maltepe escort kurtköy escort

arama

Doğu-Batı Gerilimi: Gerçeklik mi? Kurgu mu?

Bülent PARMAKSIZ
Avrupa kendini bu gerçekliğe göre, karşıtını “öteki”leştirerek, onun üzerinden tarif etti. Dışlayıcı, karşıtından öğrenmeye kapalı, üstenci bir bakıştı bu. Doğu’ya olumsuzluk yükleyip, geriliklerin kaynağı olarak gösterilirken, insanlığın bütün kazanımlarını Batı’ya mal etti. Bundan dolayı Doğu’yu onunla ilişkilenilmesi zorunlu bir özne olmaktan çıkartıp incelenmesi gereken bir nesne haline getirdi.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Bülent Parmaksız Bülent Parmaksız
  • 1 Star
    Loading...

I. Doğu Halkları Kurultayı’nın anlamı nedir?

Maddi gerçekliği olan bir Doğu-Batı sorunundan bahsedilebilir mi? Eğer böyle bir gerilim varsa bunun tarihsel kökleri nereye kadar uzanıyor? Yoksa Doğu-Batı ayrımı Avrupa’nın bir kurgusu mu? Gerçekliğin yanlış bir yansıması, bir yanılsama ya da salt zihinsel bir gerilim mi?

Avrupa’ya göre bu farklılık, uydurulmuş kendisinin inşa ettiği bir kurgu değil geçmişten bugüne süre gelen, değiştirilemez bir gerçekliktir. Kökleri eskidir; Troya Savaşı’na (M.Ö. 13. yy.), Persler ve Yunanlılar arasında uzun yıllar süren Med Savaşları’na (M.Ö. 546-448)  kadar götürülebilir. Avrupa için, birbirini etkilemeyen, birbirinden kopuk, geçişsiz, değişmeyen bir Doğu ve değişmeyen bir Batı vardır. Doğu durgun, tarih dışı, barbar; Batı ise dinamik, ilerlemeci, uygardır. Aradaki bu gerilim de tarihseldir ve günümüzde hala devam etmektedir! Oryantalist İngiliz edebiyatçı Rudyard Kipling bu durumu çok özlü biçimde ifade eder:  “Doğu Doğu’dur, Batı da Batı. Ve bu ikisi hiçbir zaman birleşmeyecektir.” 

Avrupa kendini bu gerçekliğe göre, karşıtını “öteki”leştirerek, onun üzerinden tarif etti. Dışlayıcı, karşıtından öğrenmeye kapalı, üstenci bir bakıştı bu. Doğu’ya olumsuzluk yükleyip, geriliklerin kaynağı olarak gösterilirken, insanlığın bütün kazanımlarını Batı’ya mal etti. Bundan dolayı Doğu’yu onunla ilişkilenilmesi zorunlu bir özne olmaktan çıkartıp incelenmesi gereken bir nesne haline getirdi. 19. yüzyılda ortaya çıkan Oryantalizm bunun bir ürünüdür. Oryantalizm hem Avrupa’nın Doğu imgesini kendi kafasında yeniden yaratması hem de “tarih dışı” olarak nitelendirilen Doğu’nun incelenmesini sağlayan bir “bilim” olarak tariflendi.

Rönesans’ın peşi sıra Avrupa’da ortaya çıkan birikimi sadece kendi iç dinamiklerinin bir ürünü olarak gördü. Dünya tarihinin bütünlüğü, uygarlıkların oynak ve geçişli özelliğini inkâr ederek diğer halkları aşağıladı.

“Dinamik Batı” ve “durağan Doğu” ikilemi üzerinden kendini kurgulayan Avrupa, bütün tarihsel gerçeği çarpıtarak Avrupa merkezli bir tarih yazımına yöneldi. Dışındaki bütün birikimleri yok saydı. İnsanlığın tarihsel mirasına, özellikle coğrafi keşiflerden sonra, talancı biçimde yaklaştı. Rönesans’ın peşi sıra Avrupa’da ortaya çıkan birikimi sadece kendi iç dinamiklerinin bir ürünü olarak gördü. Dünya tarihinin bütünlüğü, uygarlıkların oynak ve geçişli özelliğini inkâr ederek diğer halkları aşağıladı. Sömürgeleştirme politikalarını, başka halkları “uygarlaştırma” kılıfı altında meşrulaştırdı. Oryantalizm ve onun daha usturuplu hali Avrupa merkezcilik, birbiriyle iç içe girerek gelişti.

 Fakat uygarlık tarihi bir bütün olarak ve uzun zaman aralığı içinde incelendiğinde, Avrupa’nın kurguladığı tarzda bir Doğu-Batı kavramlaştırmasının doğru olmadığı görülecektir. Avrupa, çıkarları gereği yanlış bir bilinç durumu çıkarmıştır ortaya. Gerçekleri çarpıtmış ve onu istediği biçimde yeniden kurma çabası içine girmiştir. Değişmez, ilişkisiz, birbirinden kopuk, geçişsiz bir Doğu-Batı yoktur orta yerde. Bu “özcü” bir yaklaşımdır. Doğu ve Batı için içselleşmiş, değişmez bir “öz”den bahsedilemez.

Gerçeğin sonsuz sayıda yüzü var. Kavramlar, gerçeği tanımlar ama bütün yönleriyle değil. Bununla birlikte gerçeğin sınırlı bilgisi dahi, incelenen olguların anlaşılabilir hale getirilmesi için kimi kavramlar üretmeyi zorunlu kılar. Doğu-Batı soyutlaması da somut olguları anlaşılır kılma çabasının ürünü bir kavramlaştırmadır. Tarihsel olayları anlamayı kolaylaştırır fakat bu soyutlamanın içine, Avrupa’nın yaptığı gibi, insanlığın bütün çelişkilerini sığdırabilmek mümkün değildir. Tarihsel çelişkiler buna indirgendiği zaman problemler başlar. Üretici güçler ve sınıflar mücadelesi ile ilişkilendiği ölçüde, onların bir parçası olarak bu kavramlaştırma anlamlıdır. Yoksa Doğu-Batı kavramlaştırmasının içine girmeyen Amerika, Afrika ve Avustralya‘nın tarihi izah edilemez. Öte yandan sınıflar mücadelesinin her zaman en saf ve çıplak haliyle ortaya çıkmadığı biliniyor. Din, mezhep, bölge savaşları gibi çeşitli biçimler altında bu çatışmalar kendini gösterir. Doğu-Batı çatışması da belirli bir zaman dilimi içinde, çelişkilerin kendini ortaya koyma biçimlerinden biridir. Fakat Avrupa, sömürgeci ve emperyal politikalarının ortaya çıkardığı çelişkileri gizlemek için Doğu-Batı soyutlamasını temel ve değişmez bir sorunmuş gibi karşımıza çıkarmaktadır. Avrupa böylece emperyalist politikalarının üzerini örtme hesabı içindedir. Sınıflar mücadelesinin üzerine çekilen bir örtü olarak Doğu-Batı kavramının bu biçimiyle kullanılmasını kabul etmek mümkün değildir.

Tek bir dünya tarihi vardır. Fakat bu tarih her coğrafyada aynı şekliyle ve aynı hızda yaşanmaz. Mesela üretici güçler ve uygarlık, Batı’da değil, tarım ve su havzaları olan Mezopotamya, Nil, İndüs, Ganj ve Sarı Irmak çevresinde gelişti. Doğu diye tanımlanabilecek bu bölgenin tarihsel geçmişi çok eskidir. Avrupa tarihi ise Doğu ile eş zamanlı olmasa da, onunla ilişkilenerek, son beş yüz yılda kaydettiği gelişmeler ile Doğu’yu birçok alanda aşarak şekillendi. Amerika, Afrika ve Avustralya’nın tarihsel gelişimi ise “eski dünya” diye tariflenebilecek bu iki bölgeden de tamamen farklıdır. Fakat Doğu ile Batı arasındaki çelişki, hem Avrupa’nın sömürgeleştirdiği bu bölgelerle olan ilişkisinden hem de bunların kendi aralarındaki gerilimlerden daha köklü, çok yönlü ve süreklidir. Uygarlığın esas olarak Doğu ve Batı diye tanımlanan bu bölgede gelişmesinin beraberinde getirdiği sosyal, sınıfsal, dinsel, tarihsel, kültürel vs. her türden çelişkinin çözülmeksizin günümüze dek varlığını devam ettirmesi, bu gerilimin asıl sebebidir. Batı’nın, Doğu dışındaki alanlarla gerilimi daha alt düzeyde ve kısa aralıklarla yaşanırken, Doğu’nun direnme dinamiklerinin çok yönlü olması gerilimi süreklileştirmiştir. Ancak her hangi bir bölgenin öteki ile çelişkisi sürekli ve mutlak değildir. Uygarlıklar nasıl sabit değil geçişli ise gerilim noktaları da oynaktır.

