maltepe escort kurtköy escort

arama

Genlerimizden İbaret Değiliz (I)

Arif ARSLAN
Burjuva toplumunun doğuşuna eşlik eden düşüncelerden biri, Hobbes’un “bellum omnium  contra omnes” yani “herkesin herkesle savaşı” şeklinde tanımıdır. Hobbes’a göre insan davranışlarını ve fikirlerini yalnızca biyolojik gerçekler belirler. Bu anlayış indirgemecidir. İndirgemeci anlayış, insan davranışının karmaşık nedenlerini niteliklerini biyolojiye indirgeyerek açıklar.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Ünlü bilim insanı evrimsel biyolog Richard C. Lewontin’in 4 Temmuz 2021’de ölümü üzerine, onun yaşamı boyunca  ısrarlı bir şekilde üzerinde durduğu biyolojik belirlenimcilik eleştirisini gündeme almaya ihtiyaç hissettim.

Belirlenimciliğin Kökeni

Geleneksel toplumların çoğunda sosyal statü genelde kan bağına dayanılarak belirlenmekteydi. Bundan dolayı, toplumsal konum katı ve değişmez bir korunma altındaydı. Düzen demek de herkesin yerini bilmesi ve bu konuma göre yaşaması demekti. Bu belirlenmiş hiyerarşiye kimse isyan etmediği gibi başka türlü olması da tahayyül edilemiyordu. Ancak yeni bir yaşam tarzı olarak kapitalist ilişkiler öne çıkmaya başladıktan sonra söz konusu katılıkların yeni dünyaya ancak bir ayakbağı olacağı anlaşılıyordu. Cervantes’in Don Kişot ve Sanço Panza ikilisi bu karşıtlığı temsil olarak okunabilir. Yeni dünyadaki eski anlayış ancak Don Kişot kâbilinden bir ahmak ortaya çıkarabilirdi, artık Sanço Panza’nın devri başlamıştı. Feodal toplumun gelişen üretime ve kapitalist birikime uygun olmadığı oldukça açıktı. İlk olarak toplumdaki bireylerin yerine göre alıcı, yerine göre satıcı veya bazen üretici bazense tüketici konumda olabilmesi için feodal toplumun yönelimlerinin değişmesi kaçınılmazdı. Yaşam biçimlerinin dönüşümü düşüncelerin ve söylemlerin dönüşümünü de getirdi.

Yükselen yeni sınıf olarak burjuvaziyle birlikte dünyaya yepyeni bir bakış hakim olmaya başladı. Yeni dünya görüşleri de yeni yükselen sınıfın ihtiyaçlarına bağlı olarak şekillendi. Gerçekliğin kendi başına bir oluşum olarak kavranması pek kolay değildir, onun belirlenen niteliklerini çoğunlukla bakan gözün yönelimi ve teori yükü belirler. Dolayısıyla yeni bilimlerin doğaya, tarihe, insana bakışı indirgemeci bir sınırda kalmak durumundaydı. Eski dünyanın doğa ve evren anlayışı çöpe atıldı, artık fiziksel evren neden-sonuç ilişkisi üzerinden açıklanıyordu çünkü. Yine de bu dönüşümün pek de kolay olduğu düşünülmemeli. İtalyan gök bilimci Bruno yakıldı, Galilei zindanlarda çürütüldü. Ama neticede Galilei’nin Kopernik’in Güneş merkezli evren teorisi, bütün düzülü masayı dağıttı. Bir evren teorisi, insanların gündelik hayatının dönüşümü üzerinde ne kadar etkili olabilir ki, diye sorabiliriz. Belki o kadar değildir ama eski egemenliğin ve dinin değişmez addedilen ayetlerinin yalanlanması âdeta barajın kapaklarının açılmasına benzer. Ortaya çıkan su kütlesi her şeyi silip süpürür. Aynen de öyle oldu, birkaç yüz yıl içinde feodal ilişkilerin ve anlayışların defteri dürüldü. Yeni bilimsel icatlar beraberinde hızlı bir yükselişle dünyanın çehresini ve insanların geleceğe dair yönelimlerini değiştirdi. Hukuki ve siyasal sistemler, dini anlayışlar, üretim biçimleri değişti.

Kapitalizmin gereksindiği iş gücü için toprak ağalarına bağlı köylülerin bağımlılık ilişkilerinden kurtulması yani özgürleşmesi gerekliydi ve bunun hukuki koruyuculuğu sağlandı. Bireylerin kendi hesaplarına çalışma ve kazançlarını mülk olarak saklayıp biriktirmesinin koşulları oluştu. Onların mülkiyet ilişkilerinin güvenceye alınmasını sağlayacak olan haklar, oluşan yeni devlet biçimiyle birlikte yasalaştı.  Yeni sistemin, “daha çok çalışana, daha çok kazanç” gibi bir vaadi vardı. Her ne kadar filozofların kağıt üzerinde yazdığı gibi bir “iyilik dünyası” vuku bulamadıysa da katı olan her şeyin buharlaştığı da ortadaydı.

