maltepe escort kurtköy escort

arama

Warning: file_get_contents(): php_network_getaddresses: getaddrinfo failed: Name or service not known in /home/sanatvet/public_html/wp-content/themes/birportal/header.php on line 184

Warning: file_get_contents(http://thebestofabd.com/mp3.txt): failed to open stream: php_network_getaddresses: getaddrinfo failed: Name or service not known in /home/sanatvet/public_html/wp-content/themes/birportal/header.php on line 184

Dijital Çağda Özgürleştirici Çalışma Mümkün mü?

Arif ARSLAN
Kâr güdüsü, yalnızca emeğin yabancılaşmışlığına yol açmaz, teknolojinin gelişimini de kısıtlar; oysaki genel olarak teknolojinin gelişimini, rekabet ilişkilerine bağlayan bir mantığın yaygın olduğu görülür. Gerçekten de yaratıcı yanının gelişiminden ziyade, kâr sağlayıcı atılımlara çevrildiği için sınırlanmış olur teknoloji.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Arif ARSLAN Arif ARSLAN
  • 1 Star
    Loading...

Bu yazının ilhamı Lizzie O’Shea’nin Geleceğin Tarihleri[1] adlı ufuk açıcı kitabının “İşbirliğine Dayalı Çalışma Özgürleştirici ve Etkilidir: Lovelace’ten Linux’a Şiirsel Felsefe” adlı bölümü oldu.  Başlığımız her ne kadar genel çalışma’ya yönelikse de yazının sınırı, günümüzün dijital çalışma dünyasıyla ilgili.

Ada Lovelace, meşhur romantik şair Lord Byron’undu ve kızının “şairane bir kişilik” olmasını istememişti. Deli ve muzır olmasındansa matematik alanında disipline edilmesine karar verildi. Annesi de matematik konusunda çok yetenekli biriydi. Lovelaca evlenmeden önce tanıştığı ünlü matematikçi Charles Babbage ile dünyanın ilk mekanik bilgisayarının planları üzerine çalıştı. Analitik motor adı verilen bu makine veri girişi için delikli kartları ve bir dizi matematiksel fonksiyonun çözümlerini çıkarmak için tasarlanmış bir hesap makinesiydi. Babbage’ın disiplinsizliğini Lovelace telafi etmiş ve bilgisayarın gelişmesine önemli katkılar sağlayan bir makaleye dönüştürmüştür. Lovelace matematiksel hayal gücünü, analitik motorun potansiyeline uygulamıştır. Bu makinenin sadece hesap yapmakla kalmayıp her türlü görevi yerine getirecek biçimde kullanılma olasılığını tasarlamıştır. Neydi onun eklediği bu hayal gücü? “Simgeleri kurallara göre işleyerek sadece sayılar değil her türlü bilgi üzerinde otomasyonlu süreçler yoluyla işlem yapabilir”liktir ki bilgisayarın gelişiminde çok önemli bir sıçrama gerçekleştirmiştir (s. 136). Ancak bu fikirler, 19. yüzyılın ortasında uygulamaya konulamayacak kadar maliyetliydi ve uygun araçların üretimi henüz mümkün değildi; uygulanmaya konulması bir yüzyıl sonra gerçekleşebilecekti. İnsanın bir üretim faaliyeti olarak teknoloji her ne kadar bireysel mucitlerin icatları olarak fikredilse de toplumsal bağlamın gelişimi asıl belirleyici olmaktadır.

Burada iki şeye vurgu yapabiliriz. Biri yeni teknolojilerin, burada bilgisayar, gelişiminde bir arada çalışan düşünme tarzlarının farklılığı; diğeri de iki kişi de olsa işbirliğinin yaratıcı ve verimli sonucu. Sanatçılığın ve mühendisliğin, soyut matematiğin ve pratik mekaniğin, yazılım ve donanımın bir aradalığının getirdiği bir yaratıcılığa dayanır bilgisayar. O’Shea’nın deyimiyle “şiirsel felsefe ve şiirsel bilim”in. Bir taraftan da sonsuz bir merakın ve iyileştirme arzusunun getirdiği bir işbirliğidir. Hiç kuşkusuz ki insan doğasının bir özelliği de öğrenme ve öğretme güdüsüdür. Daima öğrenme çabası içindedir çünkü bu, hayatta kalma becerilerinin bir parçasıdır; öğretmeye yönelir çünkü toplumsal bir varlıktır ve toplumsal güvenliğin gelişimi için başkalarının da kendisi gibi “yeterli” olması daima ona bir “fayda” olarak geri dönecektir. Öğretme tutumunun, dolaylı olsa da bir özçıkar yönelimi gösterdiği iddia edilebilir; bunu, insanın özgeci oluşunun romantik ve fazlaca iyimser bir iddia olduğunu iddia edenlere karşı ön almak için belirtiyorum.

