacağının düşünülmeyişidir; özgürleşme meselesinde genel olarak bilimin yeri ve önemi konusunda genel bir fakirlik olduğu kesin.

Bu çalışma sosyal bilimler açısından özgün bir çalışmadır ve ortaya çıkan en önemli sonuç da biyologların bilgi nesnelerine yaklaşımının zannedildiği kadar pozitivist bir mantığa bağlı olmadığı, aksine kendi bilgi nesnelerinin uzam-zamana bağlı olduğunun farkında olduklarıdır.[5] Bilimsel bilgi de içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarına, yönelimlerine, beklentilerine göre kurulmaktadır; bunu genç sosyal bilimci insanların bu başarılı çalışmasında bir kez daha görmüş oluyoruz.


[1] Öğütle, Açık-Turğuter ve Banguoğlu (2019). Biyoloji Biliminden Toplumsal Dünyaya Bakmak: Bir Bilim Sosyolojisi Çalışması, Ankara: Doğu Batı Yayınevi, s. 38.

[2] A.g.e. s.59.

[3] A.g.e. s.63.

[4] Ted Benton, bu görüşe katılmaz, birçok doğa bilimi de (jeoloji, evrimsel biyoloji…) deneye kapalıdır, diye itiraz eder.

[5] A.g.e. s.152.