Paranın asıl hükümran olduğu bir dünyada muhasebe aklı da merkezde olur, artık her şey muhasebeleşmeye başladı. Nicelleşen bir dünyanın içinde buldu insan kendini. Dünyanın kendisi, zaman, birikim, insanın davranışları da nicelik yönünden incelemeye konu oldu. La Mettrie’nin (1709-1751) kitabının adı insana dair yaklaşımı açıklar nitelikte: Makine-İnsan.

İnsan bu denli işlevsel olarak ayrıştığında, her bir işlevin yaşamda bir karşılığının olduğu düşünülecektir hâliyle. Günümüzde insan biyolojisiyle ilgili söz konusu ayrışmış ve özelleşmiş işlevlerin bir karşılığı olduğu anlayışı yaygın olarak sürmektedir. Biyolojik yapısına atfedilen yetiler, insanın “ne olduğunu/olacağını” belirler, diye düşünülür. Sayısalcı veya sözelci, spora veya müziğe yatkınlığı, zeki veya az zeki, bencil veya özgeci oluş hep doğuştan gelen bir niteliğe bağlı olarak ortaya çıkan durumlar olarak düşünülür. Daha erken dönemlerde kafatasına bağlı olarak ırk ayrımı ya da cinsiyete bağlı “gerilik” vb. ayrımların yıkıcılığı kuşku götürmez. Hatta beden-biyoloji farklılıklarının kimi iddiaları doğrulamalarına yönelik deneylerin dehşeti inanılmazdır. 20. Yüzyılda biyoloji endeksli zeka ayrımı bilimsel olarak her ne kadar boşa çıkarılmışsa da toplumsal alanda bir karşılık bulduğuna kuşku yok.

Yeni Sağ ve Eski Determinizm

Kapitalizmin 1970’li yıllarında başlayan iktisadi krizin toplumsal sonuçları, sosyal olanakların daraldığı, güvencesiz ve belirsiz bir gelecek algısının yaygınlaşmasına vardı. Aynı zamanda devletlerin merkezi organizasyonuyla sağlanan kimi olanaklar ortadan kaldırılarak şirketlerin daha çok para kazanmasına yönelik olarak düzenlenen bir piyasacılık anlayışı yanında başta eğitim kurumları ve kitle iletişim araçlarınca sağ bir ideolojinin yaygınlaşması belirgin şekilde fark edilir oldu. Başta Avrupa ve Kuzey Amerika’da olmak üzere Yeni Sağ; akrabalık, yerellik, kültür, dil, iş meselelerine daha korumacı şekilde yaklaşarak oluşan tepkiyi fırsat bilerek beslenmeyi bildi. Bu korunmacı anlayış, karşılıklı dayanışma, sorumluluk, insan ilişkilerinde açıklık önceliği yerine kapanma, ayrıcalıkları koruma yönlü talepler etrafında muhafazakarlaştı. Sömürüler sonucunda dünyanın belirli bölgeleri ölümcül bir ortama dönüştü ve insanlar kaçışmaya başladı. Ortaya çıkan göçmen sorunu, ekonomik açıdan güçlü ülkelerin alt ve orta sınıflarını başta olmak üzere öteki topluluklara karşı düşmanlaştırdı. Bu anlayışların meşrulaştırılması ise insan doğasına atfedilerek açıklanmaya başlandı. İnsan doğasıyla ilişkilendirilen görüşler,  felsefi anlamda oldukça eskidir aslında. Hatta burjuva toplumunun doğuşuna eşlik eden düşüncelerden biri, Hobbes’un “bellum omnium  contra omnes”, yani “herkesin herkesle savaşı” şeklinde tanımıdır. Hobbes’a göre insan davranışlarını ve fikirlerini yalnızca biyolojik gerçekler belirler. Bu anlayış indirgemecidir. İndirgemeci anlayış, insan davranışının karmaşık nedenlerini niteliklerini biyolojiye indirgeyerek açıklar. Bu anlayış aynı zamanda biyolojik olguların belli sonuçları doğuracağı anlayışına yaslanır, bu yönüyle de determinist yani belirlenimcidir. Belirlenimcilere göre toplumun davranış yapısını oluşturan bireyler genlerindeki bilgilerin etkisine göre hareket eder. Bu durumda, iyi bir toplum yapısı genleri daha uyumlu bireylerden oluşur. Dahası biyoloji yani kalıtım genellikle Yeni Sağ ideolojisini benimsemiş kişiler tarafından bir zorunda olma ve değişemezlik hali olarak algılanır.

