arama

Düş, Gerçek ve Pandemi

Sinan Abuzer AKDAĞ
İnsanlığın, yeniden kurgulanmış ve güvenli bir yaşam, çağdaş ve insanca yaşayabileceği şekilde biçimlenmiş kentler, kendine yeterli ve sürdürülebilir bir dünyada eşit ve hakça yaşayabilmesi kendini insanlığa karşı sorumlu hissedenlerin önde gelen amaçlarındandır.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Sinan Abuzer Akdağ Sinan Abuzer Akdağ
  • 1 Star
    Loading...

İrdelenmesi gereken, Kapitalizmin kar hırsından, sahip olduklarından ve bunca yatırım yaptığı Küresel politikalar ve sonuçlarından kolaylıkla vazgeçebileceğinin değerlendirilmesinin hangi psikoloji ve bakış açısıyla yapıldığı sorunudur.

Dünya genelinde son yıllarda peş peşe yaşanan krizlerden biri daha Kovid-19 la birlikte yaşanmaya başlanılmış olması diğerlerinden farklı olarak küresel çapta büyük hareketlenmeler yaratmış, gerek yönetenler gerek ezilenler cephesinde değişik beklenti ve umutların yan sıra değerlendirmelere de neden olmuştur. Yönetenlerin, yönetme erkini yerine getirirken, yürürlükteki  yöntemlerini yeni  baştan değerlendirmelerine koşut olarak, ezilenler, uğruna bedeller ödedikleri, sınıfsız toplum düşlerini yeniden canlandırmış, geçmişin deneyimlerinin de (İspanyol Gribi ve Sovyetlerin yıkılması sonrası olagelen gelişmeler) etkisiyle Pandemi sonrasının dünyasının beklentilerine yanıt vereceği umuduna durmuşlardır; ancak son elli yılın ve günümüz dünyasının gerçekleri bu düşlerin ve beklentilerin, düş ve beklenti ötesine geçmesi ve gerçekleşmesine olumlu yanıt vermeyecek gibi görünüyor.

Yaygın bir şekilde dile getirilen ve hemen hemen herkesin dilinden düşürmediği “Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!” düşüncesinin doğruluğuna en azından diyalektik bir bakış açısıyla katılınması gerektiği açıktır; ancak bu tanımlamadan, gündelik alışkanlıklarımız, yaşam biçimimiz ve insan ilişkilerine ilişkin bazı değişimler dışında,  ezilen geniş halk yığınlarının istemleri yönünde bir değişim ve Kapitalizm cephesinde Marksist sosyolog ve düşünür Slavoj Zizek’in önermesi olan “Komünizmin bir yönetim şekli olarak değil insan hayatını korumak ve yüceltmek için bir perspektif ele alınması ve küresel bir komünist sitem yaratılması“ sonucu çıkmayacaktır. Bunun en önemli nedenlerinden biri,  son derece esnek ve karşılaştığı koşullara kolay uyum sağlayıp, yeni teoriler geliştirmekte oldukça mahir olan Kapitalizmin eskiden beri Komünizm’den rol çalmakta olması ve gelecekte de (Finacial Times’ın son zamanlarda üzerinde durduğu ve önerdiği varsıllara yönelik yeni vergiler ve bazı hizmetlerin devlet tarafından karşılanması) bunu yapmaktan kendini alıkoymayacağı kesindir; bu rol çalmanın adının Komünist uygulamalar olmayacağı da!