Doğu-Batı geriliminin tarihi eskidir. Fakat bu gerilimin her iki coğrafyada bilince çıkması son birkaç yüzyılla sınırlıdır. Doğu’da bunun bilince çıkması esas olarak bölgenin en büyük devleti Osmanlı’nın, çözülme dönemi olan 19. yüzyılın başında gerçekleşmiştir. Bu çelişkinin bilince çıkmasında, indirgenmiş haliyle Osmanlı’nın, daha geniş anlamda İslam coğrafyasının özel bir rolünün olmasının geçerli nedenleri var. Çünkü tarihte Doğu-Batı geriliminin göstergesi olan çelişkiler, daha çok uygarlığın başlangıçta geliştiği Akdeniz havzası sınırları içinde yaşandı. İlişkilerin Çin, Hindistan gibi Asya’nın daha derin bölgelerine doğru sürekli olacak biçimde genişlemesi ve sonrasında bütün yerküreyi sarması daha yakın zamanlarda gerçekleşti. Akdeniz Havzası ise birçok büyük medeniyetin kurulup yıkıldığı, tek tanrılı dinlerin ve felsefi sistemlerin ilk kez ortaya çıktığı bir bölgedir. Dolayısıyla gerilim sürekli biçimde birbirine eklenerek en fazla bu havzada birikti. Burası daha sonrasında ağırlıklı olarak İslam uygarlığının denetimine girdi. Doğu-Batı çelişkisinin bir süre sonra Batı ile İslam coğrafyası arasında yaşanan bir gerilime dönüşmesi bu tarihsel evrimle ilgilidir.

Bu evrim, Doğu ile Batı geriliminin bilince çıkmasında Osmanlı’nın özel durumunu önemli hale getirdi. 18. yüzyıl sonunda askeri alanda yenilenme çabası ve 19. yüzyıl başında Tanzimat ve Islahat Fermanları, Osmanlı’nın kendisinden daha ileri yeni bir uygarlık karşısında olduğuna ilişkin göstergelerdir. Osmanlı’nın yaşadığı bu bilinç üzerinden bütün İslam âlemi de Batı karşısındaki zayıflıklarının farkına vardı ve İslam’da modernleşme hareketleri en fazla bu dönemde gelişmeye başladı. Batı açısından ise ayrı bir uygarlık olarak kendi gücünün bilincine varması 18. yüzyılda başladı denilebilir. Avrupa’nın, “Aydınlanma Çağı” ile “din birliği” düşüncesinden kopması ve 19. yüzyıldaki “sanayi devrimi” ile artan maddi gücü, bu bilinci oluşturan etmenlerdir. Osmanlı’da oluşan bilinç ancak Batı’nın taklit edilerek sorunların aşılabileceği; Batı’da oluşan bilinç ise ideolojik anlamda “Oryantalizm” ve “Avrupa merkezcilik”te ifadesini bulan, kendi dışındaki halkları barbar ve tarih dışı görme biçiminde ortaya çıktı.

Artan nüfusun baskısıyla Avrupa’ya sıkışan yoksul kitlelere, “Doğu’nun zenginlikleri”ni elde etme kaygısı yön verir. 15.-16. yüzyıldaki “coğrafi keşifler”de ise Doğu’ya yönelme daha ciddi biçimde kendini gösterir.

“Şark Meselesi” de Avrupa’nın Osmanlı’ya karşı geliştirdiği sömürgeci bilincin stratejik ifadesidir. Osmanlı’nın paylaşılması bu politikanın esasını oluşturur. Hindistan ve Çin, İngiltere tarafından daha öncesinden açık işgale uğradığından “Şark meselesi” denilince daha çok Osmanlı’nın paylaşılması akla gelir. 1. Dünya Savaşı’nı hazırlayan sürecin başlangıcıdır aynı zamanda bu politika.

Batı ve Doğu arasındaki gerilim bir bilinç durumu olarak ortaya çıkmadan önce de kendiliğinden yaşanıyordu. Hem Doğu ve Batı arasındaki evrimsel farklılığın beraberinde getirdiği sorunlarda hem de yaşanan çatışmalarda bunun izlerini görmek mümkün. Doğu ve Batı olarak ikiye bölünen Roma’da bu farklılığın ipuçları bulunabilir. Roma köleci sistemi devam ettirirken, Bizans, Arap ve Türkmen saldırıları artınca kölecilikten, “despot devlet”e geçer. Feodaliteyi tasfiye ederek merkezi imparatorluğu güçlendirir. Bundan dolayı kilise, imparatorun kontrolüne girer. Toprak düzeninde Osmanlı’ya “tımar” fikrini veren “pronoya” sistemini örgütler. Batı’da ise Roma Cermen İmparatorluğu’nda kilise, yerel krallardan daha güçlü ve birleştirici bir role sahiptir. Derebeyleri merkezi yönetimin oluşmasını engeller. Bu durum Avrupa’da feodalizmin klasik biçimde/bilinen anlamıyla gelişmesine neden olur.

Haçlı Savaşları da kendiliğinden yaşanan gerilimin bir başka örneğidir. Savaşları din faktörü de motive etmekle birlikte (özellikle 4. seferden sonra), asıl olarak artan nüfusun baskısıyla Avrupa’ya sıkışan yoksul kitlelere, “Doğu’nun zenginlikleri”ni elde etme kaygısı yön verir. 15.-16. yüzyıldaki “coğrafi keşifler”de ise Doğu’ya yönelme daha ciddi biçimde kendini gösterir. Amaç Doğu’nun refahına ulaşmaktır.

Fakat tarihsel sürecin Doğu’da ve Batı’da farklı biçimlerde gelişmesi ve bundan kaynaklı olarak artan gerilim, esas olarak kapitalizmin Avrupa’da ortaya çıkışıyla birlikte başlar. Üstelik kapitalizm Avrupa’nın sadece Doğu’yla değil, Dünya’nın geri kalan bölgeleriyle arasındaki mesafeyi de açar. Kapitalizm bir yandan üretici güçleri geliştirirken diğer yandan sınıf mücadelesinin çok yönlü gelişmesinin ürünleri olarak “toplumsal sözleşmeler”in, “anayasa”nın, “laikliğin”, “ulus devlet”in, “pozitivist aklın” ortaya çıkış koşullarını hazırlar. Bilim ve teknolojideki gelişmeler de “sanayi devrimi”nin imkânlarını yaratır. Artık bu dönemde Batı’nın üretici güçlerde sağladığı ilerleme çok bariz biçimde ortaya çıkmış, seri ve kitlesel üretime geçilmiştir.

Kapitalizm öncesi toplumlar arasındaki gelişme düzey farklılıkları ve gerilim noktaları daha alt düzeydedir. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Avrupa ile Doğu dünyası arasındaki ilişki artık ciddi biçimde nitelik değiştirir ve Doğu’nun sömürgeleştirilmesi biçimine evrilir. Sömürgeleştirme politikası ne geçmişteki Büyük İskender’in Doğu’ya yayılmasına ne de Haçlı Savaşları’nın geride bıraktığı yıkıma benzer. Bu saldırıyla bir yandan halkların bütün maddi değerlerine el konulurken diğer yandan tarihsel birikimlerinin üzeri örtülerek ilerlemenin ancak Batı’nın taklit edilmesiyle elde edilebileceği empoze edilir. Bu dayatma çarpık modernleşmelerin ortaya çıkmasına, kendi tarihine yabancılaşmaya, insanlığın çok yönlü derin acılar yaşamasına neden olur. Geçmiş yüzyıllarda görülmediği düzeyde hem fiziksel hem de ideolojik şiddet, Batı eliyle diğer halklara dayatılır. Artık sorun Doğu-Batı arasında varolan gerilim düzeyini aşmış, “Batı emperyalizmi” ve “ezilen Doğu halkları” arasındaki mücadeleye dönüşmüştür. Bu temel çelişkiyi gölgelemedikçe, bu sorunun görünen yüzlerinden biri olarak Doğu-Batı soyutlaması, sorunları kavramayı kolaylaştırır.

