maltepe escort kurtköy escort

arama

İşe Yarar Bir Şey

Ümmühan IŞIKLAR
Şöyle diyor Anday: “…Herkes gençliğinde şiir yazar. Ben de yazdım. Çoğu, gençlikte şiir yazar da sonra yazmayı bırakır. Şair, şiir yazmaya devam edene denir.”
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Ümmühan Işıklar Ümmühan Işıklar
  • 1 Star
    Loading...

Bireyselliğin giderek arttığı son çeyrek yüz yılda ötekileştirmeye ve bireyselleştirmeye inat iki dost birlikte üretmek istedik. Çok konuştuk, az yazdık. Kadın ve erkeğin birliğinden doğan zenginliği göstermeye çalıştık.  Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı gibi. “İşe yarar bir şey” yapalım, dedik.

Senaryosunu Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı’nın yazdıkları, yönetmenliğini Pelin Esmer’in yaptığı 2019 yapımı bu filmde kimler yok ki… Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve Yiğit Özşener başrolleri çekiyor. Aldığı ödüller de cabası. 5. Boğaziçi Film Festivali’nde en iyi yönetmen (Pelin Esmer), en iyi kadın oyuncu (Öykü Karayel); 21. Tallin Black Nigts Film Festivali’nde en iyi senaryo (Pelin Esmer, Barış Bıçakçı); 7. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu (Başak Köklükaya); 36. İstanbul Film Festivali’nde Fipresci; 24. Adana Uluslararası Film Festivali’nde ise en iyi senaryo (Pelin Esmer-Barış Bıçakçı), en iyi kadın oyuncu (Başak Köklükaya) ve en iyi görüntü yönetmeni (Gökhan Tiryaki) ödüllerini almış. Başak Köklükaya’ya ve görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’ye daha çok ödül verilmesi gerektiğini düşündük. Bilmem siz ne düşünürsünüz. Roller üzerlerine öyle bir oturmuş ki ne kadar ödül alırlarsa alsınlar yine de az gelir. Gökhan Tiryakiye tek bir ödül gelmesi ise bizi ciddi olarak şaşırttı. Senaryonun içindeki karakterlerin yüz ifadeleri, akşamın yansıması, gecenin karanlığı, korku, heyecan, yol boyuncu görülen evler, sokaklar, kimi zaman siyah beyaz kimi zaman renkli,  ışık ve görüntülerle, sekanslarla çok iyi yansıtılmış.  Her şey o kadar doğal ki sanki mahallende şehrinde olan bir olayı yaşıyorsun. Kamera açıları, ışık geçişleri filmi görsel bir belgesele dönüştürmüş. Güzel bir kadınla yenilen ilk yemek tadında, dokunsan bozulacak. Sadece izleniyor. Duyuluyor, şiir gibi.