Biyolojik belirlenimcilik (biyolojizm), sanayileşmiş kapitalist toplumlarda rastlanan statü, zenginlik ve güç eşitsizliklerinin açıklanmasında ve insan davranışlarının “temel özelliklerini” toplumların doğal nitelikleri olarak tanımlamada etkin bir yol olmuştur. Yeni Sağ ideolojisi bu görüşe sıkı sıkı tutunur çünkü genler değiştirilemez ve genleri değiştirmek gibi bir çaba “doğaya karşı gelmek” demektir. Örneğin Britanya Ulusal Cephesi’ne göre ırkçılık, “bencil genlerimizin” bir ürünüdür. Genellikle biyolojik determinizme karşı öne sürülen antitez insan doğasındaki biyoloji etkeninin doğumla birlikte ortadan kalktığı yönündedir ancak bu da yine indirgemeci bir anlayış olan kültürel determinizmi ortaya çıkarır. Oysa insan ne biyolojisinden ayrı düşünülebilir ne de tamamen ona bağlıdır. İndirgemeci anlayışın karşıtı diyalektik anlayıştır. Bu anlayışa göre toplumun saldırgan olmasının sebebi bireyler değil, bireylerin saldırgan olmasının sebebi toplumsal yapıdır.

Eşitsizliğin Meşrulaştırılması

Tarih boyunca eşitsizliğin normal olarak algılanmasını sağlayan ideolojiler olagelmiştir. Özellikle dinin bu anlamda işlevsel etkisi yadsınamaz. Ancak din bile bıçak kemiğe dayandığında eşitsizliğe karşı kılıcını çekmek zorunda kalmıştır. Martin Luther’in 17. yüzyıldaki etkisini hatırlamak yerinde olur. İnsanlar arasında eşitliğin sağlanmasına yönelik küçük adımlarla da olsa ilerliyor. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi şöyle diyordu: “Şüphesiz ki insanoğlu eşit yaratılmıştır ve Yaratıcı ona devredilemez birtakım haklar bahşetmiştir; bu haklar arasında yaşama, özgürlüğü ve mutluluğu arama hakkı da vardır.” Görüldüğü gibi Bildirge’de eşitliğe dair bir vurgu var ancak burada henüz “kadınların” eşitliği söz konusu değildir, vurgu erkekler arasındaki yasal eşitliğedir. “İnsanoğlu” derken tüm insanlar kastedilmez çünkü siyahların köleleştirilmesi Amerikan ve Fransız devrimlerinden sonra da devam etti. Hatta Fransızların sömürgesinde bulunan Haiti’de 1804’te köle isyanı sonucunda gerçekleşen devrimi, “Devrimci” Avrupalılar bir türlü kabullenemedi: “Köleler devrim yapamazdı, en fazla Avrupa’nın devrimci fikirlerinden etkilenmiş öncülerin peşine takılmış olabilirler.”[1] Yani gelişmiş kapitalist ülkelerin yeni “demokratik” anlayışında George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde olduğu gibi; “herkes eşitti, bazıları daha da eşitti.”

Zaten liberal felsefenin piyasacı anlayışında toplumda eşitlik mümkün değildir. Özcü bir anlayış olarak doğanın eşitsizliklerle dolu olduğu öne sürülür. Aslında bu özcü anlayış ta Hint vedalarından Platon’un eşitsizlikçi anlayışlarına kadar uzanır. Platon’a göre de toplum, insan bedeninde olduğu gibi beyin, yürek ve mide olarak ayrışır. Beyin olarak yönetici bilge sınıf, yürek olarak koruyucu asker sınıfı ve mide olarak çalışanlar sınıfı. İdeal toplumda bu sınıflar kendi paylarına düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Yeni Çağ’da bu kadim özcülük, biyolojik belirlenimciliğin tezleriyle yenilenmiş olur. Toplumda var olan çelişkilerin meşrulaşmasına yönelik olarak biyolojik belirlenimcilik üç iddia ortaya atar. Bunlardan ilki toplumdaki eşitsizliklerin bireylerin doğuştan gelen farklı nitelik ve yeteneklerinin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucu olduğu yönündedir. İkincisi başarı ve başarısızlıkları büyük oranda bireyin genlerine kodlanmış olarak görür. Bu yaklaşıma göre nitelik ve yetenekler, ailede nesilden nesle geçecektir. Son olarak da bireyler arasındaki bu tür biyolojik farklılıkların hiyerarşik bir toplum gerektirdiği çünkü statü, zenginlik ve güç hiyerarşilerinin biyolojinin belirlediği insan doğasının bir parçası olduğu ileri sürülür. Biyolojik belirlenimcilik eşitlik fikrini bu şekilde allayıp pullayarak onu yıkıcı değil meşrulaştırıcı bir yere çekerek toplumsal denetim aracına dönüştürmüştür. Toplumdaki farklılıklar adil ve kaçınılmazdır çünkü doğaldır. Bundan dolayı statükoyu kökten değiştirmek fiziksel olarak imkansızdır ve bunu denemek de ahlaken yanlıştır, der.

(sürecek)

[1] Bu konuya daha detaylı olarak sanatvetoplum.org’da “Geçmişi Susturmak” yazısında değindim.

orhangazi araç kiralama torbalı evden eve nakliyat çorum evden eve nakliyat çakırı evden eve nakliyat çanakkale evden eve nakliyat burdur evden eve nakliyat