Tek bir Dünya tarihi vardır ama bu her bölgede aynı biçimde ve aynı hızda yaşanmaz. Bu durum Doğu’da ve Batı’da olduğu gibi kimi farkların ortaya çıkmasına neden olur. Başta da söylendiği gibi, Avrupa ile Avustralya’nın veya Afrika ile Asya’nın tarihsel evrimi aynı biçimde yaşanmadı. Doğu’da ve Batı’da evrimsel sürecin gelişimi kıyaslanırsa şöyle bir tablo çıkar ortaya: Batı’da, Roma hariç tutulursa “merkezi devletler”, kapitalizmin gelişmeye başladığı 15. yüzyılda mutlak monarşilerle birlikte ortaya çıktı. Roma Cermen İmparatorluğu’nun ve sonrasında Napolyon, Bismark, Hitler’in de tek bir merkezi otorite altında “birleşik bir Avrupa” yaratma hedefi olmakla birlikte, bu küçük kıtada kapitalizmin olgunlaşma sürecine dek her zaman “kent devletleri” hâkim oldu. Doğu’da ise M.Ö. 1000’li yıllardan başlayarak Mısır, Abbasi veya Osmanlı türünden merkezi devletler hep belirleyici oldu. Tarım ve su havzalarında kurulan uygarlıkların hem barbar akınlarına karşı kendini koruma kaygısı hem de tarımsal sulamanın planlamayı ve otoriteyi gerekli kılması merkezi devletleri ortaya çıkartan nedenlerdir.

Soyutlamalar uzun ve kendini tekrar eden somut durumların bilince çıkması ardından ortaya çıkar. İnsanlık tarihindeki bilimsel, felsefi, sanatsal soyutlamalar da böylesi bir evrimsel çizgi izledi.

Kölecilik bir üretim biçimi olarak Batı’da yaşanırken, Doğu’da yaşanmadı. Feodal üretim biçimi Batı’da “klasik” diye tabir edilen, yani temel üretim aracı olan toprakta, özel mülkiyetin var olması şeklinde yaşanırken; Doğu’da, toprak (Selçuklu’da “ikta”, Osmanlı’da “miri arazi” şeklinde) devlet mülkiyetindeydi. En büyük feodal, devletti. Osmanlı’da miri sistemin bozulması ve mültezimler eliyle toprakta özel mülkiyetin gelişmesi 16. yüzyıldan sonra başladı. Buna, Avrupa ile kıyaslanırsa geç feodalleşme de denebilir. Diğer yandan Doğu’da toprağın Tanrı adına halifenin (padişahın), bir diğer deyimle merkezi devletin elinde olması, yönetime mistikleşmiş ideolojik bir güç verir. Zor aygıtının bu biçimiyle ideolojikleşmesi, ideoloji ile zorun ayrışmamış birliği anlamında, devletin baskısını kabul edilebilir hale getirir ve devleti kutsar. “Devlet baba” imajı bu tarihsel geçmişten gelir. Batı’da ise dinsel-ideolojik otorite güçlü olmakla birlikte merkezi bir zor aygıtıyla bütünleşmiş değildir. “Coğrafi keşifler”, toprakta özel mülkiyetin varlığı ve bundan dolayı merkezi hegemonyanın güçsüz olması, küçük kent devletleri arasındaki rekabet ve onun getirdiği dinamizm v.s. nedenlerinden dolayı kapitalist üretici güçler Batı’da gelişti. Doğu ise merkezi otoritenin yarattığı statükolar ve dönemin ticaret yollarına sahip olmasının verdiği rahatlıktan dolayı eski dinamizmini kaybetti ve durgun bir tarihsel sürece girdi. Yine kapitalizmin ortaya çıkış koşullarında feodaliteye karşı aynı zamanda bir sınıf mücadelesi içinde olan burjuvazinin, aristokrasinin ve kilisenin otoritesini zayıflatma uğraşı sekülerizmin ve laikliğin ortaya çıkışıyla sonuçlandı. Sekülerizmin gelişmesi akıl, bilim ve felsefenin dinden ayrışmasını sağladı. İnsanı merkez alan dünyevi bir yaşam modeli ortaya çıktı. Doğu’da ise bu anlamda bir laikleşme yaşanmadı. Doğu felsefesinde madde, hareket, akıl felsefenin tartışma konuları olmakla birlikte dinden ayrışamaması nedeniyle hep bulanık bir halde varlığını sürdüre geldi. Yine temel bir ayrım noktası itibariyle, bilimsel sosyalizm ve kurucuları Batı’da ortaya çıktı. Kuşkusuz kolektif mülkiyet ve ilkel komünizmin çeşitli biçimleri/örnekleri (Mazdek’ten Babek’e, Karmatiler’den Bedrettin’e dek) Doğu’da hep var oldu; fakat sosyalizmin gerçekleşebilir bilimsel bir sistem olarak kurgulanması Batı’da teorize edildi.

Soyutlamalar uzun ve kendini tekrar eden somut durumların bilince çıkması ardından ortaya çıkar. İnsanlık tarihindeki bilimsel, felsefi, sanatsal soyutlamalar da böylesi bir evrimsel çizgi izledi. Somut ve soyut arasındaki bu karşılıklı ilişki, insanlık tarihini bir bütün haline getirmektedir. Mesela Mısır veya Mezopotamya’da, teknolojideki somut gelişmeler Antik Yunan’da soyutlanarak bilim haline getirildi. Benzeri bir durum felsefe için de söylenebilir. Felsefenin idealizm ve materyalizm zıtlığı içinde ciddi bir sistem haline getirilmesi yine Antik Yunan’da gerçekleşti. “Aydınlanma Aklı” ve sekülerizm de insanlık tarihindeki en büyük soyutlamalardandır. Antik Yunan’ın ve Ortaçağ İslam felsefesindeki tarihsel birikimin mirası üzerinden bu düzeyde ileri bir soyutlama yapılabilmiştir. Bu anlamda tek bir Dünya tarihi olduğu gibi tek bir felsefe vardır. Bir diğer deyimle felsefenin sorunları, ele aldığı olay ve olgular ortak tartışma konularıdır. Madde ve ruhun birbiriyle ilişkisi, Tanrı, din, ahlak, panteizm, düalizm, irade, akıl, kader, çelişki, sezgi hepsinde ortak tartışma konularıdır. “Doğu’da panteizm dışında felsefe yoktur; felsefe asıl olarak Batı’dadır” fikri kesinlikle cahilcedir veya Batı hayranı bir kafanın ürünüdür. Üstelik Doğu, dinlerin ve felsefenin ortaya çıktığı bölgedir. Uzun yıllar boyunca felsefi bir sistem olarak işlev gören tek tanrılı dinlerin ortaya çıkış yeri Ortadoğu’dur. Doğada her şeyin kendi karşıtıyla varolduğu gerçeği, yani düalizm, Zerdüştlük, Herakletes ve Mani’de vardır. “Tanrı iradesi” kavramını önceleri Konfüçyüs kullanır. Tasavvuf’un ortaya çıkış yeri Hindistan’dır. Bunlar hep Doğu’dadır. Öte yandan Batı felsefesi akılcı ve dünyevi; İslam felsefesi, Budizm, Manicilik gibi Doğu felsefeleri mistik, gerici ve akıl dışıdır demek de kesinlikle doğru değildir. Mesela Mutezile, İslam felsefesinin akılcı akımlarındandır. Fakat Avrupa’daki “Aydınlanma Çağı”nda olduğu türden gelişememesi, Doğu’nun üretici güçlerindeki durgunlukla ilgilidir. Bu durgunluk, aklın dinden ayrışmasını zorunlu bir ihtiyaç olma halinden çıkarmıştır. Aslında hem Antik Yunan ve Batı felsefesinde hem de İslam felsefesinde felsefenin bir yanı dinle iç içedir, idealisttir. Her iki felsefe de Tanrı’nın varlığını felsefe veya akılla ispatlamak için yüzyıllar boyunca uğraşmıştır. Ancak başlangıçta değil ama kapitalizmle birlikte Batı’da felsefe dinden ayrışır. Batı felsefesinin bütünlüklü hale gelerek Doğu felsefesini ciddi biçimde aşması da bu sürecin ardından gelir. “Aydınlanma Aklı” ve “materyalizm” bu bütünlüğün en temel bileşenlerindendir.

Doğu felsefesinden bir farkı da pozitivist ve pragmatik ekolün Batı’da gelişmiş olmasıdır. Batı felsefesinde buna ek olarak “özne”ye olan vurgu belirgindir ve bu da kapitalizmin bir sonucudur. Biraz kabalaştırarak söylenirse Batı felsefesi karşıtı üzerinden kendini tanımlayarak kurar ama bunu karşıtını dışlayarak yapar. Çatışmacı, daha belirgin biçimde akılcı ve dünyevidir. Doğu felsefesinde ise olayları kavramada sezgi ve duygu daha fazla öne çıkar.