Film, bir yolculuk hikâyesi; geçmişe- geleceğe-unutulmaya çalışana, ideallere, ölüme-yaşama, evliliğe- sevgililiğe, aşka yani hayata dair ne varsa ona dem vurmuş azar azar. Biri hayatının baharında, oyuncu olmak için engelleri yırtarcasına aşmaya çalışan genç bir kadın olan Canan (Öykü Karayel) , öteki yaşamı damıtıp da içen  Leyla’nın (Başak Köklükaya), iki kadının yolculuğu. Canan’ın görevini yaparsa severek yapmadığı bir meslek olan hemşirelikten oyunculuğa geçmek için yeni bir hayat kurabileceği geleceğe uzanan;   Leyla’nın ise  kaçtığı, unutmaya çalıştığı geçmişine, gizli sevdasına… Kırık bir ayna motifiyle verilmiş zannımca. Bir zamanlar lisede aşık olduğu, şimdi evli ve iki çocuklu  gizli bir  sevdaya. 25 yıl aradan sonra ancak arkadaş toplantısına katılabiliyor Leyla, memleketine ilk defa dönüyor. Yemeğe katılıp geri dönecek. Neden onca yıl gelmediği söylenmemekte. Bir zamanlar aşık olduğu adamın evli iki çocuklu ve mutlu olmasına dayanamamasından mı  kasaba kültürünün baskıcı anlayışından yahut belki de ailevi sorunlardan kaçmış, ondan mı bilmiyoruz.  O evlilik kuruma karşı. Her haltın yenildiği ancak yine de kutsal kabul edilen evlilikten. Sevgililik ve birlikte yaşamayı kötü addeden zihniyetten uzaklaşmış. Çizgini nasıl çizersen öyle yaşarsın, diyor.  Tek bildiğimiz kaçıyor geçmişinden…. Bu bir yol hikâyesi. Kuşetli, yataklı yahut yemekli. Hayat gibi. Tercih sizin . Sahi gerçekten tercih bizim mi? Doğduğumuz aile, yetiştiğimiz çevre, maddi imkanlarımız yahut imkansızlıklarınız, cinsiyet, ataerkillik ve daha birçok kısıtlılığın olduğu bir dünyada gerçekten seçim bizim mi? Seçimin sadece  bir kısmı bizim. Herkese yaşama ücretinin olmadığı bir ülkede para kazanmak için meslekler seçerken özgür bir iradeyle hareket etmemiz mümkün değildir, mümkün de olamayacaktır.

 Leyla ile  Canan’ın hikayesi tren yolculuğunda kesişiyor. Leyla olgun, daha varoluşsal yaşayan keyifli bir karakter. Tüm kısıtlamalar içinde özgür ruhunu kaybetmeyen Canan, bireysel devrimini yapmak isteyen genç bir kadın.  Leyla’nın hayatını yaşamak isteyen hani hepimizin tanıdığı mahallenin kızı. Bu iki kadın birbirlerinin hayatlarına dokunuyor, öyle ki Leyla, Canan’a üstlendiği zor görevinde yardım edecek belki de onu yapacağı şeyden döndürmeye çalışacak bir karaktere dönüşebiliyor. Bir yerden bir yere giden tren metaforu karakterlerdeki birbirine gidişi de tamamlamakta. Mekânın tren olarak özellikle seçildiğini düşünüyorum. Camları büyük dışarıyı olabildiğince görüyor. İçerisi de dışarısı da canlı. İçerisi de bölümlere ayrılmış. Her tabakadan her sosyal statüden kişilerle karşılaşmak mümkün. Avukat, çocuk, yaşlı, sürekli içen yalnız adam, boyacı, pavyon şarkıcısı, dansöz,  hemşire…Toplumsal statüler de bir nevi kuşetli , yataklı ve yemekli gibi bölümlere ayrılmış. Canan kuşetlide, Leyla yataklıda. Canı istediğinde yemeklide vakit geçiriyor. Şarkıcı ve dansöz kuşetlide.

Hani tren duraklarda durur da gider. Yaşam da ite kaka, eskiye bozula. Bazen ağır bazen hızlı, tünele girip aydınlığa kavuşarak ve tekrar tünele… Bir anda da bitiverir. Hani hayallerimiz vardır gençken, hani şu kimsenin işe yarar bulmadığı şeyler: misal, şair olmak, ressam olmak, yazar olmak. Donup kalan yüz ifadeleri ile müstehzi bakışlar arasında sanata meyletmenin yararsız olduğu anlatılır durur. Artık onlar için yanlış yola sapmış ve düzeltilmesi gereken kişisinizdir. Epey bir uğraşırlar sizinle, doğru yola getirene, iyi dedikleri bir mesleğe yöneltene kadar. Sonunda onlar kazanır. Leyla avukat olmuş ilkin,  sorulduğunda geçmişinde  işe yarar bir şey yapmak için avukat olduğunu söyleyecek kadar da kendiyle barışık. Melih Cevdet Anday’a bir röportajında Garip Akımı’nı ve şairliği soruyorlar. Şöyle diyor Anday: “…Herkes gençliğinde şiir yazar. Ben de yazdım. Çoğu, gençlikte şiir yazar da sonra yazmayı bırakır. Şair, şiir yazmaya devam edene denir.” Leyla şiir yazmaya devam edip şair olanlardan. Leyla gerçekten iyi bir şair, sanat yaratıcılık ister, yaratıcılık da özgürlük ister, bilirsiniz. Leyla özgür bir kadın öyle ki hiçbir şeyi çok sahiplenmiyor. “Bağlanmayacaksın “ şiirini örnek almış. Renklere bağlanmış. Gökyüzüne ve tabii ki sözcüklere.