Kaldı  ki  kapitalizm, en azından siteminin en önemli parçalarından olan çoğu ülkede (Almanya, Fransa,İngiltere, Hollanda, Norveç, Finlandiya, İsveç ve İsviçre  vb. gibi ülkelerde) Sosyal Devlet anlayışı  ile, sosyalist sisteme özgü bazı uygulamaları bünyelerinde taşımakta,  ücretsiz eğitim, sağlık hizmetleri, işsizlik ücretleri ve kooperatif örgütlenmeleri olanaklarını halklarına sunulmaktadır. Bu uygulamaların ve rol çalmanın dışına Kapitalizmin en katı uygulamalarına tanık olunan Amerika bile düşmemektedir  -ki Amerika’da da sosyal devlet anlayışının belirli uygulamaları bulunmaktadır: örneğin, belirli devlet okullarında uygulanan ücretsiz eğitim vb. Ayrıca son yıllarda sağlık hizmetinin devlet tarafından karşılanması da en sık tartışılan konulardan biri olarak gündeme gelmektedir. Bütün bunlardan geriye kalan sermayenin yönetimi ve sömürünün temel aracı  olan üretim araçlarını elde bulundurulmasından da vazgeçtiklerinde, kapitalizmden ne kalır ki geriye?

Burada asıl irdelenmesi gereken, Kapitalizmin kar hırsından, sahip olduklarından ve bunca yatırım yaptığı Küresel politikalar ve sonuçlarından kolaylıkla vazgeçebileceğinin değerlendirilmesinin hangi psikoloji ve bakış açısıyla yapıldığı sorunudur. Dahası onca yaşanılan deneyimlere ve Sosyalizm’in ve sosyalist güçlerin son elli yıldır Kapitalizm karşısında aldıkları yenilgilere ve yaşadıkları başarısızlıklara karşın, hala kapitalizmin bu kadar kolay yenileceğinin ve iktidarından kolaylıkla vazgeçebileceğinin düşünülmesidir. Nitekim, Pandeminin hemen sonrasında, her zaman olduğu gibi kapitalistler harekete geçmiş ve bazı refleksler geliştirerek, ucundan azıcık sosyalizm bulaşmış olan Çin’i köşeye sıkıştırmak için hamlelerini yapmaya ve dünyanın en büyük beş ekonomisinden olan Amerika, Japonya ve Almanya öncülüğünde bir kaç diğer ülke hemen fonları ve olanaklarını devreye sokarak bir cephe oluşturmuşlar: örneğin,  Japonya Çin’de bulundurduğu tüm sanayisini kendi ülke sınırları içine almak çabasına girmiştir,  Bu durum, Küresel sermayenin ilk operasyonunun bu olacağını, sermayesini , üretim araçlarını ve üretimlerini korumaya alacaklarını ve kazanç ve emek sömürüsü eylemlerini daha ulusal  ya da bölgesel sınırlar içine almaya ve belirli gruplanmaları küresel sermayenin dışına atmaya çalışacağını göstermektedir. Bunu küresellerin son yıllarda uyguladıkları politikalarını yeniden gözden geçirdikleri ve yeni bir  örgütlenmeye geçiş gibi algılamak hiç de zor olmasa gerek! Detayları ileride daha da netleşecek bu uygulamaların ve biçimlenmelerin aynı zamanda Küresel sermayenin-ki Çin’i de önemli bir parçası olarak görmek gerekiyor- kendi iç çelişkilerini çözümleme ve pazar ve pay paylaşım savaşını yeni bir boyuta taşıma düşüncesi olarak algılamak gerekmektedir.

Değişimlere neden olan ezen ve ezilenler arasında var olan uzlaşmaz çelişki ve bu çelişkinin derinleşmesidir; Pandemiler bu çelişkinin derinleşmesinde oldukça önemli katkıda bulunacağı kesindir.