Kapitalist “küreselleşme”, tarihsel evrimi ayrı ayrı gelişen coğrafyaları bugün hızla birbirine yakınlaştırıyor. Dünya tarihi daha fazlasıyla tekleşmeye doğru gidiyor. Fakat bu düzeydeki birbiriyle benzeşme durumu ilk kez yaşanmıyor. Aynı şekilde Aydınlanma Çağı da tarihte ilk kez Avrupa’da yaşanmadı. M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllar arasında, hem de Aydınlanma gibi sadece Avrupa ile sınırlı olmayan, çok daha geniş bir coğrafyada felsefe ve tarih, benzeri bir sıçratma kaydetti. Hindistan’da Buda (M.Ö. 563-483), Çin’de Konfüçyüs (M.Ö. 551-479), İran’da Zerdüştlük (M.Ö. 628-551) ve Antik Yunan (Pythagoras vs.) ile Anadolu’daki (Thales vs.) felsefi akımlar, Çin’den Yunanistan’a değin uzanan bir coğrafyada, aynı zaman diliminde ortaya çıktılar. Yine aynı yüzyıllarda (M.Ö. 5 yy.) Musa peygamberin beş kitabı (Tora) son biçimini aldı. Geniş bir alanda ortaya çıkan bu düşünce akımlarının gelişmesini sağlayan en önemli unsur büyük imparatorlukların kurulması oldu.

Biraz kabalaştırarak bir başka genelleme daha yapılabilir: “Tarih, Doğu’dan başladı”. Medeniyet, kültür, devlet, felsefe, büyük dinler, kentler, üretici güçler, tarım ilk önce Doğu’da gelişti. Daha lokal alanlara indirgediğimizde, örneğin matematiğin tarihsel olarak ortaya çıkışında bile bunu görebiliriz (Matematik Mezopotamya, Mısır ve Hindistan kökenlidir. Her üç bölge de tarım-su uygarlığıdır. Üretimin ve çeşitliliğin artması üzerine “paylaşım” ve “değiş-tokuş” zorunluluğu bu ihtiyacı doğurdu). Aynı dönemde Batı barbar bir yaşam sürüyordu. Eğer güçlü bir tarih bilincine sahip olunmazsa Batılı emperyalistlerin, Doğu’nun tarihsel geçmişini yok sayan ve onu uygarlaştırılması gereken barbar bir toplum olarak gören yaklaşımları kabul görecektir. Mutlak anlamda durgun bir Doğu ve dinamik bir Batı yoktur. Oysa tarihe kısa zaman aralıklarından bakılırsa böyle bir sonuç elde edilebilir. Mesela salt Ortaçağ’ın bitiminden bugüne bakılarak bir değerlendirme yapılırsa, durgun bir Doğu ve içten içe hareketli bir Batı manzarası ile karşılaşılabilir. Fakat tarihe uzun zaman aralıkları ile bakmak gerekir. Eğer böylesi bir tarih bilincine sahip olunursa Doğu’daki durgunluk ve Batı’daki dinamizmin son üç-beş yüzyılla sınırlı olduğu, ondan öncesinde binlerce yıl boyunca medeniyetin esas olarak Doğu’da geliştiği ve Batı’nın aynı yüzyıllarda oldukça geri bir yaşam sürdürdüğü görülebilir. Ortaçağ’a bakarken bile bunu görmek mümkün. Doğu’da ve Batı’da Ortaçağ farklı yaşandı. Batı “karanlık” bir dönem yaşarken aynı dönemde Doğu’da İslam coğrafyası Ortaçağ’ı bir “yükseliş evresi” olarak yaşadı.

Batı bugün, son beş yüz yıldır sahip olduğu dinamizmi yitirdi. Ne üretici güçleri geliştirebiliyor ne de insanlığa moral-etik-düşünsel anlamda verebileceği değerlere sahip. Batı’da insanlık çok yönlü bir durgunluk ve müthiş bir bencillik yaşıyor. Hep daha fazla tüketmek dışında hiçbir ufka sahip değil. Ulusal ve dinsel çıkarlar önemini yitirmiş durumda. Batılılar bugün Haçlılardan daha zayıf. Bir bomba ile demoralize oluyorlar. Kendisiyle birlikte bütün insanlığı çürüten bir Batı var artık karşımızda. Fakat ABD emperyalizmi başta olmak üzere Batı, zayıfladıkça saldırganlaşıyor. Tıpkı 16. yüzyıldaki sömürgecilik veya 19. yüzyıldaki emperyalist saldırganlık döneminde olduğu gibi açık askeri işgallerle halkların tarihini talan ediyor. Yugoslavya, Afganistan ve Irak işgalleri bunun son örneklerinden. Reel sosyalizmin bir sistem olarak varlığını koruduğu 1989 yılına dek, Doğu coğrafyası görece anlamda emperyalizmin saldırganlığından korunabiliyordu. “Bağlantısızlar” topluluğu ve “Arap Baasçılığı” reel sosyalizmin yarattığı denge durumu üzerinden kendini var kılabildi. Filistin, Suriye ve Kürt hareketi bu dengenin yarattığı ortamdan yararlandı. Şimdi bu olanak yitirilmiş ve Doğu coğrafyası eskisinden daha fazla emperyalizmin talanına maruz kalmış durumda.

Batı çürürken Doğu büyük bir alt-üst oluşu yaşıyor. Emperyal Batı karşısında devrimcileşen Doğu halkları gerçekliği daha somut hale geliyor. Bölge artık Güney Amerika ile birlikte devrimci dinamiklerin en fazla gelişme imkânına sahip olduğu alan haline geldi. Tarihsel anlamda varolan Doğu-Batı gerilimi şimdi ABD’nin BOP saldırısı ile birlikte, yeniden Doğu’nun dinamiklerini harekete geçirecek biçimde birikiyor. Kuşkusuz mutlak biçimde, “Doğu her zaman devrimci dinamiklere sahiptir” şeklinde bir yaklaşım değil bu. Tarihin bu konağında varolan imkânlar tarifleniyor. Özellikle günümüzde bölgeselci veya Doğucu değil, evrensel politikalara sahip olmak şart. Ama bu, yerel düzlemde kendi tarihsel gerçekliğiyle uyum içinde bir dinamik geliştirmeyi gereksiz kılmaz. Yerel olmadan evrensel olmak zaten mümkün değil. Doğu’nun artan gerilimi ve taşıdığı potansiyelleri görmek-örgütlemek yerel olanı açığa çıkartmak anlamına gelir.

Doğu bugün emperyal Batı’nın BOP’la derinleşen çok yönlü saldırıları ile karşı karşıya. Bağdat’ta olduğu türden müzeleriyle birlikte bütün tarihsel mirası yağmalanıyor. Karşılaşılan talanı sadece kaba bir askeri işgal gibi görmemek gerekir. Emperyalizm, kaba şiddetle sınırlı bir saldırının Doğu’nun direnme imkânlarını yeterince etkisizleştiremeyeceğinin farkında. Çünkü Doğu’nun tarihsel ve kültürel kazanımları neredeyse bütün insanlığın birikimi kadar derin. Bundan dolayı askeri şiddetin yanı sıra ideolojik baskı aygıtlarını da kullanıyor. Böylece köklü bir tarihsel mirasın için boşaltarak bütün direnme potansiyellerini çürütmek niyetinde. Ancak bunu becerdiği ölçüde gerçek anlamda Doğu’yu teslim alabileceğinin farkında. Solcu, İslamcı veya ulusalcı özne olabilecek bütün direniş odaklarını “sivil toplum kuruluşları”, medya, üniversite ve bir kısım “aydınlar!” eliyle kontrol etme çabası içine girmesi bununla ilgili. Dolayısıyla emperyal Batı’nın bugünkü saldırısını Haçlı Savaşları veya klasik sömürgeci dönemden çok daha derin bir sömürgeleştirme çabası olarak görmek gerekir.

Fakat Doğu’nun direnme potansiyelleri çok fazla. Çünkü tarihi çok derin. Diğer yandan 20.yüzyıldaki ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinin hep Batı dışında kalan ülkelerden çıktığı biliniyor. Çin, Vietnam, Kamboçya, Cezayir, Y. Gine, Filistin, Küba, Nikaragua bunun örneklerinden. Büyük olasılıkla ikinci bir yükseliş dalgası yine Batı dışı coğrafyalardan gelecek. Bunu için Doğu halklarının potansiyellerini açığa çıkartmak ve örgütlemek çok elzemdir. 1920’de birincisi yapılan Doğu Halkları Kurultayı’nın ikincisini örgütlemek bu potansiyeli açığa çıkartacak temel araçlardandır. Fakat hiç kuşkusuz ikinci kurultay, birincisini aşacak düzeyde olmak zorunda. Bu da birincisine eleştirel yaklaşmayı zorunlu kılıyor.

Bugün I. Doğu Halkları Kurultayı’ndan ne öğrenilebilir?