Toyluktan alelacele alınmış kararların ağırlığını bize, Canan ve Yavuz’a sanatın nahifliğiyle anlatır.

Bu film, bize dünyayı yazmayı hiç bırakmayan bir şairin penceresinden rengarenk yönleriyle sunuyor. Cortazar’ın “Bir Sarı Çiçek” adlı hikâyesi , Barış Bıçakçı’nın “Bir Kitabın Sayfaları” adlı şiiri, büyülü gerçeklik akımının büyüsü, iç monologlar, psikolojik tahliller, turuncunun tüm renklerden ayrıksılığı ve ayrıcalığı, her durakta inip  karga grafitisi yapan bir gencin kaçışları,  pavyon şarkıcısı ve dansözün hayata bakış açıları, yaşam sevinçleri,  klasik müziğin ruhu sağaltışı…sanatın tümü bu filmde. Sanatçı hassasiyetiyle izlerken ben Leyla oluyorum Leyla da ben…Arif Yavuz oluyor, artık bu sakat kötürüm halimle işe yarar bir şey yapamıyorum, ölmeliyim diyen Yavuz.  Yaşamın kutsallığını  ve ölümü tartışıyoruz. İzlerken siz belki Leyla olacaksınız belki Canan, kim bilir belki de Yavuz.. Ne izlerseniz o olacaksınız. Hüznü, sevgiyi, dostluğu, isyanı, doğallığı… kalabalıklar içindeki karbeyaz yalnızlığı…

Leyla, babası tarafından kendine emanet edilen Canan’ı yolculuk boyunca hiç yalnız bırakmayacaktır. Size hiç birisi emanet edildi mi sahi? Yeni kuşak pek anlamaz emanetten, bilmezler. Bizler, bizim nesil ve öncesi için “emanet” denildi mi akan sular dururdu. Hem de öyle lafta değil, korkardık içimizden, yine de bırakmaz, korur ve kollardık bize emanet edilen her şeyi, herkesi. Leyla’nın bir görevi vardır. İyilik de diyebiliriz buna kötülük de. Ya da başka bir şey. Alışveriş. Acılara son verme.  Leyla, Canan’ın durumunu öğrendiğinde ilişiverir onun hayatına. Yaşamın kutsallığını anlatmaya çalışır. Toyluktan alelacele alınmış kararların ağırlığını bize, Canan ve Yavuz’a sanatın nahifliğiyle anlatır. Dize olur Canan’ın ve Yavuz’un yaşamına. Yıllardır beklenip de bulunamayan en güzel şiir dizesi ve şiir tamamlanır.

 Film biterken içimiz yaşama sevinciyle dolu olsa da sorgulamalar hâlâ aklımızda: Ölmek isteyen birini öldürür müydünüz? Bu bir alışveriş mi yoksa iyilik mi, bilmiyoruz. Siz olsaydınız ne yapardınız? Sarı çiçekle bir daha göz göze gelemeyeceğinizi fark ettiğiniz zaman… kendinizi yahut bir başkasını… İnsan ancak en çok sevdiğinden ister böyle bir şeyi. Gel beni öldür, der. Turuncuysanız. Hem de hiçbir renkle uymayan bir garip turuncuysanız…

Turuncunun hatırına doğruyu söyleyin. Sahi siz olsaydınız ne yapardınız?