Kaba anlamda ortaya çıkan bu görüntünün, kuşkusuz, Türkiye gibi geri bıraktırılmış, burjuvazisi  küresel sermayenin yerel ortakları olan ülkelerle, küresel sermayeyi elinde bulunduran ülkelerin sosyalistlerinin önüne bazı sorumluluklar getirmektedir ve bunun en nihai olanı ezilen halklar için onlarla birlikte güzel ve yaşanabilir bir dünya  kurabilme çabasına katkıda bulunmaktır. Bu gerçek, kuşkusuz, önümüze öncelikle gerek kendilerinin gerekse de geniş ezilen kitlelerin yaşamsal önem taşıyan konularda umutlarını, beklentilerini pasifist ve kendiliğinden gelişmelere yüklemekten vazgeçmeyi koymaktadır. Bir virus ve onun yol açacağı krize umut bağlamak ve ortaya çıkaracağı sonuçların getireceği değişimleri bir toplumsal altüst oluş olarak değerlendirme sekterliği çaresizliğin ve acizliğin tecellisidir. Nitekim son otuz  yıla baktığımızda dünyada bir çok altüst oluş  (2008 Küresel ekonomi krizi, İkiz kulelere saldır ve Arap baharı)  gerçekleşmiş ve bütün bu altüst oluşlar kapitalizmin belirli bunalımlar yaşamasına neden olmuş, klasik deyimle devrimin bir çok ülkede nesnel koşulları oluşmuş, ancak hiç biri kendiliğinden ezilen geniş halk kitleleri için olumlu yönde bir değişime hatta var olan konumlarında bir gelişime bile neden olmamış, aksine her dönem sonrası ya bölgesel düzlemde ya da dünya genelinde ezilenlerin yaşamlarını sürdürmek için elde ettikleri paylar ve demokratik hakları daha da sınırlandırılmıştır.

Geçmiş yıllardaki pandemilerde olduğu gibi Kovid-19 pandemisi de yaşamımızı derin bir şekilde etkileyecek ve ekonomik , sosyal ve siyasi bazı krizlere neden olacaktır kuşkusuz; ancak gerçek olan şu ki pandemiler kendi başlarına ulusal ya da ulaslararası kökten değişimlerin nedeni hiç bir zaman olmamıştır, olmayacaktır da. Değişimlere neden olan ezen ve ezilenler arasında var olan uzlaşmaz çelişki ve bu çelişkinin derinleşmesidir. Pandemiler bu çelişkinin derinleşmesinde oldukça önemli katkıda bulunacağı kesindir; ancak bunun yetmeyeceği ve bu uzlaşmazlık sorunun geniş halk kitleleri lehine çözümünün yönetimini sağlıklı ve doğru zamanlarda yapabilecek ideolojik yeterliliğe sahip örgütlenmelerin gerekliliği açıktır. Peki, gerek ülkemiz gerekse de uluslararası alanlarda var olan koşulları halk kitleleri lehine değerlendirebilecek ve kitleleri harekete geçirecek ve değişimi gerçekleştirip ardından sağlıklı bir yeniden yaşam örgütlenmesi yapabilecek örgütlenmeler var mı? Bu soruya olumlu yanıt vermek oldukça zordur!

İvedilikle üzerinde durulması gereken ve insanlığı küreselcilerin günümüzdeki en otokratik ülkelerindeki uygulamaları bile aratacak politikaları gündeme getirmek amacında oldukları gerçeği önümüzde büyük bir sorun olarak durmaktadır.

Olumlu yanıt verilmesi zor olan bu sorunun çözümünün de epeyi bir zaman alabileceği ve “ Güzel günler göreceğiz çocuklar” şarkısını büyük umutlarla daha uzun yıllar söyleyeceğimiz görülmektedir. Bunun en önemli nedenleri; öncelikle Sosyalistlerin bırakın 1970’lerden itibaren gündeme gelen Küresel Ekonomi politikalarına ve siyasal-sosyal alandaki örgütlenmesine karşı bir reflex geliştirmeyi , anlamayı bile başarabilmiş olamamaları, bir diğeri 90’lı yıllarda sonlanan Sovyet iktidarı şokunu atlatamamaları, sonuncusu ise karşı teori üretkenliğinde oluşan dağınıklık, dünyayı ve oluşan çelişkileri anlamada ve çözümlemedeki yetersizlik ve hantallıktır!  Bu dağınıklığın, yetersizliğin ve hantallığın Kapitalizm’in  yirmi yıldır kullandığı “uzaktan görüntülu” teknolojiyi, son beş yıldır etkin bir şekilde kullandığı (Google ve Apple gibi firmalar) esnek çalışma modelini, tarımın öneminin  (ki zaten ABD, İtalya, İspanya, Fransa, Hollanda gibi ülkeler dünyanın en önde gelenleridir) artmasını, çevre bilincinin (ki zaten bu bilincin en yüksek olduğu ülkeler,  Rusya ve Çin hariç, küresel ülkelerdir) öneminin kavranmasını, Avrupa Birliğinin salgına karşı ortak politika geliştirmedeki zaafını, sınırları birbirlerine kapatmalarını ve Küba ve Çin’in bazı sağlık yardımları yapmalarını değişim ve dönüşümün ayak sesleri olarak görmelerine şaşmamak gerekiyor.