I. Doğu Halkları Kurultayı’nın (DHK) anlamı büyüktür, geçmişe baktığımızda hayat bunu defalarca doğrulamıştır. Üstelik DHK’yı örgütleyen Bolşevikler’in kurultayı fazlaca önemsememesine rağmen ve onların niyetlerini aşacak şekilde ortaya çıkan sonuçlar itibariyle bu böyledir.

DHK’nın etkisiyle, hemen ardından büyük ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadeleleri ortaya çıkmadı. Hatta DHK’nın direk etkisiyle onu referans alarak örgütlenmiş yapılar, başarılı veya başarısız ayaklanmalar da yok orta yerde. Ama buna rağmen 20. yüzyıldaki kurtuluş mücadeleleri pratiği, DHK’nın çok doğru bir teorik zeminde örgütlendiğini gösterdi. 2. Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin etkisiyle D. Avrupa’da kurulan sosyalist ülkeleri saymazsak, bütün devrimler çoğunluğu Doğu’da olmak üzere, Batı dışı coğrafyalarda yaşandı. Bu durum Doğu’nun potansiyellerini ve devrimin dinamiklerinin teoride öngörüldüğü gibi gelişmiş Batı ülkelerinde değil Doğu’da olduğunu göstermiş oldu. Başlangıçta yaratacağı sonuçlar öngörülüp ciddiye alınmasa da DHK fikriyatı, sonradan ortaya çıkan pratikler tarafından doğrulanmıştır.

Devrimci dinamiklerin Doğu’ya kaydığını tespit eden teorik görüşlere değil ama DHK’ya ve o dönemki Bolşevikler’in siyasal çizgisine eleştirel yaklaşmak gerekir. Çünkü birincisi, reel sosyalizm yenilgiye uğradı. İkincisi, ilk kurultayın ardından planlandığı halde devamı getirilmedi. Böylesi bir yenilgili durum eleştirel bakışı gerekli kılıyor.

Fakat bütün bu eleştirel yaklaşıma rağmen DHK’nın varlık koşullarını sağlayan esas faktörün Ekim Devrimi ve Bolşevik Parti olduğunu söylemek gerekir. Eğer Ekim Devrimi olmasaydı DHK olmayacaktı. Doğu’nun ve ezilen halkların dinamizmi o sayede ortaya çıktı. Bu anlamda eleştirilerin belirli sınırlılıklar dâhilinde yapıldığı bilinmelidir.

DHK, daha çok Bolşevikler’in fikri etkisiyle örgütlendi. Radek’in Spartakistler’in yenilgisi ardından Almanya’da tutuklu bulunduğu koşullarda Enver Paşa ile görüşmesi de bu zemini besleyen önemli bir faktördür (Mondros Anlaşması ardından İttihat Terakki [İT] ve Teşkilat-ı Mahsusa görüntüde feshedilir. Enver Paşa mücadele etmeye kararlıdır; Kafkaslardaki amcası ve kardeşinin kontrolündeki ordulara güvenmektedir. Fakat amcasının bölgeyi terk etmesi ardından ordu dağılır. Enver Paşa dâhil İT’nin önemli kadroları Almanya’ya geçer. Radek’le o süreçte görüşür). Enver Paşa Almanya’da olduğu dönemde, 1918 Kasım’ında Almanya’da ciddi bir ayağa kalkış yaşanmış, bunun sonucunda Almanya savaştan çekilmiş, Ocak 1919’da ise Spartakistler’in ayaklanması bastırılmıştır. Fakat bu gelişmeler İT’nin kadrolarını etkilemez (Tıpkı Fransa’da bulundukları süre içinde Genç Osmanlıların, Marks’ın da içinde yer aldığı siyasal hareketlerden etkilenmemesi gibi). Almanya’nın I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı halifesinin İslam coğrafyasındaki etkisinden yararlanmak istemesine benzer şekilde, Bolşevikler de Enver Paşa’nın prestijini İngiliz emperyalizmine karşı kullanmak ister. Fakat her iki durumda da istenilen sonuçlar alınamaz.

Bolşevikler başından itibaren hep Batı’dan devrim beklemiş ve ancak bu sayede Sovyet devriminin ayakta kalabileceği düşünülmüştür.

DHK, ne türden bir ihtiyacın ardından ve hangi koşullarda toplandı? DHK, (Mart) 1919’da kurulan III. Enternasyonal’in II. Kongresi’nde (Temmuz/Ağustos 1920) alınan kararın ardından Eylül 1920’de toplandı (Hemen peşinden, Eylül’de TKP kurulur). O dönemde iç savaş devam etmektedir ama karşı devrimin gücü büyük ölçüde yenilgiye uğramıştır. Kızıl Ordu Kiev’i işgal eden Polonya’yı püskürtmüş ve karşı saldırıya geçmiştir. Ama ordu bir süre sonra ilerleyemez ve 1920 sonbaharında Varşova önlerinden çekilmek zorunda kalır. Batı’da ise beklenilen devrim gerçekleşmemiştir. Almanya’da Kasım 1918 ayaklanmasında kısmi başarı elde edilmiş, Ocak 1919’da Spartakist ayaklanması yenilgiyle sonuçlanmıştır. Aynı şekilde Bela Kun önderliğinde 1919 yılı içinde kısa bir süre iktidar olan Macar Devrimi de yenilir. Bolşevikler başından itibaren hep Batı’dan devrim beklemiş ve ancak bu sayede Sovyet devriminin ayakta kalabileceği düşünülmüştür. Fakat beklenen Alman devrimi gerçekleşmemiş, Batı’dan devrim umudu kesilmiş, Kızıl Ordu’nun ilerleyişi ise durdurulmuştur. Kurultay böylesi koşullar altında toplanır. Yani Batı’da sol zayıflamıştır, Doğu’da ise bir özne yok gibidir. Kurultay yapılırken aynı dönemde bir Sovyet heyeti Londra’da görüşmeler yapmaktadır. Batı’da beklenen devrim gerçekleşmese de Sovyet devrimi iç savaşı kazanmış, Sovyetler Birliği ve İngiltere arasında bir denge oluşmaya başlamıştır. O yıllarda ülkede tarımsal üretim felce uğramış ve üstelik tam da o süreçte bir kıtlık beklenmektedir (Sovyetler’de tarımsal üretim 1913’teki seviyesini ancak 1927’de yakalayabilmiştir. Bu esnada milyonlarca insan açlıktan ölmüştür). Görüşmeler böylesi bir atmosferde sürmektedir. Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile İngiltere arasında ticaret anlaşması imzalanır. Şubat 1921’de Sovyetler Birliği-İran, Mart 1921’de Sovyetler Birliği-Afganistan ve Sovyetler Birliği-TC arasında anlaşmalar yapılır. Bu anlaşmaların sonuçları ağır olur. Artık Bolşevikler “dünya devrimi” iddiasından vazgeçmiş ve “enternasyonalist dayanışma” yerini, dengeleri gözeterek “devlet çıkarları”nı esas alan politikalara bırakmıştır. İran ve TC ile yapılan anlaşmalar da trajik sonuçlar yaratır. O dönemde İran ve Türkiye önemlidir. Çünkü her iki ülkede de iç karışıklık sürmektedir ve komünistlerin iktidarı alma şansı vardır. Anadolu’da Ekim Devriminin etkisiyle Bolşevizm rüzgârı güçlü biçimde eserken, İran’ın Gilan bölgesinde ise Sovyet cumhuriyeti kurulmuştur. Fakat anlaşmanın yarattığı atmosfer her iki ülkede sol hareketin tasfiyesini beraberinden getirir. 1920 sonu ile 1921 başında “Yeşil Ordu” tasfiye edilir. Aralık 1920’de Çerkez Ethem etkisizleştirilir, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) kapatılır. Ocak 1921’de ise Mustafa Suphi ve TKP’nin merkezi yöneticileri öldürülür. Sovyetler Suphilerin ölümünü İngilizlerle anlaşma yapıncaya dek gizler, sonrasında açıklama yapar. Ölümü sonrasında Suphi’nin ardından sadece Sultan Galiyev bir yazı yazar. İran’da ise Kızıl Ordu bölgeden desteğini çeker ve Gilan Sovyeti tasfiyeye uğrar. Böylece devrimin imkân dâhilinde olduğu her iki ülkede de toplumsal güçler yenilgiye uğramış olur. Sovyet-İngiliz anlaşması ardından sadece sol güçler değil İT’nin asıl kadroları da, Talat ve Cemal Paşa öldürülür. Enver Paşa da giderek Sovyet karşıtı kutba kaymaya zorlanır ve kısa bir süre sonra da ölür.