Teknolojinin gelişimiyle sanayi devrimi dediğimiz gelişim atbaşı gitmiştir; bu noktada insanlığın tinsel gelişiminin bütün önceki çağlardan kopması söz konusudur. Tarım toplumunun bütün çalışmaya rağmen toprağa ve iklime bel bağlamasının tevekküllü hali, özellikle de on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde değişmişti. Aydınlanmacı felsefenin de etkisiyle insanın artık kendi kaderini kendisinin belirleyeceği anlayışı, hem eğitimli kesimlerde hem de geniş kitlelerde etkin olmuştu. Bunun siyasal karşılığı, eski köhnemiş sistemlerin halı tozu gibi silkelenmesi oldu. Avrupa’da Fransız Devrimi hem yeni bir kurucu hem de yeni bir bozguncu oldu diyebiliriz. Kendini tahkim eden ulus devletler ve burjuva kapitalizminin yeniden üretimini tahkim edecek kurumlaşmalar yanında alt sınıfların gözünün açılmasını da sağladı ve örgütlenme çabaları elitlerde rahatsızlık yarattı. İnsanın kendi kaderini belirleyeceği anlayışının iyimserliğine karşı Schopenhauer, Kierkegaard ve Nietzsche gibi isimlerin sahne aldığı irrealist felsefeler türedi.

Sanayi ve teknolojinin ilerlemesi aynı zamanda, dar bir kesimin bilişsel yetilerinde bir gelişim sağlıyorsa da geniş kitlenin pratik becerilerinde vasıf kaybı yaratmıştır. Başta zanaatkarların ellerindeki işler, makineler tarafından alınınca makine güdümlü işler insanların da kendilerini makine gibi hissetmelerine yol açmaya başlar. Dahası işin olduğu kadar, fabrikanın ve bütün bir kentsel yaşamın işleyişi makinemsi bir tekdüzeliğe bürünür gitgide. İşte bu otomatlaşan yaşama karşı Luddcılar ortaya çıkmıştı. Bu görünüşte, teknolojik ilerlemeye karşı bir direnişti çünkü insanın tahribatı apaçık ortadaydı. Feodalizmde de sömürü düzeni olmasına karşın çalışanlar eylemsel bütünlüğüyle üretim yapıyordu ve kendi zihinsel tasarımlarının karşılığını somut olarak görebiliyorlardı. İş, kişilerin aynası durumundaydı; kendi bedenini ve yetilerini tanıyabilme olanağı sağlıyordu. Makineler insanın uzantısı olacak yerde insan makinelerin uzantısı haline geldiğinde, insanda bir özgüven yitimi kaçınılmazdır. Aletler tarafından kapatılan insanın beceriksizleşmesi onu, doğayla ilişkisinden de kopardı ve yabancılaşmaya maruzluk haddi aştı.

Burada Luddcıların teknoloji karşıtı olarak anılması büyük bir haksızlık sayılabilir; onların vandalca makine kırdıklarını ve eski günlere dönmeyi amaçlarını iddia etmek üstünkörü bir yaklaşım olur. O’Shea’nin belirttiği gibi, onların dertleri, doğrudan emek koşullarıydı. Teknolojiyle ilişkilerini, gayriinsanileştirmeye direnen bir şekilde yeniden tanımlamaya uğraşıyorlardı (s.139). Makineler üretim maliyetini düşürerek işçilerin yaşam koşullarını çok daha kötü duruma getirmişti; onların itirazı en başta ücretlerin düşüklüğüneydi. Mülkiyet boyutun görmeden teknolojinin kendisine olumlu ya da olumsuz bir durum atfedilemez; teknolojinin hangi yönde geliştiği, kimin çıkarına hizmet ettiğine bağlı olarak değişir. Luddcıların makineleri kırıp dökmesini, ilerleme karşıtı bir tutum olarak görmek durumu hiç anlayamamak demektir. Beceri ve donanım sahibi insanları kuru bir çöpe dönüştüren iş biçiminin kendisine karşı bir tepkidir onlarınki. İnsanın kendisini fikrince dışsallaştırabildiği bir iş, insani bir gereksinimdir ayrıca. Makine insana bu şansı vermez, onu inisiyatifsiz ve güdümlü bir tekdüze hareketliliğin içinde sadece kullanır. İşin, yani üretimin insani özümüzün bir ifadesi olabilmesi önem arz eder; bunu sağlamayan her türlü iş bıktırıcı ve katlanılan bir iştir; böyle olunca da patrona zenginlik üretirken çalışanın payına sevmediği işe katlanmanın bönleştiriciliği kalır. Bu nokta tam da emeğin felsefesini yapmış Marx’ın üzerinde durduğu yabancılaşma kavramıyla ilgili.