Oysa Kovid-19 pandemisinin günümüze kadar olan süreci iyi incelendiğinde, ivedilikle üzerinde durulması gereken ve insanlığı küreselcilerin günümüzdeki en otokratik ülkelerindeki uygulamaları bile aratacak politikaları gündeme getirmek amacında oldukları gerçeği önümüzde büyük bir sorun olarak durmaktadır. Bu politikalar: 1. Küresel ekonomi politikaları ile varsıllar için seyahat serbestliği anlamına, yoksullar için ise yerelliğe mahkumiyet olarak değerlendirilecek politikaların giderek daha daralması ve yerelliğin daha katı bir şekilde gündeme gelmesi olasılığı ve bununda etnik ve dinsel bölünmeleri daha da küçük birimlere kadar indirgemesi ve milliyetçi duyguların daha da keskinleşmesi olasılığı, 2. Pandemi kontrolü adı altında, içinde Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelerde kullanılan bazı teknolojik uygulamalarla, birey kontrollerinin sağlanılması girişimlerinin gündeme gelmesi, bunun ileride kalıcılaşarak bireyin her anının denetim altında tutulabilecek olması yoluyla devlet denetiminin (Big Brother) arttırılması, 3. Pandemi sonrası dünyada şirketlerin insan emeğini daha az kullanma eğilimine girmesi ve insan işçilerin yerini hastalanmayan otomasyon ve yapay zekanın alması eğilimlerinin dillendirilmesi ve bu üretim araçlarının kontrolünün de kapitalistlerin elinde olması, 4. Siber, biyolojik ve tarımsal güvenlik gibi kavram ve uygulamaların gündeme gelmesi ve yine bu bilgi ve teknolojileri ellerinde bulunduran kapitalistlerin gücünün  daha artması ve bu teknolojilere kitlelerin ulaşımının hemen hemen olanaksızlığı, 5. Belirlediğimiz nedenlerden dolayı giderek kapitalisler için güvenli, ezilen kitleler için ise güvensiz bir dünyada yaşamak zorunda kalmak gibi bir seçeneksizlikle karşı karşıya kalınabileceği gerçekleridir.

İnsanlığın, yeniden kurgulanmış ve güvenli bir yaşam,  çağdaş ve insanca yaşayabileceği şekilde biçimlenmiş kentler, kendine yeterli ve sürdürülebilir bir dünyada eşit ve hakça yaşayabilmesi  kendini insanlığa karşı sorumlu hissedenlerin önde gelen amaçlarındandır. Bunun düşünü kurmak ve kurduğu düşü gerçekleştirebilme ediminde bulunmak da en doğal hakkıdır; ancak bunun gerçekleşmesinin öncelikle ideolojik netlikten, içinde bulunulan koşulların doğru belirlenmesinden ve bunun başarılması sonucu amaçlara ulaşabilmenin gereksinimlerinin açığa çıkarılmasından ve gereksinimlere uygun bir örgütlenmenin başarılmasından geçmektedir. Kabul etmek gerekir ki, Küresel ekonomi politikaları kendileri için küreselliği, halklar için ise yerelliği değer görürken, dünya ezilenlerinin karşısına da, salt yerel ölçekli değil aynı zamanda Küresel ölçekli politikalar ve örgütlenme modellerini dayattığı ortadadır. Bu gelişmeler, içinde bulunulan, dünyayı ve koşullarını anlamakta  ezilenlerin  ve sosyalistlerin de önüne yeni görevler yüklemektedir: yeni tanımlar, yeni teoriler ve yeni pratikler!