Sovyet-İngiliz anlaşması Dünya’da yeni bir denge döneminin kurulduğunun kabulü anlamına gelir. Sovyetler, dünya devrimi hedefinden vazgeçerek, Asya’daki İngiliz sömürgelerini ayaklandırmayacak, buna karşın İngiltere de Sovyetler’i yıkma uğraşını durduracaktır. DHK’nın devamının getirilmemesi ve Türkiye ile İran’da en geri burjuva yönetimlerin kabul görmesi bu politikanın ilk sonucu olur. Ticaret anlaşmasi için görüşmelerin yapıldığı süreçte Kurultay’ın toplanması, Bolşevikler’in onu bir pazarlık unsuru olarak kullandığı fikrini akla getirmektedir. Sonrasında ikinci kurultayın yapılmaması bu durumu ne yazık ki doğruluyor.

Zaten II. Kongre (Temmuz/Ağustos 1920) ile III. Kongre (Haziran/Temmuz 1921) arasında Sovyetler’de, Lenin’in deyişiyle “geçici bir denge” dönemine, “devlet kapitalizmi”ne girilir. “Savaş komünizmi” dönemine son verilerek NEP (Yeni Ekonomik Politika/Şubat 1921) uygulanmaya başlanır. Hemen peşinden bu politikalara muhalif olan Kronştad Ayaklanması (Mart 1921) olur. Aynı süreçte Sovyet-İngiliz anlaşması imzalanır. Artık devrim geri geçilmekte ve “tek ülkede sosyalizm” şiarıyla enternasyonalist politika yerini SSCB çıkarlarına bırakırken, Lenin “yaşasın elektrifikasyon” sloganıyla içeride iktidarı sağlamlaştırma çabası içine girmektedir.

III. Enternasyonal’in II. Kongresi’nde “sömürgeler ve milliyetler sorunu” ile ilgili ileri kararlar alınır. Ulusal soruna devrimci biçimde ilk kez yer verilmektedir (I. Enternasyonal’de bu konu ciddi biçimde gündeme gelmez. Daha çok sendikalar sorunu tartışılır. II. Enternasyonal ise sosyal-şoven bir politika izler. Partiler, sömürgeler sorunu ile ilgili olarak tam da kendi burjuvaları gibi düşünmektedir). Alınan kararlar; devrimcidir, enternasyonalist ve dayanışmacıdır, Avrupa ve ABD emperyalizmine, aynı zamanda panislamist ve panasyatik milliyetçi hareketlere karşıdır. Fakat Bolşevikler kararlara denk düşecek şekilde davranmaz. Kararlar kâğıt üstünde kalır. Kurultay’ın devamının örgütlenmemesi bunun bir göstergesidir. Konuyla ilgili kongrede kafa karışıklığı da yaşanmıştır. Lenin ve Hintli delege Roy arasında tartışmalar yaşanır. Roy görüşlerinde çok nettir: “Sömürgelerden Batı ülkelerine kaynak aktarımı devam ettiği sürece Batı’dan devrim beklemek imkânsızdır.” Roy, sömürgelerdeki kurtuluş mücadelesinde milli burjuvaziyle ittifaka kesin olarak karşı çıkar. Lenin, Roy’un görüşlerini, Batı’daki devrimlerin kaderini Doğu’ya bağladığı için itiraz eder ve milli burjuvazi ile ittifaka açık kapı bırakır. Bugünden bakıldığında tarih Roy’un tezlerini haklı çıkardı denebilir. 20.yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadeleleri bağımsızlıkla sonuçlandığında bile emperyalist kapitalist sistemle ilişkilendi, sistemin dışına çıkmadı ve onların bir parçası oldu. Sonraki yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) ittifakları destekleyen dengeci kararları benzeri sonuçlar üretmeye devam etti. Çin’de Komintang, Arap Baas milliyetçiliği, Halk Cephesi politikaları, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da burjuva demokrasileri, uzlaşmacı “kitle sendikacılığı” hep benzeri mantıkla desteklendi.

III. Kongre (Haziran/Temmuz 1921) toplandığında NEP dönemine geçilmiş, Kronştad ayaklanması bastırılmış, Sovyet-İngiliz anlaşması yapılmış, Türkiye’deki ve İran’daki toplumsal hareketler bastırılmış, dengelerin yeniden kurulduğu bir Dünya şekillenmiş durumdadır. III. Kongre’de ulusal sorun üzerine ciddi bir karar alınmaz. IV. Kongre’de (Kasım-Aralık 1922) ise “Doğu sorunu üzerine tezler” karar metninde Doğu meselesine yaklaşımdaki kimi hafiflikler dikkat çekicidir. Metin, “emperyalizmin savaş sonrası siyasal ve ekonomik krizi yoğunlaşmış” ve bundan dolayı “emperyalizmin baskısına karşı mücadele önemli ölçüde güçlenmiştir” diye devam etmektedir. Eğer gerçekten ortada artan bir kriz ve buna karşı yükselen bir mücadele varsa, “niçin Sovyet-İngiliz anlaşması yapıldı?” sorusu akla gelmektedir. Mücadelenin yükselmesine ilk olarak şu örnekle dikkat çekilmektedir: “Türkiye’nin parçalanması üzerine olan Sevr anlaşmasının bir sonuca varmadan çöküşü ve Türkiye’nin ulusal ve siyasal bağımsızlığının bütünüyle yeniden kurulması olasılığı”… Bu alıntı Bolşevikler’in hangi noktaya kadar geri çekildiklerini göstermektedir. “Sevr’in çöküşü”nü önemli bir kazanım olarak görerek bununla yetinen bir politik atmosfer var orta yerde. Hâlbuki tam da bu tarih Anadolu’daki solculuğun sona erdirildiği dönemdir. Suphiler bir yıl önce öldürülmüş, diğer toplumsal hareketler adım adım tasfiye edilmiştir. Milli burjuvaziyle ittifakın ve devlet çıkarlarının başa alınmasının olumsuz sonuçları alıntıdaki bu örnek üzerinden bile görülebilir. Ama artık Bolşevikler için önemli olan devrimin yayılması değil, ideolojinin devletleşmesi ardından tutuculaşmış olan sosyalist devletin devamlılığının sağlanmasıdır.

Fakat bu durumun yaratacağı sonucu, devrimin içe doğru büzülmekte olduğu ve kendi üstüne çökeceği saptamasını, DHK’da yaptığı konuşmada Radek şöyle belirtir: “Rus işçi ve köylüleri çok iyi biliyorlar ki, ya dünya kapitalizmini tamamen yenecekler ya da ona yenilecekler; çünkü işçi ve köylü sovyetleri Rusyası’nın kapitalist dünya ile uzun dönem içerisinde yan yana yaşamasının mümkün olmadığını çok iyi biliyorlar (…) emeğin ülkeleriyle, sömürücü ülkelerin uzun süreli barışı mümkün olmaz”. Bu örnek alıntıda da görüldüğü üzere Bolşevikler o dönemde hem Doğu sorunu hem de sosyalizmin geleceği meselesinde ileri kararlar alıyorlar ama bunlar çoğu zaman ya kâğıt üstünde kalıyor ya da devlet çıkarlarına kurban gidiyor.

Bolşevikler Doğu’nun dinamiklerini ciddiye almadıklarından dolayı onun özgün yanlarını açığa çıkartacak teorik açılımları geliştirme uğraşı içine girmezler.

DHK toplandığında Doğu, kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin hâkim olduğu ülkeler topluluğudur. İlkel komünalden yarı feodal toplumlara kadar üretim ilişkileri çeşitlilik gösteriyordu (Doğu’da Batı’daki gibi, üretim biçimi olarak köleciliğin yaşanmadığı biliniyor). Bu denli geri üretim ilişkilerinin hâkim olduğu bölgede o dönem, ciddi bir sınıf hareketi ve siyasal özne yoktu. Ağırlıklı olarak kırsallığın belirleyici olduğu bir köylü toplumudur. Sınıf hareketleri geri olduğu gibi güçlü bir ulusal hareket de yoktur orta yerde. Sınırlı düzeyde bile olsa burjuva demokratik hareketler sadece (1905) Rusya, (1908) Osmanlı ve (1906-1911) İran’da yaşandı. Bölgede bir bütün olarak uluslaşma ve modernleşme hareketleri gelişmemiştir. Hindistan ve Çin başta olmak üzere Batılı sömürgeci güçlerin dayattığı çarpık ilişkiler bölgenin doğal gelişim seyrini bozmuştur. Kurultay böylesi ekonomik ve siyasi koşulların hâkim olduğu bir coğrafyada toplandı.

Bolşevikler Doğu’nun dinamiklerini ciddiye almadıklarından dolayı onun özgün yanlarını açığa çıkartacak teorik açılımları geliştirme uğraşı içine girmezler. Doğu’da devletin evrimi, sınıfların ve üretici güçlerin gelişimi, devrim stratejisi, kamu mülkiyetinin yarattığı toplumsal şekillenme, ulusal meselenin gelişme seyri, dinin toplumu etkileme biçimi gibi temel konularda özgün açılımlar getirilmez. II. Kongre’de karar altına alınan, komünist partileri merkezileştirme amaçlı ünlü 21 maddenin içinde de Doğu’nun özgünlüğünü hesap eden hiçbir açılım yoktur.