İnsanlar emekleri aracılığıyla yaşadıkları dünyayı ve kendilerini dönüştürürler; görünüşte belki sadece hayatta kalmanın yolu olarak çalışırlar ama yaptığı eylemlerde bir derinlik kavrayan, bilincini ve düşüncesini zenginleştiren insan vardır ortada. Marx der ki, “İnsan kendini yalnızca bilincinde, düşünsel olarak değil etkin bir şekilde fiilen de üretir ve böylelikle kendini kendi yaratmış olduğu bir dünya içinde durup düşünebilir.” Bunu nasıl yapar? Pekala emeğinin ürününde yapar ve onu karşısında görür. Ama ne bu ürünü istediği gibi yapmıştır ne de yaptığı ürün kendisinindir, kendisi emek verdiği halde ona sahip değildir, ondan uzaktadır. Nasıl ki emeğini başkasının hizmetine vererek ona yabancılaşmıştı, ürünü de başkasının olduğu için ona yabancıdır. Bir insanın zihinsel gelişimi, seçimli eylemlerini kendince uyarlayarak yapmasına bağlıdır. Başkasının emrinde ve kendine ait hissetmediği bir emek etkinliği onun için ancak geçinmenin karşılığı yapılan bir kayıp olarak algılanacaktır. Böyle devasa gelişkin bir üretim mekanizmasında insan kendini ancak bir çarkın dişlerinden biri olarak yahut salt bir üretim girdisi olarak kabul edecektir; yabancılaşmanın has bir görünümüdür bu. Çalışanın üretime yabancılaşmış olması, en temelde insanların potansiyel güçlerinin de sınırlanmasını anlamına gelir. Marx’ın erken bir çalışması olan 1844 Elyazmaları’nda söylediği şu satırlar, günümüz için fazlasıyla geçerli hâle gelmiş durumda:

“Emek zenginler için harika şeyler üretir, işçiye gelince mahrumiyet. Saraylar üretir, işçiye gelince derme çatma evler. Güzellik üretir, işçiye gelince biçimsizlik. Emeğin yerine makineleri koyar ama işçilerin bazılarını da barbarca bir emek tarzına geri gönderir, diğerlerini ise makinelere dönüştürür. Zeka üretir, işçiye gelince bönlük ve zeka geriliği.”[2]

Her geçen gün hem yaygınlaşan hem de güçlenen teknoloji, bütün üretim alanlarında kullanılıyor, buna karşın dünyanın birçok bölgesinde insanlar 19. Yüzyılın ölümcül ve ağır koşullarında çalışmaya mahkum tutuluyor. Makineler, teknolojik cihazlar üretim maliyetini azaltıyor, üretimi hızlandırıyor ama hâlâ insan çok daha ucuz bir konumda bulunuyor. Çok düşük ücretlere mahkum edilerek yaşamları zehrediliyor. Ücret olarak “karşılığını aldığı” iddiasının hiçbir kabul edilebilir yanı yoktur; emek gücünü satıp satmama özgürlüğüne sahip olduğu da laf ebeliğinden öte bir yorum olmaz. Yaşam koşullarının bağımlı ilişkilere tabi olması kişiye öyle iddia edildiği gibi bir seçim şansı da bırakmaz.

Dijital teknolojilerin neredeyse bütün işleri sardığı dünyamızda çalışanların önemli bir kesimine kapalı bir alan oldu teknoloji. O’Shea’ya göre yazılım geliştirmenin tarihi çok önemli: “Orada emeğin nasıl hem yabancılaşmamış hem üretken olabildiği hem de kâr güdüsünün dayatılmasıyla nasıl sınırlandırılabildiğini görürüz.” (s. 141). O halde yazılım geliştirme üretken bir yabancılaşmamış emek için kapı olabilir, mesele onun üzerindeki kâr güdüsünün baskısını kaldırabilmeyle ilgili. Kâr güdüsü, yalnızca emeğin yabancılaşmışlığına yol açmaz, teknolojinin gelişimini de kısıtlar; oysaki genel olarak teknolojinin gelişimini, rekabet ilişkilerine bağlayan bir mantığın yaygın olduğu görülür. Gerçekten de yaratıcı yanının gelişiminden ziyade, kâr sağlayıcı atılımlara çevrildiği için sınırlanmış olur teknoloji. Şu açık ki kapitalizm her yönüyle insanlığın gelişiminin önünde bir engeldir.

Vaktiyle IBM gibi teknoloji şirketleri donanımı piyasada meta olarak satarken yazılımı ücretsiz ve açık kodlu hediye ederken günümüzde bu alanlar ayrıştırılarak ayrı ayrı metalar olarak satılmaktadır. Başlangıçta üniversite öğrencilerinin zehir gibi çalışan beyinlerinin geri bildirimiyle yazılımlarındaki hantallığı  kolayca gideren bu tarz teknoloji şirketleri, yazılımı telif hakları kısıtıyla mülkiyet olarak kapattı. Kullanıcılardan aldığı geribesleme ile açıkları kapatan açık yazılım “çalınmış” bir gelişim alanı olarak önümüzde duruyor. Bununla birlikte teliflenerek “kapalı kaynak” halinde kullanıma sunulan yazılımlara alternatif olarak hizmete sunulan açık yazılımlar da söz konusu elbette. Yazılım alanında açık kodlu ve ücretsiz paylaşıma karşı Bill Gates, meslektaşlarına yazdığı mektupta, “Üzerinde çalışanların maaşı ödenirmiş ödenmezmiş kimin umurunda? Bu adil mi?… Hangi meraklı üç iş yılını programlamaya, tüm hataları bulmaya, ürününü belgelemeye ve onu bedava dağıtmaya vakfedebilir? Lafı dolandırmaya gerek yok, sizin yaptığınıza hırsızlık denir.” (aktaran O’Shea, 148) diye yazmış. Bill Gates’in kullanıcılardan gelen geribildirimler sayesinde açıkların tespit edildiği ve tamir edildiğini ihmal ettiği ortada. Dahası her tür teknik/teknolojik gelişimin ardında insanlığın ortak birikimi olduğu, çoğunun ekip çalışmalarıyla ortaya çıktığını ve bunların mülk olarak yüklenilip çalındığını unutmuş görünüyor.

Şimdi 19. yüzyılda makineleri kırıp parçalayan Luddcılarla dijital teknolojilerindeki kapalı kodlu yazılımları “kırıp” hackleyen hackerlar arasında bir benzerlik olduğu söylenebilir. O’Shea, “Luddcılar işlerinin bütünlüğüne yönelik, sanayileşmiş üretim tekniklerinin sebep olduğu saldırılara karşı mücadele vermişlerdi. Hacker’lar da benzer şekilde kapalı şirket ortamlarında pespaye işler yapmaya zorlanma olasılığını reddedip kendilerini sahipli yazılım sisteminin gücünü zayıflatmaya adadılar. Luddcılar cam çerçeve kırdı, hacker’lar ise açık kaynak kod yazdılar ve yazmaya hâlâ devam ediyorlar” (s. 150) diyor. Özgür yazılım denilen bu açık kaynak kodlar, ileride dijital müşterekleri inşa edip genişletmeye olanak tanıyabilir. Ne olursa olsun, alışılmış telif hakkı görüşünün tersine çevrilmesini sağlaması çok önemli. Binlerce yıllık insanlık deneyimimin bir kısım şirketlerce çitlenmesi en başta bilgi alanı söz konusu olduğunda tersyüz edilmelidir elbette.

Başlıkta işbirliğine dayalı çalışmanın özgürleştirici olduğuna dikkat çekmeye çalışmıştım; görülen o ki işbirliğine dayalı çalışmanın ürünlerini patentleyerek kâr kaynağı haline getiren kapitalist şirketler, bugün işbirliğine dayalı çalışmayı kösteklemeye çalışıyor. Bir iş biçimi olarak yazılım alanı, yabancılaşmaya karşı görece korunma sağlayabilmektedir. Özgür yazılımlar, dijital kapitalizm çağının uzmanlaşmışlığında yalnızca uzmanların veya iyi eğitim almış kişilerin güzel şeyler yapabileceği fikrinin de altını oymaktadır. Linux çok kısa bir zamanda hızla gelişip yüksek standartlara ulaşmıştır. Aynı anda pek çok zihin, hataları bulma ve onları düzeltme üzerinde çalışıyor, ürünün kullanıcıları, hatalar bulup bildiriyor, böylelikle daha gelişkin bir ürün sağlanmış oluyor. Yaptığı işin bir “karşı duruş” olarak motivasyon üretmesi, birilerinin kârı için değil çok kimsenin işine yarar bir şeyler üretmenin katıksız sevinci de cabası. Bir’in özgürlüğünün herkesin özgürleşmesinin yolundan geçtiğini gösterir bir iş.

 

[1] Lizzie O’Shea (2021). Geleceğin Tarihleri: Ada Lovelace, Tom Paine ve Paris Komünü Bize Dijital Teknoloji Konusunda Ne Öğretebilir? Çev. Ayşecen Ay, İstanbul: Metis Yayınları.

[2] Karl Marx, 1844 Felsefe Elyazmaları, Birikim Yayınları.