Kurultay, Doğu halklarının önüne iktidar perspektifini koymadı. “Tarım sorunu”nda olduğu gibi alınan kimi olumlu kararların yaşama geçirilmesinde ise ciddi bir çaba içine girilmedi. Bolşevikler, III. Kongre sürecinden itibaren risk almamaya çalıştı. Batı’da beklenen devrim gerçekleşmeyince, Sovyet Devrimini tek başına yaşatma konusunda zaten kendine yeterince güvenmeyen Bolşevikler, Doğu’nun dinamiklerini harekete geçirmeye uğraştı ama bunun iktidar hedefli gelişmesinin yaratacağı risklerden dolayı bu doğrultuda ciddi adımlar atmadılar. Dengeleri gözeten ve devlet çıkarlarını başa alan politikalar izliyorlardı. Ekonomide NEP ve politikada Moskova ve Londra anlaşması ile Sovyet Devrimi içe büzülerek kendini sağlamlaştırma gayreti içinde girdi. Sovyet Devletini yaşatmayı başa alarak, dışarıdaki tüm devrimci gelişmeleri kendine tabi kıldı, proletaryanın uluslararası çıkarları ikinci plana düştü. Bu doğrultuda Doğu halkları Batı proletaryasının müttefiki ve destekleyici bir güç olarak görüldü. Batı işçi sınıfıyla, Doğu köylülükle; Batı “güçlü proletaryanın komünist hareketi”yle, Doğu “ezilen ulusların hareketi”yle özdeşleştirildi. “İşçi sınıfı ve onun en yakın müttefiki köylülük” soyutlamasında olduğu türden, Doğu’nun dinamikleri Batı proletaryasının müttefiki şeklinde algılanır hale geldi. Doğu kendi başına bir özne olarak kabul edilmedi.

Aslında Zinovyev’in Kurultay açılış konuşmasına yer yer oldukça devrimci bir söylem hâkimdir. Konuşmada, “Sosyal devrimin Doğu ülkelerinde kapitalist aşamayı yaşamadan gerçekleşebileceği…” ve “proleter devrim için mücadeleye girebilecekleri” belirtilir. Yine II. Kongre’de “ulusal sorun hakkında”, Roy’un hazırladığı “tamamlayıcı tezler”de, “sömürgelerden elde edilen artı değer (…) ortadan kaldırılmadığı süreci işçi sınıfının kapitalizmi alt etmesi güç olacaktır” şeklindeki, Doğu’nun vazgeçilmez rolüne ilişkin, çok önemli kimi tespitler de yapılır. Her iki alıntıda Doğu ciddi bir özne olarak değerlendirilir. Bir yanda böylesine ileri tespitler diğer yandan da yine Zinovyev’in konuşmasında Doğu’nun rolünü müttefiklikle sınırlayan açıklamalar yapılır. Çelişkili bir durum vardır orta yerde. Kurultayın “Doğu Halklarına” başlıklı bildirisi “kutsal savaş” ajitasyonunun hâkim olduğu, mistik-dinsel bir metin gibidir. Öte yandan çelişki sadece söylemde değil aynı zamanda pratikte de kendini gösterir. Doğu’da, kongre ve kurultay kararlarına uygun devrimci bir politik çizgi izlenmez. Ne kurultayın ikincisi toplanır ne de devrimci hareketlerin milli burjuvazinin programından ayrı bir özne olarak örgütlenmeleri teşvik edilir.

Kurultay’a katılan 1891 delegenin içinde en kalabalık grubu Türkler ve Türkî kökenliler oluşturur. Söylevler Türkçe, Rusça, Azerice ve Farsça’ya çevrilir. Bu durum, Kurultay’da Türkî kökenlilerin önemli bir ağırlığa sahip olduklarını gösterir. Kurultayın sınırlılığını gösteren Hintli, Çinli, Koreli, Arap, Kürt katılımcıların az olması onun bir başka yüzüne işaret eder. O yüzü de şudur: Kurultay esas olarak Sovyet Cumhuriyetleri sınırları içindeki bölgelerden gelen delegelerle toplanmıştır. Bu da Kurultay’ın zayıf yanlarından biridir.

Kurultay’a Enver Paşa ve Anadolu Türk hükümeti adına İbrahim Tali bildirge sunar. Bildirgeler, “çok önemli siyasal bildirgeler” diye takdim edilir. Enver Paşa kongreye katılamaz ama okunmak üzere bildirge gönderir (Bolşevikler bir yandan Enver Paşa’nın Türk-İslam coğrafyasındaki prestijinden yararlanmak isterler ama diğer yandan aynı prestijin kontrolleri dışında kullanılabileceği endişesiyle onun gücünü sınırlandırmaktan geri durmazlar. Bunun için Enver Paşa kongreye katılamaz). Bir eleştiri olarak değil ama – çünkü Enver Paşa’nın sınıfsal çizgisi başından beri bellidir- varolan durumu tanımlamak açısından şu söylenebilir: Enver Paşa’nın bildirgesinde Ekim Devriminin ve Bolşeviklerin etkisi fark edilmektedir. Fakat ne olursa olsun Enver Paşa burjuva sınıfsal konumunun bilincindedir ve bundan dolayı bildirgenin içeriğinde sınıf vurgusuna rastlanmaz.  Ezilen halklar söylemi ve İngiliz emperyalizmi karşıtlığı ile sınırlanmış içerik, metne damgasını vurmaktadır. İbrahim Tali’nin bildirgesinde ise hemen sırıtan sahte bir devrimci dil hâkimdir. Dönemin atmosferini Ekim Devrimi o denli belirlemektedir ki, Kemalist hükümet dahi sol jargonu kullanmak zorunda kalmıştır.

Ulusal sorunun devrimci dinamizmini esas olarak Bolşevikler ortaya çıkardı ve teorize etti. Fakat DHK, bu açılımın kendini pratikleştirmesinden çok, devletlerarası ilişkinin bir manevrası olarak kullanıldı. Bundan dolayı sonraki yıllarda Kurultay devam ettirilmedi ve Moskova-Londra anlaşmasıyla oluşan Dünya dengesi sürdürülmeye çalışıldı. Ancak DHK, Bolşeviklerin Kurultay’dan amaçladıklarını aşacak biçimde etki doğurarak, başlangıçtaki niyetlerin ötesine taşan sonuçlar yarattı. Birçok ülke bağımsızlığını kazandı. Ayrıca, bir; Doğu’nun dinamiklerini açığa çıkardı. İki; sömürgelerden gasp edilmiş artı değerden yararlanan Batı’daki işçi sınıfının, kapitalizmi yıkabilmesinin, sömürge ülkelerin üzerlerindeki boyunduruğu aşmalarıyla mümkün olabileceğini gösterdi. İngiltere’nin Kurultay’dan rahatsız olması da bu durumu doğrulamaktadır. Üç; Kurultay ile Doğu halkları adım adım siyasi bir özne haline gelmeye başladı. DHK’nın yarattığı bu sonuçlarla başarılı olduğunu söylemek gerekiyor.

Bütün bir 20. yüzyıl boyunca ortaya çıkan ulusal ve toplumsal mücadeleler, DHK’nın toplanmasına zemin teşkil eden teorik görüşlerin ne denli doğru olduğunu gösterdi. Geçen yüzyılı, bu teorinin sınandığı ve doğrulandığı pratikler olarak görmek gerekir. Rusya’dan sonra ikinci büyük devrimin yine Doğu’da, Çin’de olması, onun peşi sıra meydana gelen Cezayir, Vietnam, Filistin, Küba, El Salvador, Nikaragua’daki ulusal ve toplumsal ayaklanmaların veya Galiyev, Mao, Ho Chi Minh, Fanon, Cabral, Castro, Che gibi tarihsel kişiliklerin hep Batı dışı coğrafyalarda ortaya çıkması bu durumu kanıtlamaktadır. Hayat, Doğu’nun dinamiklerini ciddiye almadıklarından dolayı ikinci kurultayı toplamayan Bolşevikler’i haksız çıkardı.

1920’den bu yana 85 yıl geçti. 85 yılın ardından, DHK örgütlenmesinin ne denli anlamlı bir karar olduğu, bugünden bakılarak daha net olarak görülebilir. Geçen yüzyılda yaşanan mücadeleler bu kararı doğrulamıştır. DHK’nın toplanmasını gerektiren nedenler dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini korumakta. 1989’da reel sosyalizmin çözülüşü ardından, Doğu, emperyalizm için yeniden paylaşılması gereken bir coğrafya durumuna gelmiştir. Nasıl ki 20. yüzyılın hemen başında Rusya ve İngiltere arasında yaşanan “Büyük Oyun” veya gecikmiş biçimde emperyal hale gelen Almanya’nın Bağdat-Berlin demiryolu planı, Doğu’yu paylaşma projesiyse şimdi BOP da Amerika’nın Doğu’yu sömürgeleştirme projesidir. I. Kurultay bu planlara karşı Doğu’nun bir refleksi olarak örgütlendi. Bugün BOP’a karşı benzeri bir tepkiyi, Kurultay’ın ikincisini toplayarak göstermek gerekir. Doğu’nun dinamiklerini açığa çıkarmak için de gerekli bir durumdur bu.

Antikapitalizm; geçen yüzyılın dersleri ışığında, yeni görevler, büyüyen hedefler ve derinleşen program anlamına gelir. Ufku bağımsızlık ve ulus-devletle sınırlı olan bir programın çok kadük kaldığını tarih gösterdi.

Hiç kuşkusuz II. Kurultay içerik olarak birincisini aşmak zorunda. Bu durum temel olarak iki biçimde kendini göstermeli. Bir: Kesin olarak iktidar perspektifine ve bağımsız bir örgütlenmeye sahip olmasıyla. İki: Tek başına antiemperyalizmin kalıcı bir başarı getirmeyeceği bilinci içinde, sınıf perspektifli antikapitalist bir programa sahip olmasıyla. DHK’nın toplandığı koşullarda, yer yer milli burjuvaziden bağımsız örgütlenmenin önemi vurgulanmakla birlikte, fiiliyatta desteklenen ve önerilen çizgi, ittifak politikası oldu. Bunun için ilk dönemlerde Kemalistler, İran’da Rıza Han, Çin’de Çan Kay Şek, daha sonraki yıllarda ise Avrupa’da cephe hükümetleri, Arap Baas partileri desteklendi. Sonuçlar çok öğretici, bütün bir 20. yüzyılın gösterdiği gibi bağımsızlığını kazanan ulusal devletler kapitalist sistemin içinde kaldı ve bir süre sonra da emperyalizmle ilişkilenerek ona bağımlı hale geldiler. Antiemperyalizmle kendini sınırlandıran bir mücadelenin varacağı nokta bundan öteye gitmiyor. 20. yüzyıl bunun örnekleriyle dolu. Bundan dolayı antiemperyalizm, antikapitalist bir programla birleştirilmek zorunda. Antiemperyalizmin sınırlılığı ancak antikapitalizmle aşılabilir. Kapitalizm karşıtlığı ile birleşmeyen bir antiemperyalizm eninde-sonunda sistem içi olmaya mahkûmdur. Antikapitalizm; geçen yüzyılın dersleri ışığında, yeni görevler, büyüyen hedefler ve derinleşen program anlamına gelir. Ufku bağımsızlık ve ulus-devletle sınırlı olan bir programın çok kadük kaldığını tarih gösterdi, aynısını tekrar etmek yenilgiyi baştan kabul etmek anlamına gelir.

Sadece iktidar perspektifine sahip bir program antikapitalizmde ısrarlı olur. İktidarı hedeflemeyen ve ona uygun şekilde örgütlenmeyen bir hareket ciddi anlamda kapitalizm karşıtı olamaz. Dolayısıyla iktidar hedefiyle antikapitalizm iç içe ve birbirini destekler durumdadır. Öte yandan iktidar perspektifi ayrı örgütlenmeyi ve ayrı programı gerektirir. Bağımsız örgütlenme ve iktidar hedefi arasında birebir ilişki vardır. Bağımsız örgütlenemeyen iktidarı alamaz, tersinden de iktidarı hedeflemeyen bağımsız örgütlenmeye özellikle ihtiyaç duymaz.

II. Kurultay sınıf eksenli örgütlenmek zorunda. Birincinin en temel eksikliklerinden biri de bu. Sınıf perspektifinin eksikliği her türden bulaşık fikrin DHK’nın hedeflerini bulanıklaştırmasına neden olmuştur. Onun eksikliği, ayrı örgütlenmenin gerekliliğini ve iktidarın alınmasını zorunlu olmaktan çıkarmıştır. Suphilere rağmen Bolşeviklerin Kemalistler ile ilişkilenmesi veya Çin’de Komintang’la ilişkileri bu bulanıklığın yarattığı ilk sonuçlardandır. Birinciden farklı olarak günümüzün Doğu dünyasında sınıf hareketlerinin ve siyasal öznelerin varlığı, bu zaafın aşılmasını kolaylaştıracaktır. 1920’lerin Doğusu’nda ilkel komünal biçimlerden feodal ilişkilere dek kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin yaşanması, köylülüğün hâkim olan karakteri, DHK’nın sınıfsal yönünü zayıflatan unsurlardı. Aradan geçen seksen beş yılda üretici güçler gelişti, Asya’nın önemli bir kısmında sosyalizm deneyimi yaşandı, sınıf hareketleri ve siyasal özneler ortaya çıktı. Bütün bunlar günümüzde Batı emperyalizmine karşı sınıfsal bir karşı duruşun imkânlarını daha fazla arttırmıştır.

Bugün, seksen beş yıllık boşluğa rağmen DHK’nın ikincisini toplamak gerekir. Bunun objektif koşulları 1920’ler dünyasından daha fazla. BOP saldırısı Doğu’nun sadece maddi zenginliklerine değil, aynı zamanda onun tarihsel ve kültürel birikimine, bütün siyasal öznelerine yapılan bir saldırıdır. Hem ideolojik şiddet hem de fiziksel şiddet iç içe kullanılarak en büyük zarar verilmeye, Doğu’nun refleksleri ve dinamikleri felç edilmeye çalışılıyor. Buna karşı bütün Doğu’da kapsamlı bir yanıtı örgütlemek için DHK’nın ikincisini toplamak zorunlu hale geldi. Her ne kadar ortada Ekim Devrimi gibi devasa bir güç olmasa da bugün bunun sübjektif koşulları geçmişe göre daha fazla olgunlaşmıştır.

Bugünün dünden en önemli farklarından biri şu: I. Kurultay Ekim Devrimi’nin etkisini arkasına alarak toplandı. Siyasal İslam o dönemde kendi başına bir özne rolü oynayabilme yeteneğinden yoksun, potansiyel bir güçtü. Ekim Devrimi’nden çok etkilenmiş ve ondan güç alarak ayakta durma çabası içindeydi. Bugünse tersi bir durum var. Dünya çapında, 1989’daki çöküşün ardından sosyalizm yenilgili bir ruh hali içinde. Bölgede sürükleyici, kapsayıcı, diğer özneleri etkileyecek boyutta devrimci bir güç yok. Önemli bir dinamik olan kuzeydeki Kürt hareketinin gücü de bu düzeyde değil. İslami hareketler ise 1920’lerin tersine bölgenin en örgütlü ve diri gücüdür. İslam, bölge halklarının direnişini bağrında toplayan yegâne ideoloji durumunda. BOP’a karşı Irak’ta, Filistin’de, Uzak Doğu’da direnişin en önemli siyasal öznesi, İslam’dır. Bölgede Ekim Devrimi’ne benzer bir rüzgârın olmayışı ve üstelik siyasal İslam’ın bu düzeyde örgütlü oluşu antikapitalist bir mücadelenin gelişme koşullarının oluşmasını zorlaştırmaktadır.

20. yüzyıl deneyleri de dikkate alındığında, emperyalizme karşı tutarlı bir direnişin örgütlenmesi çok temelli bir sorun. Çünkü o dönemin birçok direnişi sonuçta dönüp dolaşıp kapitalist sistemin bir parçası oldu. Antiemperyalizmi antikapitalizmle birleştirmeyen bir hareketin varacağı nokta geçmişin tekrarı olacaktır. İslami hareketler tam da bunu yapacak. Çağımızda İslam’ın kurucu bir ideolojik rol oynayabilmesinin, bütün halkları birleştirecek kapsamlı bir kurtuluş programı sunabilmesinin imkânı yok. İslam’ın kapitalizmle, özel mülkiyetle bir sorunu yok, onlarla uzlaşma içinde. Bundan dolayı tutarlı bir direniş geliştiremez ve kurucu bir rol oynayamaz. Bugünkü durumu çok zayıf olsa da, tutarlı bir duruşu örgütleyebilecek ve bunu bir gelecek projesiyle ilişkilendirebilecek yegâne güç sınıf eksenli, sosyalist hareketlerdir. Bu anlamda II. Kurultay’ın sosyalistlerin önderliğinde toplanması vazgeçilmez bir meseledir.